Suriye krizinin patlak vermesinden bu yana, Türk müdahalesi marjinal veya geçici bir faktör olmaktan çıkıp, gerek coğrafi, gerek siyasi gerekse Suriye’nin sosyal yapısı üzerindeki etkisi bakımından çatışmanın seyrini şekillendiren en belirgin ve etkili dış müdahalelerden birine dönüşmüştür. Ankara, kendini pazarlamaya çalıştığı gibi sadece “bölgesel aktör” veya “garantör” rolünü oynamakla yetinmemiş, fiilen Suriye’nin iç işlerinin detaylarına müdahale eden ve Suriye’nin birliği ve egemenliği pahasına kendi stratejik çıkarlarına hizmet edecek şekilde güç dengelerini yeniden şekillendiren kontrol sahibi bir güç konumuna geçmiştir.
TÜRKÇÜ SİSTEMATİK POLİTİKALAR DAYATILIYOR
Bu müdahale, Efrin, Serêkaniyê, Girê Spî (Tel Abyad) ve Halep’in kuzey ve kuzeydoğu kırsalının bazı bölgelerini kapsayan geniş Suriye topraklarının doğrudan askeri işgali ile başlamaktadır. Bu bölgeler geçici veya şartlara bağlı bir askeri varlığa tabi tutulmamış, aksine demografik yapının değiştirilmesi, Türk yönetiminin dayatılması, Türk lirasının kullanıma sokulması, hizmet ve ekonomik altyapının Türk kurumlarına bağlanması ve nihayetinde Suriye’nin ulusal egemenlik ilkesinin açık bir ihlali olarak Türk müfredatının dayatıldığı sistematik politikalara maruz kalmıştır.
Ancak coğrafi işgalden daha tehlikeli olan, Türkiye’nin Suriye’nin siyasi karar alma mekanizmasının içine yayılmasıdır. Özellikle de, “Geçici Hükümet” olarak adlandırılan ve Hey’et Tahrir el-Şam tarafından yönetilen yapı üzerindeki doğrudan ve dolaylı hakimiyeti yoluyla. Bağımsız bir Suriye siyasi sürecini temsil etmesi gereken bu hükümet, fiilen kendi iradesinden yoksun hale gelmiş ve güvenlik, siyasi hatta medya söylemi tercihlerinde bile Türkiye tarafından çizilen sınırlar içinde hareket etmektedir. Bu gerçeklik, onu geçici bir siyasi oluşum olmaktan çıkarıp, Türkiye’nin Suriye stratejisi içinde işlevsel bir araca dönüştürmektedir.
Bu nüfus, en çarpıcı şekilde Türkiye’nin Suriye’nin iç anlaşmalarına müdahalesinde, başta da Geçici Hükümet ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi arasında imzalanan anlaşmada kendini göstermektedir. Bu anlaşmanın, kapsamlı bir ulusal çözüm için perspektif açan Suriyeli-Suriyeli bir diyalog yönünde bir adım olarak görülmesi gerekirken, Ankara siyasi ve askeri olarak engellemeye girişmiş, kendi vesayeti dışındaki her türlü iç yakınlaşmayı kendi projesine doğrudan bir tehdit olarak görmüştür. Bu davranış, Türkiye’nin Suriye krizine çözüm aramadığını, aksine süreçleri kontrol etmeye ve kendisine uzun vadeli bir nüfuz garantilemeyen herhangi bir çözüm formülünü engellemeye çalıştığını teyit etmektedir.
TÜRKİYE, SURİYE’Yİ KENDİSİNE BAĞLI BİR VALİLİK OLARAK GÖRÜYOR
Bu siyasi hakimiyet, Ankara’ya bağlı paralı askeri grupların (Ahrar-uş Şarkiyye ve El-Mu’tasım, El-Hamzat Tugayları vb.) askeri rolünden ayrı düşünülemez. Bu gruplar şeklen “Suriye Savunma Bakanlığı” adı altında çalışsalar da, gerçekte emirlerini, finansmanlarını ve silahlarını Türkiye’den almaktadır. Bu gruplar, öldürme, kaçırma, yağmalama ve iç çatışmaların yanı sıra Kuzey ve Doğu Suriye bölgelerine yönelik tekrarlanan saldırıları da içeren uzun bir ihlaller ve suçlar zincirinden sorumludur. “Suriye” ismini taşımalarına rağmen, hareketleri ve görevleri yalnızca Türk gündemine hizmet etmekte, bu da onları bir istikrar aracı değil, bir kaos unsuru haline getirmektedir. Sözün özcesi; Türkiye Suriye’yi her yönüyle kendisine bağlı bir valilik olarak görüyor denilse yeridir.
Ankara’nın Kuzey ve Doğu Suriye bölgesine yönelik tekrarlanan saldırıları ve açık tehditleri, belirli bir tarafı değil, farklı bir siyasi ve sosyal modeli hedef alan sistematik bir düşmanlık politikasını açıkça ortaya koymaktadır. Çok milliyetlilik, dini çeşitlilik ve toplumsal katılımı temsil eden Özerk Yönetim, Türkiye’nin tekçi ve dışlayıcı güçler aracılığıyla dayatmayı amaçladığı modelin doğrudan karşıtını oluşturmaktadır. Bu nedenle Ankara, bölgeyi sürekli bir yıpratma durumunda tutmak için tehdit dilini, insansız hava araçlarını ve silahlı grupları kullanmaktadır.
Türkiye’nin Suriye’nin iç işlerine müdahalesi sadece bir egemenlik ihlali olmakla kalmayıp, aynı zamanda her türlü gerçek siyasi çözümün önündeki en belirgin engellerden birini teşkil etmektedir. Bölünmeleri derinleştirmekte, mezhep çatışmalarını körüklemekte, Suriye bileşenleri arasında güven inşasını engellemekte ve siyasi anlaşmazlıkları askeri çatışmalara dönüştürmektedir. Ayrımcılık politikaları, demografik değişim ve kapsayıcı bir ulusal proje pahasına aşırı veya bölücü güçleri destekleme yoluyla Suriye’nin sosyal dokusunun parçalanmasına doğrudan katkıda bulunmaktadır.
Sonuç olarak; bu çok yönlü ve derin Türk müdahalesinin devam ettiği bir ortamda Suriye krizine bir çözümden söz etmek mümkün değildir. Mevcut politikalarıyla Türkiye, çözümün bir parçası değil, krizin devam etmesinde başlıca bir unsurdur. Herhangi bir ciddi siyasi süreç, öncelikle dış müdahalelerin, başta da Türk müdahalesinin durdurulmasından ve ülkenin birliğini koruyan, çeşitliliğini muhafaza eden ve uzun yıllara dayanan parçalanma ve dışa bağımlılığa son verecek bağımsız bir Suriyeli-Suriyeli diyaloğunun önünün açılmasından başlamak zorundadır.
Ekrem BEREKAT





