Ne zaman 19 Temmuz gelse, hafızam beni hep aynı kapının önüne götürüyor.
Rojava Devrimi’nden çok önceydi.
Mahallemizde bir kadın vardı. Eşi onu döverdi. Ne zaman şiddet görse, doğruca bana koşardı. Beni bulurdu. Belki de biliyordu; kayıtsız kalmayacağımı biliyordu.
Ben de hiç düşünmeden peşinden giderdim.
Eve girer, adama öfkeyle bağırırdım:
“Senin gücün bir kadına mı yetiyor?”
O günlerde öfkem büyüktü. Ama bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, öfkem kadar büyük olmayan tek şey gücümdü.
Hiç düşünmezdim; ya bana saldırırsa, ya beni de döverse diye. Çünkü bir kadın yardım isterken insanın aklına önce kendi korkusu gelmiyor.
Yine de hiçbir şey değişmiyordu.
Ben kapıdan çıkıyordum, şiddet o evde kalıyordu.
İşte insanı en çok yaralayan da buydu. Kötülüğü görmek değil… Kötülüğü durdurmak isteyip de onu durduracak güce sahip olamamak
Yıllar geçti.
İnsan yalnızca acıya değil, güzelliğe de alışıyor.
Bir zamanlar hayranlıkla baktığımız şeyler, zamanla hayatın olağan akışına karışıyor. İnsan, her gün gördüğü için onların ne kadar kıymetli olduğunu fark etmiyor. Sanki hep varmışlar gibi geliyor.
Oysa hiçbir güzellik kendiliğinden var olmuyor.
Son zamanlarda yaşanan gelişmeleri izlerken bunu daha derinden hissetmeye başladım. Kadınların yaşamına müdahale eden anlayışları gördükçe, kadınların kaçırıldığı haberlerini duydukça, kadın iradesini daraltmaya çalışan uygulamalara tanık oldukça zihnim hep yıllar öncesine gidiyor.
Ve içimden aynı cümle geçiyor:
Meğer biz, bütün eksikliklerimize rağmen, ne kadar büyük emeklerle ne kadar değerli kazanımlar yaratmışız.
İnsan bazen sahip olduğu şeyin değerini, onu kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında daha iyi anlıyor.
Geçtiğimiz günlerde, yıllar önce yaşadığım o sahne yeniden karşıma çıktı.
Başka bir komşumuz, eşinin şiddetine maruz kalmıştı.
Yüzündeki korku, gözlerindeki çaresizlik bana yabancı değildi. Daha cümlesini tamamlamadan hafızam beni yıllar öncesine götürdü. Bir an için zaman durmuş gibiydi. Değişen yüzlerdi, değişmeyen ise bir kadının yardım isterken gözlerinde taşıdığı o sessiz çığlıktı.
Yine bana geldi.
“Gel,” dedi, “eşim beni dövdü.”
Hiç düşünmeden onunla birlikte yürüdüm. Aynı öfke yine içimdeydi. Aynı kapıya gidiyordum. Aynı şiddetin karşısına çıkıyordum.
Ama bu kez bir şey farklıydı.
Kapının önünde duran ben, yıllar önceki ben değildim.
Daha doğrusu, değişen ben değildim.
Değişen, arkamdaki toplumdu.
Bir zamanlar aynı öfkeyle karşısına çıktığım erkek, söylediklerimi önemsemiyor, ben kapıdan çıktıktan sonra şiddet kaldığı yerden devam ediyordu. Çünkü arkamda yalnızca vicdanım vardı.
Bugün ise aynı kapının önünde yalnız değildim.
Arkamda yılların emeğiyle örülmüş bir toplumsal örgütlülük, kadınların mücadelesi, birlikte kurduğumuz kurumlar ve “bir kadın yalnız değildir” diyen ortak bir irade vardı.
O adam bunu hissediyordu.
Benden korktuğu için değil…
Yaptığının artık yalnızca evinin duvarları arasında kalmayacağını bildiği için.
İlk kez o an, yıllar önce içimde büyüyen çaresizliğin nasıl değiştiğini bütün açıklığıyla hissettim.
Bir zamanlar bir kadını korumak istiyordum ama gücüm yetmiyordu.
Bugün ise gücün tek bir insandan değil, örgütlü bir toplumdan doğduğunu kendi gözlerimle görüyordum.
Belki de devrim tam olarak buydu.
Yalnızca yeni kurumlar kurmak değildi.
Yalnızca yeni bir yaşam inşa etmek de değildi.
Devrim, bir kadının yardım isterken artık daha yalnız hissetmemesiydi.
Devrim, şiddet uygulayan bir erkeğin ilk kez yaptığının hesabını vermek zorunda olduğunu hissetmesiydi.
Ve devrim, yıllar önce aynı kapının önünde çaresizlikle duran genç bir insanın, bugün arkasında bir toplumun nefesini hissedebilmesiydi.
Zeynep Nergiz BOTAN





