Bölgede Kürtlerin kaderi üzerine herkesin söyleyecek bir sözü olsun, ama Kürtlerin kendi kaderleri üzerinde söyleyecek sözleri olmasın. “Kürdün kaderini tayın hakkı neymiş, Kürt ne anlar kaderini tayın hakkından, biz onların kaderini tayin ederiz” demeye getiriyorlar.
Yüz yıldır yaptıkları gibi Kürt halkını bir daha statüsüzlüğe, dolayısıyla köleliğe mahkûm etmek istiyorlar.
Dünün Daiş artıklarına kravat takıp süsleyerek, onları BM kürsülerinde alkışlayanlar, her gün Ankara, Katar hattında kırmızı halılar sererek saraylarında ağırlayanlar, söz konusu Kürt halkının hakları ve kazanımları olunca tehditler savurarak parmak salıyorlar. “Kürtlerin söz söyleme ve kendilerini yönetme hakları yoktur diyorlar.
Deyim yerindeyse Ortadoğu’da kıyamet kopmuş, Suriye’de ve Rojava’da 15 yıllık savaşta yıkılmadık ev kalmamış, halklar katliamlara maruz kalmış, Kürt halkı dişiyle tırnağıyla savaşarak, örgütlenerek, çalışarak, on binlerce evladını şehit vererek, bin bir emek ve çabayla özgürlük imkanları elde etmiş, Türk devletinin dışişleri bakanı çıkıp “yaratığınız imkanlarla birlikte Daiş artığı HTŞ çetelerine teslim olun, diyor. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Türk devletinin Kürtlere reva gördüğü şey, aslında “hiçbir şeydir.”
Kürt halkı yıllarca varlığını kanıtlamak, özgür yaşamak için dört parça Kürdistan da amansız mücadeleler verdi. Katı ulus devlet inkarcılığına karşı, faşist rejimlere karşı amansız savaşlar yürüttü. Bugün gelinen aşamada Kürtler büyük bedeller ve mücadeleler sonucu elde etikleri kazanımları bir forma kavuşturarak görünür kılmak istiyor. Yüz yıllık yalnızlığı aşarak öz bilinci ve öz gücüyle, diplomatik hamlelerle, demokratik diyalog ve müzakerelerle statü kazanmak istiyor, ancak Türk devleti bölge gericilerinin son temsilcisi DAİŞ artığı HTŞ çetelerinin yanında durarak, Kürt halkının en temel haklarını, kendini yönetme haklarını ortadan kaldırmak istiyor. Kürtler var olmaya çalıştıkça Türk devleti ve onlara bağlı olan radikal çeteleri koro halinde Kürtler yok edilmeli diyorlar.
Kürtlerde bir deyim var, şöyle derler: “Ew ware, lê ne ew bihare.” Yani bölge aynı bölgedir ama baharı aynı bahar değil. Ya da Türkçe bir deyimle söylersek “köprünün altında çok sular geçti. Eski bahar ve su yok artık. Her şey değişti, değişiyor. Değişmeyenler aşılıyor. Hiçbir şey bıraktığın gibi kalmıyor. Düne kadar yok etmek istediğin, görmezden geldiğin halk, gün olur güneş kadar gerçek bir varlık olur karşına dikilir ve sen gözlerini ovuştururken o varlığını inşa eder.
Ortadoğu’nun büyük değişim ve dönüşümlerin arifesinde olduğunu herkes görüyor, biliyor ve duyuyor. Birinci dünya savaşının sonucu olarak ortaya çıkan dengelerden kimileri yıkıldı, kimileri değişiyor, kimileri de değişmemekte ısrar ediyor.
Kürtler belki de bu sürecin en önemli özneleri ve aktörü konumundadır. Yaşanacak gelişmeleri ve değişimlerin hepsi Kürt halkının lehinedir demek, öyle değerlendirmek büyük yanılgılara yol açabilir. Süreç tek başına hiçbir gruba, devlete ve yapılanmaya avantaj ya da dezavantaj sağlamıyor. Dönemin ruhunu okumak ve yaratacağı sonuçları öngörmek politik konumlanma ve karar alma süreçlerinde yardımcı olacaktır. Ortadoğu’nun eski Ortadoğu olmayacağı, Kürtlerin eski Kürtler olmayacağı anlaşılıyor. Uluslararası güçlerin İsrail ile ortaklaşa yürüttükleri bölgeyi yeniden dizayn etme çalışması eski statükoculuğun devamı niteliğinde olmayacak. Çok doğaldır ki, bölgede politik ve stratejik dengeler değiştiğinde daha önce etkin aktör olan güçlerin konumunda da değişiklikler olacaktır.
Değişim süreçleri sancılı süreçlerdir. Kaostan yeni düzene geçişi ifade eder. Eski alışkanlıklarında ısrar etmek isteyen, tekçi faşist, otoriter rejimleri dayatanlar umduğunu bulamayacaklar. Çok seslilik, çok kültürlülük, demokratik, katılımcı politikayı benimseyenler değişim sürecinin öznesi ve yeni sistemin kurucusu olacaklardır. Özellikle Suriye’de demokratik katılımcı, çoğulcu olmayan bir rejimin ayakta kalma şansı olmayacaktır. Böyle bir rejimi destekleyen (başta Türkiye olmak üzere) ülkelerinde bölge politikalarında etkili olma şansı olmayacaktır.
Onlarca yıllık savaştan sonra yıkılan BAAS rejiminin bir başka versiyonunu sahaya sürmek halkların başına yeni belalar sarmak demek olacaktır. Sarıklı ve sakalı yeni BAAS rejimi bölgeyi yeniden dizayn etmek, İsrail’in güvenliğini sağlamak, İran’ın etkinliğini kırmak isteyen güçlerin de politikasına ters düşecektir. Bölgede İran’dan doğan boşluğu doldurmak isteyen Türkiye’nin yayılmacı politikası da hoş karşılanmayacaktır. Dolayısıyla içinde Kürtlerin, Dürzilerin, Alevilerin diğer etnik ve dini azınlıkların olmadığı eski sistemde ısrar eden hiçbir plana, yapılanmaya ve oluşuma hoş bakmamak lazım.
Yeni Suriye’nin nereye evirileceği konusunda çok ciddi belirsizlikler var. Güya geçici bir hükümet oluşturuldu, herkes hükümeti kendi çıkarları doğrultusunda etkilemeye ve hareket ettirmeye çalışıyor. İşte görüldüğü üzere Şam’ın ‘HTŞ tarafından’ ele geçirilmesinin birinci yılını kutlamak amacıyla Suriye’de çetelerin ve Türkiye’nin denetiminin olduğu bölgelerde düzenlenen gösterilerde, toplumsal barışı tehdit eden kin ve nefret dolu söylemler öne çıktı. HTŞ’nin hâkim olduğu bölgelerde yapılan kutlamalar sırasında Kürtler, Aleviler, Dürziler İsrail ve Hristiyanlara yönelik nefret içerikli çağrılar yapıldı.
Böylesine kaotik ve korkunç bir ortamda Kürtlerden silahlarını bırakıp DAİŞ çetelerine teslim olun demek tam bir aymazlıktır. Ancak mankurtlaşmış bir kafa bunu Kürtlerden isteyebilir.
Kürt halkının özgürlüğe ihtiyacı var. Statükoculuk ve bölge gericiliği ise Kürtleri iradesiz, köle konumunda tutmak istiyor. Bu durumda hangi arzu ve tutku başarılı olacak?
Özgürlük arzusu mu? Kölelik arzusu mu?
Hîwa AZAD





