Medya Haber TV’de yayınlanan Gündem programında Gazeteci Erdal Er’in sorularını yanıtlayan Kürdistan Özgürlük Hareketi Üyesi Nurettin Demirtaş, kamuoyunda tartışılan “çerçeve yasa” ve gündemdeki gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki mutlak tecride dikkat çeken Demirtaş, sürecin geleceğinin İmralı’nın kapılarının açılmasına bağlı olduğunu vurguladı.
“ÖNDER APO BAŞMÜZAKERECİDİR, SÖYLEYECEKLERİ BİZİM İÇİN BAĞLAYICIDIR”
Kamuoyunda bir süredir tartışılan çerçeve yasanın içeriği ve kapsamı hakkında kendilerine hiçbir bilginin ulaşmadığını belirten Nurettin Demirtaş, AKP hükümetinin süreci tek taraflı yürütme çabasının toplumda ve harekette bir heyecan yaratmadığını ifade etti. Sürecin şeffaf yürütülmediğini dile getiren Demirtaş, İmralı’da derinleştirilen tecrit gerçeğine işaret etti:
“Şu ana kadar hiçbir bilgi yok. Hiçbir bilgi ulaşmış da değildir yani. Ne düşünülüyor, ne anlatılıyor, ne tartışılıyor? Kendileri çeşitli vesilelerle Önder Apo’yla anlaşıyoruz, konuşuyoruz gibi mesajlar vermeye çalışıyorlar. Fakat 52 gündür Önder Apo’yla herhangi bir görüşme yok. Dolayısıyla bir görüşme yapılmışsa bile devlet cephesinden buna dair bir bilgi ulaşmış değildir. 52 gündür süren bir tecrit var bir kere.”
Tüm zindanlarda olağan görüşmelerin, avukat ve aile görüşlerinin yapılıp mektupların gönderilebildiğini hatırlatan Demirtaş, İmralı heyetinden veya DEM Parti’den de 52 gündür bir görüşme yapıldığına dair hiçbir açıklama gelmediğini belirtti. Demirtaş, devlet veya hükümet kanalı dışında İmralı ile doğrudan hiçbir temaslarının olmadığını vurguladı.
Ankara ya da hükümet kanalıyla doğrudan bir temas noktasına ihtiyaç duymadıklarını belirten Demirtaş, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin muhataplık ve sürece yaklaşım konusundaki kırmızı çizgilerini şu sözlerle ortaya koydu:
“Sürecin başından beri böyle bir kanalın oluşturulmasına ihtiyaç olmadı. Hareketimizin yaklaşımı; Önder Apo’nun müzakereci, başmüzakereci olarak her zaman muhatap alınması, Önder Apo’nun söyleyeceklerinin bizler açısından bağlayıcı olacağı ifade edildi ve bundan dolayı bu yönteme çok ihtiyaç da duyulmadı aslında. Yani Önder Apo’nun içinde olmadığı her türlü gelişmeyi biz elbette kuşkuyla, kaygıyla karşılarız. Tasfiye yaklaşımı ya da işte hile, oyun, komplo… Bunların hepsini tanımlayabilmemizin ya da işte ‘Evet, bu vardır,’ diyebilmemizin sebebi Önder Apo’ya yaklaşımdır. E şimdi Önder Apo’yla bir diyalog varken böyle bir tarif ve tanım içerisine girmeyiz.”
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Ortadoğu’daki geleneksel şiddet sarmalını kıran tarihi bir paradigma geliştirdiğini hatırlatan Demirtaş, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Önder Apo bu kısır döngüyü kırdı. Ortadoğu’da sürekli sorunların çözümü diyalogla, tartışmayla, barışçıl yöntemlerle ele alınmadı. Şiddet tüm sorunların hem kaynağı oldu hem de çözüm yöntemi olarak benimsendi. Önder Apo özellikle de Kürt sorununda devletin sürekli inkar eden, bastıran anlayışını, Kürt halkının da sadece isyana ve başkaldırıya dayanan direniş hakkının ötesinde bir mantaliteyi ortaya koydu. Sorunları diyalogla, müzakereyle, tartışmayla çözebilmek kültürünü geliştirdi. Bu bir bakış açısıdır, değiştirdi. Bizim dilimizi değiştirdi, yaklaşımlarımızı değiştirdi, devlete yaklaşımlarımızı değiştiriyor. Pozitif bakıyoruz, pozitif, yapıcı temelde değişim olsun istiyoruz.”
Öcalan’ın geçmişteki “Ben iki saat televizyonda konuşayım, Türk halkını ikna ederim” sözünü hatırlatan Demirtaş, barışın sağlanması için Öcalan’ın 28 yıldır sürdürülen ağır zindan koşullarından çıkarılarak özgür çalışma ve konuşma koşullarının yaratılması gerektiğinin altını çizdi.
“DEVLETTE KÖKLÜ BİR ZİHNİYET DEĞİŞİMİ YOK, OYALAMA SİYASETİ İZLENİYOR”
Silahların susmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen yasal ve hukuki düzenlemelerin halen yapılmamasını eleştiren Demirtaş, devletin küresel ve bölgesel gelişmelere göre konjonktürel hesaplar yaptığını belirtti. Ortada taktiksel bir durumdan ziyade köklü bir zihniyet sorunu olduğunu vurgulayan Demirtaş, Türk devletinin zihniyeti değişmiş olsaydı bu sürecin çok hızlı ilerleyeceğini ifade etti. Geçmişin güvenlikçi, Kürdü inkar eden ve tehdit gören mantığının halen aşılabilmediğini dile getiren Demirtaş, hareket olarak zihniyet ve bakış açısında köklü bir değişim yaşadıklarını ve sorunun çözümü için çok tarihsel adımlar atarak ön açtıklarını vurguladı.
Sürecin ruhuna aykırı bir belirsizlik, oyalama ve anlaşılmazlık tablosunun varlığına dikkat çeken Demirtaş, şu değerlendirmede bulundu:
“Ortadoğu’daki gelişmeler, bölgedeki gelişmeler, uluslararası alandaki gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda öyle anlaşılıyor ki devlet cephesinden zihniyet açısından köklü bir değişim yok. Bundan dolayı da konjonktürel ve güncel gelişmelere dayalı olarak yaklaşım sergileniyor, yaklaşımlar değişiyor. Türk devletinin bölgesel gelişmelere, uluslararası küresel gelişmelere dayalı olarak sürekli süreci izleyip nerede en karlı çıkarız hesabıyla yaklaşması, bu sürecin çeşitli handikaplarla karşılaşmasına yol açıyor. Son iki aydır gerçekten AKP’nin de hiç izahını yapma gereğini duymadığı 52 gündür aralıksız süren bir tecrit uygulaması varken bunu neden yaptığına dair herhangi bir açıklama da yapmamaları tabii ki kaygı uyandırıyor.”
Barış sürecinin bölgedeki etkilerine de değinen Demirtaş, Kürt sorununun demokratik çözümünün sadece Türkiye’deki çatışmalı süreci bitirmeyeceğini; İran, Suriye ve Irak başta olmak üzere tüm Ortadoğu tarihinde yeni bir sayfa açarak barış kültürü geliştireceğini ifade etti. Hükümetin süreci bir seçim malzemesi veya araç olarak kullanma ihtimaline yönelik eleştirileri de değerlendiren Demirtaş, siyasetin doğası gereği her hükümetin hesap yapabileceğini ancak tarihi bir sorunun sadece seçime endeksli olamayacağını, kararlı bir duruş sergilenmezse süreçlerin savaş rantçısı çevreler ve uluslararası güçler tarafından sabote edilme riskinin her zaman barındığını dile getirdi.
“TARİHİ BİR SORUN SEÇİME ENDEKSLİ OLAMAZ”
Hükümetin barış ve demokrasi arayışlarını bir seçim malzemesi haline getirdiği yönündeki eleştirileri de değerlendiren Demirtaş, tarihi bir meselenin sadece güncel politik çıkarlarla sınırlı tutulamayacağını belirtti:
“Tarihi bir sorunun çözümü açısından bir hükümet hesabı sadece seçime endeksli olamaz. Bununla sınırlı kalırsa süreci sonuca ulaştırma konusunda kararlı bir duruş sergilememiş olurlar. Uygulamalara bakınca bir istikrarsızlık var. Sorunun çözümü sağlanırsa herkes kazanır.”
MUHALEFETİN ÇÖZÜMSÜZLÜKTEKİ PAYI VE TOPLUMSAL İNŞA
Muhalefetin ve sivil toplumun rolüne değinen Demirtaş, meselenin basit bir seçim hesabı veya parti çıkarı olarak görülmemesi gerektiğini ifade etti. Türkiye’deki muhalefetin büyük kısmının hükümeti çözüme zorlamak yerine mevcut pozisyonuyla oyalama siyasetine hizmet ettiğini ve elini rahatlattığını belirten Demirtaş, DEM Parti’nin mevcut yönetim sayısından daha fazlasının hapishanelerde veya sürgünde olduğunu hatırlattı. Yoğun baskılara, medya ambargolarına ve şovenist saldırılara rağmen tutarlı bir duruş sergileyen DEM Parti’nin, süreç sahiplenilirken muhalefet tarafından yalnız bırakıldığını söyleyen Demirtaş, tarihi bir meselede tüm partilerin seçim hesabı ve güncel polemiklerin ötesinde, ortak bir akılla hareket etmesi gerektiğinin altını çizdi.
Sürecin sadece parlamentodaki partilerle sınırlı kalmaması gerektiğini; sivil toplum örgütleri, medya, akademi, kültür-sanat çevreleri ve tüm Türkiye halkları tarafından toplumsal bir barış mücadelesine dönüştürülmesi gerektiğini ifade etti. Medyanın yüzde 99’unun DEM Parti’ye kapalı olduğunu belirterek sürecin topluma doğru yansımasının önündeki barikatlara dikkat çekti.
Devlete ve AKP hükümetine güven üzerinden bir süreç yürütmediklerini, yüz yıllık inkar zihniyetine karşı kendi yaklaşımlarını Öcalan’ın paradigmasıyla değiştirdiklerini açıkça ifade eden Demirtaş, Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin izleyici pozisyonundan çıkması gerektiğinin altını çizerek çağrısını şu sözlerle tamamladı:
“Bu süreci böyle güven üzerinden yürütmedik. Gerçekten kendi yaklaşımlarımızı değiştirdik. Önder Apo bizi değiştirdi. Toplum her koşulda kendi kendisini inşa etmek, örgütlemek, kendi yaşamını kendi eliyle idame etmek zorunda. Devletten beklemenin bu anlamda herhangi bir karşılığı yoktur.”





