Ortadoğu’nun bugün yaşadığı dönüşüm, yüzeyde haritaların değişmediği ama devletlerin ve toplumların siyasal anlamının köklü biçimde yeniden yazıldığı bir dönemdir. Bir asır önce Sykes–Picot Anlaşması’yla inşa edilen bölgesel düzen görünürde hâlâ ayakta olsa da, bu düzenin üzerine kurulu merkezî ulus-devlet mantığı çökmüştür. Artık sınırlar değişmeden devletlerin rolleri değişmekte, ulus-devletler güç merkezleri olmaktan çıkmakta ve ekonomik–ticari, güvenlik ağları klasik coğrafi siyasetle çelişmektedir. Bu yeni tabloda ABD, eski düzenin doğurduğu boşluğu doldurmak üzere İbrahim Anlaşmaları adıyla üçüncü büyük çevreleme stratejisini devreye sokmuştur. Bu stratejiyi anlamak, ABD’nin son seksen yılda yürüttüğü üç doktrinin Marshall Planı, Yeşil Kuşak ve İbrahim Anlaşmaları oluşturduğu yapısal sürekliliği görmekle mümkündür. Kapitalist modernite, sosyalizmin yayılmasını durdurmak için Avrupa’da Marshall’ı, Sovyetlerin güney hattını çevrelemek için Yeşil Kuşak’ı, bugün ise Çin’in Avrasya açılımını ve İran’ın Şii eksenini kırmak için İbrahim Anlaşmalarını devreye sokmuştur.
MARSHALL’DAN YEŞİL KUŞAK’A SOSYALİZMİ VE SOVYETLERİ DURDURAN ÇEVRELEME ZİNCİRİ
1.Dünya Savaşı sonrası Marshall Planı yalnızca ekonomik yardım projesi değil, aynı anda Avrupa’yı sosyalizmin çekiminden uzak tutmak için geliştirilmiş stratejik bir kuşatmaydı. Yoksulluk ve yıkım içindeki Avrupa’nın sosyalizme kayma ihtimali Washington tarafından büyük bir tehdit olarak görüldü. Marshall yardımlarıyla Avrupa ekonomisi canlandırıldı, dolar merkezli finans sistemi kuruldu ve NATO ile siyasal–askerî bir hizalama tesis edildi. Bu plan sosyalizmin batıya yayılmasını engelleyen ilk çevreleme halkasıydı.
1970’lerde sosyalizmin yayılma hattı Ortadoğu ve Güney Asya’ya kaymıştı. Türkiye, İran, Irak, Filistin, Afganistan, Mısır ve Kürdistan coğrafyalarında sol hareketlerin güçlenmesi ABD açısından yeni bir risk yarattı. Bu kez Sovyetlerin güney hattını çevrelemek için Yeşil Kuşak doktrini devreye sokuldu. Siyasal İslam yükseltilirken sol hareketler bastırıldı, Pakistan’dan Türkiye’ye uzanan geniş alanda İslamcı hareketler desteklendi. Bu kuşak Sovyet gücünü güneyden çevreledi ama aynı zamanda Ortadoğu’da mezhep fay hatlarını derinleştirdi, devletleri zayıflattı ve toplumsal dokuyu kırılganlaştırdı. Kürtler bu süreçte her dört ülkede de bastırılan ama gerektiğinde kullanılan, fakat hiçbir zaman statü tanınmayan bir halk olarak sistem dışına itildi.
Bu iki doktrin Marshall ve Yeşil Kuşak, ABD’nin küresel çevreleme stratejisinin ideolojik ve jeopolitik temellerini attı. Bugün üçüncü halka olan İbrahim Anlaşmaları devreye girmiş bulunmaktadır.
SYKES-PİCOT’TAN İBRAHİM ANLAŞMALARINA, ÇİN-İRAN EKSENİ VE İŞLEV TEMELLİ DEVLET MODELİ
İbrahim Anlaşmaları, ABD’nin Asya–Avrupa yönelimli Çin stratejisini ve İran’ın Şii jeopolitik koridorunu aynı anda çevrelemek üzere tasarlanmış üçüncü çevreleme halkasıdır. Çin’in Kuşak–Yol projesi doğu–batı ekseninde Ortadoğu üzerinden Akdeniz’e erişmek isterken, İran kuzey–güney ekseninde Tahran–Bağdat–Şam–Beyrut hattını güçlendiriyordu. ABD bu iki hattı ekonomik ve mezhepsel eş zamanlı kesmeye yöneldi. Bu nedenle İbrahim Anlaşmaları görünürde İsrail ile Arap ülkeleri arasında bir normalleşme, güvenlik, enerji koridorlarını güvenceye alma yönü olsa da özünde Avrasya’daki güç dengelerini yeniden şekillendiren bir jeopolitik mimaridir.
Bu yeni düzen Sykes–Picot’tan farklıdır, Sykes–Picot toprağı bölüyordu, İbrahim Anlaşmaları ise devletleri işlevlere bölüyor. Haritalar değişmeden devletlerin anlamı değişiyor. ABD–İsrail çizgisi açısından Ortadoğu’daki güçlü, merkezî ulus-devletler tehdit üretir, öngörülebilir, zayıf, rol-temelli devletler ise istikrar sağlar. Bu nedenle amaç devletleri yıkmak değil, onları fonksiyonel, zayıf ve sınırlı kapasitede tutmaktır.
Bu stratejinin mezhepsel ve siyasal gerçekliği ise daha derindir. Bölgedeki Sünni nüfus Türkiye ve Suriye’de yoğunlaşmış, Şii nüfus İran ve Irak’ta Şii ve Sünni nüfus potansiyel tehlike olarak güçlenmiş, her iki mezhepsel blok tarihsel rekabet içindedir. Bu bloklar arasındaki gerilimlere rağmen bölge devletlerinin en yapısal kırılganlığı mezhep değil Kürt meselesidir. İsrail’in tarihsel güvenlik perspektifisine göre Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi zayıflatmanın veya kontrol altında tutmanın en kalıcı yolu bu devletleri Kürt sorunu ile meşgul etmek ya da Kürt bölgelerinde bağımlı, yeni işleve göre konumlanan özerklik–federasyon modelleri geliştirerek merkezi devletlerin gücünü sınırlamaktır. Bu bakış açısı yalnızca ABD–İsrail stratejisinden ibaret değildir, Sykes–Picot’un tarihsel gerçekliğe aykırı bölünmesinin doğal siyasal sonucudur. Dört parçada da bir Kürt statüsünün ortaya çıkması, haritaların değil, bölgesel siyasal mantığın değişmekte olduğunu gösterir.
Fakat bu dönüşüm tarihsel sosyolojinin siyasi okuma anlayışına göre halklara alan açmıyor, tam tersine halkları işlevsel bütünün içerisine örgütsüz bir biçimde entegre ederek özne olmaktan uzaklaştırıyor. Dijital gözetim teknolojileri, ekonomik bağımlılık, siyasi blokaj, soykırım tehtidi ve kültürel mühendislik halkları rızaya dayalı ama yönlendirilebilir kitlelere dönüştürüyor. Ulus-devletler rolleştiriliyor, yeni işlevlere göre tanıma kavuşuyor, halklar da aynı düzeyde fonksiyonelleştiriliyor.
Bu düzenin içinde Kürdistan’ın stratejik rolü büyüktür, enerji, su, lojistik, tempon bölge ve güvenlik hatlarının merkezinde duran Kürdistan hem Çin’in yollarını kesen, hem İran’ın Şii hattını bölen, hem Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu sınırlayan bir düğüm noktasıdır. Ancak bu merkezi konum Kürtleri özneleştirmiyor, aksine daha sıkı denetlenen bir jeopolitik unsur haline getiriyor.
Önderlik’in “İbrahim Anlaşmaları benim görüşümü yansıtıyor” sözünün anlamı burada ortaya çıkar. Bu söz bir onay değil, ulus-devletin merkezi ve tekçi yapısının çözüldüğü tarihsel gerçeğin doğru okunmasıdır. Önderlik, ulus-devletin zayıflamasını halklara otomatik özgürlük alanı açan bir süreç olarak değil, doğru değerlendirildiğinde demokratik ulus örgütlenmesi için imkân üreten bir tarihsel kırılma olarak okur. İşte bu nedenle önderliğin bu süreçte ısrarla ve kararlılıkla devreye girme isteği ve esnek ama aynı zamanda radikal adımlarla çözüm merkezine yerleşme hamlesini doğru okunması gerekmektedir. Ortadoğu’da örgütlü demokratik bir proje ortaya koyamayan halklar ki 7 ekimle birlikte uygulamada olan —Araplar, Türkler, Farslar ve Kürtler dahil— bu boşlukta devletçi entegrasyona eklemlenmektedir. Bu nedenle Önderlik ’in son hamlesi, Kürtleri devlet dışı bir toplum olarak tanımlayıp Ortadoğu’nun demokratikleşmesini sadece Kürtler üzerinden değil, Kürtlerin demokratik modernite üretme kapasitesi üzerinden geliştirmeyi amaçlıyor.
Önderliğin tarihsel toplum okuması bu noktada stratejik alternatif oluşturur. Bu alternatif Ortadoğu’daki statükocu devletleri yalnızca sınırlandırmayı değil, demokratik toplumun öz örgütlülüğüyle birlikte devletleri dönüştürmeyi, böylece hem devletleri tehdit olmaktan çıkarmayı hem de Kürt statüsünü kalıcı ve meşru bir zemine oturtmayı hedefler. Bu yaklaşım, İbrahim anlaşmalarının fonksiyonel devlet modelinin ötesinde, hem bölge halklarını güçlendiren hem de ABD ve İsrail eksenine karşı demokratik bir seçenek yaratan üçüncü bir yol sunar. Devletlerin küçülmesi ya da zayıflaması değil, demokratikleşerek toplumsal sisteme eklemlenmesi esastır. Böylece hem bölge güvenliği sağlanır hem de kürdistanın statüsü bölgesel barışın kurucu unsuru haline gelir.
Bugünün siyasal gerçeği şudur, ulus-devletin çözülmesi halkları özgürleştirmez, örgütsüz halklar yeni entegrasyon mekanizmalarına çekilerek bir yüzyıl daha kaybettirir. Demokratik ulus perspektifi, halkların özneleşebileceği tek alternatiftir. Bu nedenle Kürt siyaseti halklarla stratejik ittifak, devletlerle taktik ilişki çizgisini ancak ulusal birlik ve demokratik örgütlülük temelinde anlamlı kılabilir. Bu birlik kurulmadıkça Kürtler işlevsel ama özne olmayan unsurlar olarak kalacaktır. Kürt hareketleri dört parçada direniş gücü yaratsa da, ulusal düzeyde ortak stratejik akıl ve demokratik ulus kurumlaşması henüz sürdürülebilir bir düzeye ulaşmamıştır. Bu eksiklik dış güçlerin işlev yüklemesini kolaylaştırmakta, Kürtleri avantaj değil kullanılan unsur haline getirmektedir. Öznelleşme sadece coğrafyanın değil, demokratik ulusun geliştirdiği örgütsel aklının ürünüdür.
İbrahim Anlaşmaları Sykes–Picot’un güncellenmiş biçimi değil, onun çöküşünden sonra doğan boşluğu dolduran işlev temelli bir entegrasyon modelidir. Bu yeni düzende asıl soru şudur, Kürdistan geçiş güzergâhı mı olacak, yoksa demokratik ulus örgütlülüğüyle kendi yolunu açan bir özne mi? Bu sorunun cevabı artık Washington’da, Tahran’da veya Ankara’da değil, Kürt halkının ortak aklında, demokratik örgütlülüğünde ve stratejik birliğindedir.
Hakkı TEKİN





