ÖZAL’IN ÖLDÜRÜLMESİ VE ATEŞKESİN SONA ERMESİ
Dosyamızın ikinci bölümünde 1993 yılında ateşkesin ilan edilmesi ve 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümünün ardından gelişen süreçler, Özal’ın öldürülmesiyle beraber Kürt meselesinin çözümünün rafa kaldırılması ve sürecin çok sert, aynı zamanda kritik bir kulvarda ilerlediği dönemleri ele alacağız.
15 Nisan 1993 yılında Halklar Önder Önder Apo, ikinci kez kameraların karşısına çıkarak, basın toplantısı düzenledi. Bu kez yanında YNK Başkanı Celal Talabani, DEP Milletvekili Ahmet Türk, PSK Genel Başkanı Kemal Burkay, Kürt Yazar ve Siyasetçi Hamreş Reşo, Rızgari Hareketi’nden Ruşen Aslan, Zehe Piri, Rıza Altun ve Hasan Bindal (Hemze) vardı. Öte yandan diğer Kürt örgütlerle de ulusal cephe protokolü imzalayan Önder Apo, Kürt tarafının bazı ortak taleplerine karşılık, ateşkesin süresiz uzatıldığını deklare etti. Buna karşılık, operasyonların durdurulmasını, faili meçhul cinayetlere son verilmesini, siyasi tutsakların serbest bırakılmasını, OHAL’in kaldırılmasını, Koruculuk sisteminin lağvedilmesini, Kürtlerin kültürel hakları tanınmasını, Kürtçe yayın dahil Kürt diline izin verilmesini ve zararların tanzim edilmesini, siyasal örgütlenme ve legalite hakkının tanınmasını belirtmişti.
TALABANİ: “HEPİNİZE ÇOK KÖTÜ BİR HABER VAR! MAALESEF ÖZAL ÖLDÜ”
Önder Apo devam eden ateşkesi süresiz bir şekilde uzatarak, siyasi süreci derinleştirmişti. Böylece Özal’a çözüm için önemli bir şans daha veriliyordu. Bu şans iyi değerlendirildiğinde bu süreç giderek karşılıklı bir müzakere ve diyaloğa dönüşecekti. Önder Apo bu süreçten çok umutluydu. İki gün içerisinde bir temsilci Özal’dan Şam’a önemli bir mesaj getirecekti. Ama Önder Apo’ya Özal’ın temsilcisi değil, ölüm haberi ulaştı.
Celal Talabani, Hatip Dicle, Ahmet Türk, Kemal Burkay ve Hemreş Reşo’yu öğlen saatlerinde yemeğe davet etmişti. Mam Celal o esnada Radyo’da Arapça haberlerini dinliyordu. Radyo’da Özal’ın yaşamını yitirdiği haberi geçmişti. Mam Celal bu haberi duyduktan sonra, yemeğe davet ettiği heyete “Hepinize çok kötü bir haberim var. Maalesef Özal öldü” dedi. Heyet bu haberi duyduğunda donakalmıştı. Heyetin, 17 Nisan’da büyük bir coşku ve umutla ülkeye dönmeye çalışırken birdenbire böyle bir haber alması şok etkisi yaratmıştı. Mam Celal daha sonra, ”Vallahi Özal gitti bu iş bitti. Bundan sonra, artık ben fazla bir şey beklemiyorum” demişti. Heyet ise “Hiç olmazsa Önder Öcalan’a bir daha uğrayalım” diyerek Önder Apo’nun yanına gitti. Önder Öcalan heyete dönerek, ”Osmanlı’dan beri gelen bir devlet geleneği vardır. Bu geleneğe göre kaybeden ölür” demişti.
Turgut Özal’ın 17 Nisan’da aniden rahatsızlandığı ve yaşamını yitirdiği haberiyle ateşkes muhatapsız kalmıştı.
ÖNDER APO: “ÖZAL KENDİLİĞİNDEN ÖLMEDİ ÖLDÜRÜLDÜ”
Turgut Özal’ın cesedi üzerinde yapılan otopsinin raporu üzerinde çok fazla durulmadı. Halbuki o rapor başlı başına Türkiye gerçeğini ortaya koyuyor. Politik tutum gösteremeyen herkes Özal’ın eceliyle ölmediğine inanıyordu. Halkın çoğunluğunun inancı zehirlendiğine dairdir. Türkiye’de bir referandum yapılsaydı, halkın çoğunluğu Turgut Özal zehirlendi derdi.
Evet! Özal 1993 yılının Kürt sorununun en yoğun gündemde olduğu ve PKK’nin ateşkes ilan ettiği günlerde öldü. Daha doğrusu öldüğü açıklandı. Özal’ın ölümü duyulur duyulmaz Kürt sorunu konusunda en fazla yoğunlaşan, Kürt sorununun tüm boyutlarını bilen, özellikle Türk devletinin Kürt sorunu söz konusu olduğunda reflekslerini tahmin eden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tereddütsüz ““kendiliğinden ölmedi, Özal öldürüldü. Ölümü siyasal çözüm seçeneğiyle bağlantılıdır. Farklı güçlerin sürece müdahalesidir” açıklamasını yaptı, Özal’ın zehirlendiğini ilk söyleyen Önder Apo’ydu. Önder Apo Özal’ın Kürt sorunundaki düşüncelerinden dolayı öldürüldüğünü gündeme koyan ilk kişidir. Zaten böyle bir iddiayı o günlerde başkası dillendirmemiştir. Sadece Önder Apo’nun böyle bir iddiası var diye bazı gazetelerde küçük bir haber olarak çıkmıştı. Ailesi de daha sonra böyle iddialarda bulunmuştur. Zaten Türkiye’de derin bir devlet olduğunu, Türkiye’yi esas olarak bu devletin yönettiğini söyleyen ve derin devlet kavramını Türkiye siyasi literatürünün gündemine koyan da yine Önder Apo’dur. 1990’lı yıllarda yazdığı kitaplar ve makaleler araştırılırsa bu gerçek çok iyi görülür.
HÜKÜMETE BAĞLI YENİ ŞAFAK GAZETESİ MANŞETİ: ÖZAL ZEHİRLENMEDİ
Önder Apo, Türkiye ile uzun süre kıyasıya ve çok boyutlu bir mücadele verdiği için Türk devletinin siyasi, sosyal, kültürel kodlarını da şifrelerini de çözmüştü. Şu tarihi bir gerçektir: birbirleriyle savaşanlar birbirlerini en iyi tanıyanlardır. Turgut Özal Kürt sorunu nedeniyle öldüyse, Kürt sorununda kökten bir zihniyet değişimi ve çözüm projesi ortaya konulmadan ölüm nedeni ve yapanlar ortaya çıkarılamaz. Bu nedenle Özal ile ilgili son otopsi raporunun Türkiye gerçeğini ve Türkiye’nin Kürt sorununda şu andaki konumunu da gözler önüne sermektedir. Zehirlenme var, ama zehirle ölmemiştir konusu tam da bugünkü Türkiye’yi ortaya koyuyor. Turgut Özal zehirlenmiştir, ama şimdi bu gerçeği ortaya koymak Türkiye’nin çıkarına değildir, denilmişti. Bu raporun böyle çıkmasını Başbakan da, Cumhurbaşkanı da onaylamıştı.
Hükümet politikalarını destekleyen Yeni Şafak’ın raporu gazetede vermesidir. Raporun manşetten “Özal zehirlenmedi” biçiminde verilmesi de tabii ki manidardı. Özcesi hükümet ve Cumhurbaşkanı Özal’ın zehirlendiğini biliyorlar ama açıklanmasını politik olarak uygun görmemişlerdi. Özal zehirlendi denilirse Türk devletinin Kürt sorunu söz konusu olduğunda her türlü kirli işi ve cinayeti yapacağı gerçeği kanıtlanacaktı. Bu da Kürtlere karşı işlenen tüm suçların açığa çıkmasının önünü açacaktı. Yıllar sonra Turgut Özal’ın mezarı açıldı ve ölüm nedenini araştıracak otopsisi yapıldıktan sonra, zehirlenerek öldürüldüğü netleşirken, tarih Önder Apo’yu doğrulamıştı.
“KÜRTLERLE FEDERASYONU BİLE TARTIŞMALIYIZ” DİYEN ÖZAL ÖLDÜ!
Devlet aklı o dönemde şunu düşünmüş ve uygulamaya koymuştu: “Ateşkesin uzatılması dönemi aynı zamanda ateşkesin çok geniş yelpazede Kürtleri kapsayan bir siyasal çizgiye dönüşmesine doğru gidiyordu. Ateşkesin uzatılması talepleri Özal’la bağlantılıysa, bu konuda beklentileri olduğu gibi, mesajları da gönderiyorsa, o zaman Turgut Özal yaşarsa, o zaman bu ateşkesin çok daha gelişerek, belli bir siyasal rotaya gireceği tehlikesini ortaya çıkarıyor. O zaman bunun olmaması için ne yapılması gerekiyor? Turgut Özal’ın ortadan kaldırılması gerekiyordu ve plan devreye konuldu. Bundan dolayı “Kürtlerle federasyonu bile tartışmalıyız” diyen Özal, bu sözlerinin bedelini hayatıyla ödedi.
ÖZAL İLE BİRLİKTE ÇALIŞAN BİR GRUP DA TASFİYE EDİLDİ
Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü, aslında son otopsiyle kanıtlanmıştı. Devlet adına Özal’ın öldürülmüş olduğu sonucunu üstlenmediler. Özal farklı farklı nedenlerle öldürülmedi. Bizzat Kürt geliştirmek istediği hamle ve Kürt politikasından dolayı öldürülmüştü. Ateşkes ve Kürt politikası onun ölümünün temel nedeniydi. Bu süreçte öldürülen sadece Turgut Özal değildi, Özal gibi onunla birlikte çalışan bir grup tasfiye edildi.
Turgut Özal ateşkes uzatıldıktan 1 gün sonra, öldürüldüğünde doğal olarak ateşkesin muhatabı kalmamıştı. Ve mesaj gönderen de yoktu. Bu olmadığı gibi, objektif olarak kendiliğinden yürüyen yani ateşkesi besleyen sessizlik ortamı da bozulmaya başladı. Özal’ın ölümüyle birlikte Türk ordusu Kürdistan’ın birçok bölgesinde operasyonlarını arttırdı. Ateşkes boyunca geliştirilen operasyonlarda 112 gerilla şehit düşmüştü.
KÜRDİSTAN’DA KİRLİ SAVAŞIN AKTİF YÜRÜTÜCÜLERİ: GÜREŞ VE AĞAR
Özal’ın ölümüyle devlet yönetimi tümden değişti. Süleyman Demirel Çankaya’ya çıktı. Hükümet değişti, Tansu Çiller Başbakan oldu. Doğan Güreş’in görev süresi 1 yıl uzatıldı. 30 Haziran 1993 yılında başbakanlığa gelen Tansu Çiller, ilkin siyasal çözüm içerikli beyanlarda bulundu. Avusturya’nın başkenti Viyana’da gerçekleşen Avrupa Konseyi zirvesine katılan Çiller, İspanya Başbakanı Filipe Gonzalez’le görüştükten sonra, Kürt sorununun çözümünde Bask modelini gündeme getirdi. Ancak hem partisinden hem de muhalefetten çok sert tepkiler yükseldi. 20 Kasım’daki DYP kongresi öncesi riske girmeyen Çiller, ABD dönüşünde gazetecilere “Öyle demek istemedim” diyerek geri adım attı. Ardından Doğan Güreş ve Mehmet Ağar ile birlikte Kürdistan’da geliştirilen kirli savaşın en aktif yürütücüsü oldu. Bu değişimle birlikte, Türkiye ve Kürdistan bambaşka bir sürece girmişti.
ŞEMDİN SAKIK 33 ASKERİN İNFAZ EMRİNİ VERDİ
1993 yılı olağanüstü bir yıldı. Devlet içerisinde önemli bir kanat, bu dönemde Kürt sorununda barışçıl çözüme hazırlanmıştı. PKK Önderliği, Özal’ın kuşkulu ölümüne rağmen ateşkesi sürdürmüştü. Gözler 25 Mayıs’taki MGK toplantısına çevrilmişti. Bu toplantıda siyasi affın görüşülmesi gündemdeydi. Toplantıdan çıkacak karar, ateşkesle birlikte yumuşama sürecinin de kaderini belirleyecekti. Toplantıdan 1 gün önce Türkiye ve Kürdistan kamuoyu hiç beklenmeyen bir olayla sarsıldı.
Hem ordu içinde hem de Örgüt içerisinde bu süreci sabote etmek isteyen eğilimler vardı. Amed Eyaletinde bulunan Şemdin Sakık yönetiminde Bingöl-Elazığ hattı yolunda 33 askeri öldürülmüştü. Şemdin Sakık daha önce Önder Apo’yu arayarak, ateşkes sürecinde kayıplarımız oldu, 6 gerilla şehit düştü diye tekmil vermişti. Önder Apo, yaşanan bu kayıpların Ateşkes pozisyonuna girilmediğinden kaynaklı olduğunu belirterek, Şemdin Sakık’ı eleştirmişti. Önder Apo gerilla güçlerinin meşru savunma pozisyonunda olmasını fakat gelişebilecek eylemlerden kaçınılması gerektiğini Şemdin Sakık’a söylemişti. Bu uyarıya rağmen Şemdin Sakık kendi bildiğini uygulayarak, örgüt içinde provokasyonlara başvurup, Türk devletine bağlı 33 askerin infaz emrini vermişti.
AKILLARDA KALAN VE AYDINLATILMAYAN YIĞINCA SORULAR!
O Askerleri kimler, neden göndermişlerdi? Genelkurmay Başkanlığı’nın emrine rağmen silahsız 33 asker, neden hava yoluyla nakledilmedi? Kara yoluyla gönderilen bu askerlere neden hiçbir koruma sağlanmadı? İstihbarat birimleri günlerce öncesinden bölgede eylem yapılacağına dair, asayiş kolordu komutanı Necati Özgen’e raporlar iletmesine rağmen, neden hiçbir önlem alınmadı? 10 Nisan’da Bingöl’de toplanan 10 ilin istihbarat ve güvenlik sorumluları Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’la ne görüştü? Askerlerin silahsız ve korumasız oldukları bilgisini Şemdin Sakık’a kim verdi? Süreci sabote etmek için askerleri yem olarak Şemdin Sakık’a kim veya kimler gönderdi? PKK’nin esir aldığı askerlerden 9’u serbest bırakıldıktan sonra neden sorgusuz-sualsiz öldürüldü? Gibi daha birçok akılda kalan soruların yanıtları alınamadı.
“ŞEMDİN, ERGENEKON’UN ADAMIDIR DEMİYORUM FAKAT KULLANILDI”
Önder Apo, 33 askerin öldürülmesine ilişkin hem 1993 yılında hem de 2008 yılında avukatları ile yaptığı görüşmede şunları ifade etmişti:
““O gün Bakanlar Kurulu’nda genel af tartışılıyormuş. 33 asker otobüse binmek istememiş. ‘Biz korumasız ve silahsız gitmeyiz’ demişler ama zorla bindirilmişler. Niye bindirdiler, kim bindirdi, kimin adına yapıldı bunlar? PKK adına da Şemdin, bunları Zeynel’e yaptırıyor. Zeynel’e talimat vererek, öldürmelerini söylüyor. Defalarca sormama rağmen Şemdin ne şekilde olduğuna dair her defasında farklı şeyler söylüyordu. Şemdin direk Ergenekon’la bağlantılıdır, onların adamıdır demiyorum. Ancak kullanılmıştır. Orada araştırılması gereken bir olaydır. Bir provokasyon olayı vardı. Muhtemelen bizimkileri de bu ateşkesi bozmak için bu duruma getirdiler. Yalnız bu ateşkesin başına ne gelmişse, o Diyarbakır-Bingöl hattında geldi. İlk andan itibaren ateşkesin bozulması ve savaşın derinleşmesi için tertiplenen provokasyonlardır. Bu dönemde ateşkes vardı zaten. O ateşkes döneminde nasıl böyle bir şey oldu? Ateşkesi istemeyenler kimlerdi? Bunu anlamak benim için zor oldu.”
Türk basını ısrarla askerlerin olay yerinde öldürüldüğünü işledi ve detayların üstünü örttü. İlk ve ciddi deneyim olan ateşkes sürecinin sadece 33 askerin öldürülmesiyle sabote olduğu görüşü, kamuoyuna egemen kılındı. Oysa 1993 yılında karanlıkta kalan birçok cinayet işlendi, provokasyonlar tezgahlandı.
CİNAYETLER, PROVOKASYONLAR, SUİKASTLAR VE KARANLIK OLAYLAR…
Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı, Tansu Çiller’in Başbakan, Mehmet Ağar’ın Emniyet Müdürü ve Doğan Güreş’in Genelkurmay Başkanı olduğu o dönemlerde, karanlık olaylar, suikastler, provokasyonlar ve cinayetler zinciri geliştirilmişti.
24 Ocak 1993 yılında Gazeteci yazar Uğur Mumcu bombalı suikastla katledildi. 5 Şubat 1993 yılında Özal’ın Kürt raporunu hazırlayan Milletvekili Adnan Kahveci Bolu yolunda şüpheli bir trafik kazasında öldü. 17 Şubat 1993 yılında Jandarma Genel Sorumlusu Eşref Bitlis, Amed’e giderken, Askeri uçağın Ankara’da bilinmeyen bir nedenle düşmesi sonucu öldü. 2 Temmuz 1993 yılında Pir Sultan Abdal kültür şenliklerine katılmak üzere Sivas’a gelen 35 Alevi Sanatçı aydın ve yazar Madımak Oteli’nde yakılarak, katledildi. 4 Eylül 1993 yılında DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar Batman’da uğradığı silahlı saldırı sonucu katledildi. 22 Ekim 1993 yılında Eşref Bitlis’in yardımcısı Diyarbakır Asayiş Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın Amed’in Lice ilçesinde PKK ile çatışmada öldü süsü verilerek, öldürüldü. 29 Ekim 1993 yılında JİTEM’in Kurucusu Ahmet Cem Ersever Ankara’da öldürüldü.
12 EYLÜL ASKERİ DARBESİ KADAR ETKİLİ OLAN BU DARBEYİ GÜREŞ PLANLAMIŞTI
Buna benzer daha birçok sivil ve asker yetkilinin katledilmesi en az 12 Eylül Askeri darbesi kadar etkili ve ağır sonuçlara yol açan bir darbeydi. Darbenin bu seferki hedefi, Kürt sorununda barışçıl çözüm çabaları olan devlet güçleriydi. Bu darbeyle birlikte Türkiye kirli ve kanlı bir savaşın içine itildi. Darbe, seçimle beraber iş başına gelmiş bir yönetimin, seçimsiz bir yöntemle değişmiş olmasıydı. Cumhurbaşkanı değişti, hükümet değişti. Bu darbeyi Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş planlamıştı. Doğan Güreş’in Genelkurmay Başkanı oluş tarzı bir darbeydi.
Darbenin birinci adımı, Doğan Güreş’in Genelkurmay Başkanı olmasıydı. İkinci adımı, 1991 seçiminin ardından topyekûn özel savaş konseptinin Başbakan Mesut Yılmaz hükümetine imzalatılmasıdır. Darbenin üçüncü adımı; 1992’den itibaren, topyekûn özel savaş kapsamında, kapsamlı bir kontrgerilla hareketinin Doğan Güreş yönetiminin devreye koymasıdır. Darbenin dördüncü adımı da Turgut Özal’ın öldürülmesi ve 33 askerin infazıdır. Karşıtlarını tümden ortadan kaldırma planı vardı. Bu darbenin Doğan Güreş tarafından yapıldığı kendisinin Fikret Bila adlı Gazeteci ’ye verdiği röportajdan anlıyoruz. “Ben darbe yaptım” demişti.
ÖZAL “BU SORUNU KESİN ÇÖZECEĞİM, ÇÖZMEM GEREKİR” DİYORDU
Önder Apo, geliştirilen bu darbeyi şöyle dile getirmişti:
“Özal, Kürt sorununa cesur bir biçimde yaklaştı. ‘Bu sorunu kesin çözeceğim, çözmem gerekir’ diyordu. Oğlu Ahmet Özal, bu konuda kesin bilgiler veriyor. ‘Babam bu işi kesin çözmek istiyordu’ diyor. Bu konuda Talabani’nin de önemli bilgileri var. Talabani ‘biz Eşref Bitlis ile çözüm noktasında aynı fikirdeyiz’ diyordu. Talabani ’93’te bunu bana söylemişti. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 1992’den itibaren Kürtlere ilişkin politikası beklenmiyordu. Önemini biraz geç fark ettik. İlk ciddi çözüm şansının O’nun ölümüyle boşa çıkarılmasını, kendi açımdan hep tarihsel bir kayıp olarak anarım. Cumhuriyetin demokratik çözüm şansı olabilirdi. Fakat bana göre bazı Gladyocu güçler bilinçli olarak bu fırsatı tanımadılar. 1991 Başlarında İngiltere’den dönerken, dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş bana “imha için yeşil ışık yakıldı” demesi bu gerçeği kısmen yansıtır. Özal’ın ölümünden sonra gelişen Güreş-Çiller darbesi ve peş peşe ordu içinde ve dışında sayısız komplonun geliştirilmesi, çözümlenmesi gereken en temel düğümlerden birisidir. Tansu Çiller’in CİA ajanlığının belgelenmiş olması bu düğümü kısmen açıklayıcıdır. Yığınla gerçek Atatürkçü aydın ve Kürt ileri geleninin katli, binlerce faili meçhul cinayet, köy boşaltmaları, Hizbullah’ın hortlatılması, bana cumhuriyet üzerindeki en büyük komplolardan biri gelmektedir. Mustafa Kemal dönemindeki cumhuriyetin 1924-1927 yıllarındaki komplocu isyancı dönemini çağrıştırmaktadır. Bu yıllarda da demokratik Cumhuriyetin temelindeki unsurlar tasfiye edildi. Bu durum halen aydınlatılmış olmaktan uzaktır.”
Ankara’da iş başı yapan yeni savaş ekibinin hazırlıklarını sezen Önder Apo, 8 Haziran 1993 günü ateşkesi bitirdiklerini açıkladı. Halklar Önderi Önder Apo’nun uzattığı her barış eli (daha sonraki ateşkes süreçlerinde de görülecekti) sadece havada kalmayacak, aynı zamanda Türk devleti Kürdistan’da her türlü savaş ve yıkım stratejisini de devreye sokacaktı.
BÖLÜM 3: Kızılca Kıyamet yılı: 1994-1995-1996 ve Önder Apo’ya Suikast
Özgür AVZEM





