KOMÜNAL TOPLUMDA SOSYAL BİLİMİN KÖKENİ VE DİYALEKTİĞİN TOPLUMA ÇEKİLMESİ
Toplumun tarihi, yalnızca ekonomik ilişkilerden, sınıfsal mücadelelerden ya da siyasi iktidar mücadelelerinden ibaret değildir. En derin anlamıyla tarih, insanın kendini, çevresini ve toplumsal yaşamını anlama ve dönüştürme çabasının tarihidir. Bu toplumsal ilişkilerin kendi doğal çelişkileri olsa da kendi mecrasında çözen, geliştiren ilk toplumsal yaşam dinamiğidir. Bu çabanın ilk adımları, komünal toplumda kadın etrafında şekillenen komünal toplumsal yapılarda ortaya çıkmıştır. Önder APO’ya göre, bu dönemde sosyal bilimin, yani toplumsal bilincin ilk tohumları atılmıştır.
Komünal toplum, toplumu nesneleştirmeyen, dışlamayan, aksine yaşamın doğrudan içinde örgütlenen, ahlaki ve politik bir toplumsallık modelidir. Burada bilgi, toplumu dönüştürme, uyumlu kılma ve özgürleştirme aracıdır. Kadın, doğayı, toplumu ve insanı birlikte anlayan, koruyan ve yöneten bilincin merkezindedir. Bu anlamda, komünal toplumda sosyal bilim, doğa ve toplum arasındaki diyalektiğin, yani çelişkilerin ve karşıtlıkların bastırılmadan, bastırıcı otoritelere havale edilmeden, doğrudan toplum içinde çözülmesine hizmet eden bir araç olarak gelişir.
Komünal toplum dönemin de kadın merkezli toplumu, diyalektiği doğanın ve yaşamın bir parçası olarak görür. Eril-dişil, insan-doğa, genç-yaşlı gibi çelişkiler, çatışma ya da bastırılma yoluyla değil, ahlaki düzen, kolektif karar alma ve toplumsal dayanışma yoluyla yönetilir. Bu nedenle, komünal toplumun Neolitik toplum süreci, sadece bir tarihsel aşama değil, özgür toplumsal bilincin ve diyalektiğin en saf yaşandığı, bastırılmadan toplumun özüne çekildiği bir köken modelidir.
Ancak bu tarihsel süreç, dışarıdan bir anda kesintiye uğramaz. Kadının çevresinde şekillenen komünal yapılar, içsel çelişkiler taşısa da, bu çelişkileri bastırmadan çözme eğilimindedir. Ne zamanki erkeksi, zorbalığa dayalı kastik katil yapılar, avcı kültürü ve kesici aletlerle gelişim sağlamış yapı güç kazanmaya başlar, o andan itibaren çelişkilerin toplumun içinden çıkarıldığı, komünal toplum içinde çözülmediği merkeze ve erk odaklarına taşındığı süreç başlar. Bu, diyalektiğin donması, toplumsal yaratıcılığın felce uğratılması anlamına gelir.
Bu nedenle sosyal bilim toplumu, toplum olmaktan çıkaran avcı kültürüyle gelişen ve sonradan tüm devletçi sistemlerde kalıcı bir şekil de varlığını devam ettiren kutsal kast sistemini gündemi ne almadan sağlıklı bir sosyal bilim yapılamaz. Sistemler, devlet biçimleri, sınıflar değişir ama bu kast sistemi değişmez. Ezilene ve hakim anlayışa egemen olan bu kast sistemi toplumun bağrına saplanmış bir hançerdir.
Özellikle Göbekli tepe gibi arkeolojik buluntular, kastik katil yapının, toplumun ahlaki-politik birliğini kırma ve çelişkileri toplumsal zemin yerine kutsal otoritelerin ve erk yapılarının denetimine verme çabasının ilk izlerini taşır. Göbekli tepe, hiyerarşik zihniyetin, bedenleşme süreci avcı ve şamanlardan oluşturulmuş eril bir kurumsallaşmaya doğru giden yapı olarak ele almak gerekir. Bu yapılardan çıkarılacak sonuçlar çok yönlüdür ama eril izlerin, örgütlülüğün kutsanması bir karşı güç olarak örgütlülüğe kavuştuğu, çelişkilerin en yoğun geçtiği bir dönem olarak geliştiği görülmektedir. Sistematik bir biçimde olmazsa da bilginin komünden koparıldığı, toplumun varoluşsal örgütlü yapının yarılmaya başlandığı, toplumu güç yapan dinamiklerin zayıflatıldığı bir tarihsel kırılma yaşanır.
Sümer, bu sürecin sistemleştiği, devlet, ataerkillik ve merkezi ideoloji biçiminde somutlaştığı aşamadır. Devlet, diyalektiğin tamamen bastırıldığı, toplumsal çelişkilerin üst düzeyde donduğu, bireyin ve toplumun özgürlük alanının yok edildiği yapıdır. Bu noktadan itibaren, sosyal bilim, ya bastırılmış, ya da çarpıtılarak tahakkümün hizmetine sokulmuş bir biçimde gelişir.
Toplumsal diyalektiğin, ahlaki ve politik yollarla toplumun içinde çözülmesi, komünal toplumun temelidir. Bu süreç, kadının toplumsal rolü, kolektif karar mekanizmaları ve özgürlükçü değerler etrafında şekillenir. Bu köken model anlaşılmadan, ne tarih ne de sosyal bilimin amacı kavranamaz.
DİYALEKTİĞİN BASTIRILMASI, SÜMER, DEVLET VE SOSYAL BİLİMİN DONMASI
Tarihsel gelişim, sadece doğal bir evrim değildir. Çelişkilerin nasıl yaşandığı ve çözüldüğü, toplumların yönünü belirleyen temel faktördür. Önder Apo’nun çözümlemelerinde Sümer uygarlığı, diyalektiğin bastırıldığı, toplumsal yaratıcılığın felç edildiği ve sosyal bilimin özgür toplumsal bilincin dışına çıkarıldığı kritik kırılma noktasıdır.
Sümer’de devlet, tapınak sistemi, ataerkillik ve merkezi iktidar, komünal toplumun çelişkilerini bastırma amacıyla örgütlenmiştir. Erkek egemen kastik katil yapılar, toplumsal sorunları ve çelişkileri halkın, kadının ve komünün elinden alarak, tapınağa, rahiplere ve iktidar merkezlerine taşır. Bu süreçte toplumsal diyalektiğin çözümü, toplumun dışında, kutsal görünen ama gerçekte tahakküm üreten alanlara hapsedilir.
Sümer’de devlet ve uygarlık, özgürlüğün değil, çelişkilerin donmasının, toplumun ifadesizleştirilmesinin, bilginin kutsallaştırılarak toplumsal denetimin elinden alınmasının simgesidir. Sümer sadece bir tarihsel aşama değil, toplumsal diyalektiğin kesintiye uğratıldığı, sosyal bilimin tahakküm sistemine dönüştüğü bir kırılmadır.
Burada bilgi, artık toplumun sorun çözme ve özgürleşme aracı değil, iktidarın meşruiyet kaynağı, kutsal metinlerin, tapınak mimarisinin, devlet ideolojisinin taşıyıcısıdır. Kadının toplumdaki merkezi konumu tasfiye edilir, yerini ataerkil, merkezi, yukarıdan aşağıya kontrol eden yapılar alır.
Bu süreç, Önder APO’ya göre diyalektiğin felç olduğu, tarihsel donmanın başladığı evredir. Sümer sonrası uygarlık tarihi, büyük oranda bu donmanın, bastırmanın, çelişkilerin dışsallaştırılmasının devamıdır. Burada sosyal bilim, ya iktidarın hizmetinde kutsal bilgiler üreten bir mekanizma haline gelir ya da tümden bastırılır.
Oysa çelişkilerin toplumsal zemin yerine merkeze taşınması, bir çözüm değildir, aksine sorunların birikmesine, krizlerin derinleşmesine ve toplumun köleleşmesine yol açar. Sümer uygarlığı, bu açıdan hem bir modeldir hem de tarihsel bir tuzaktır.
Sümer uygarlığı ile birlikte sosyal bilim, toplumsal bilincin dışına çıkarılmış, çelişkiler donmuş, toplumun öz gücü kırılmıştır. Bu süreç anlaşılmadan, ne günümüz sosyal biliminin durumu ne de tahakkümün ideolojik temelleri kavranabilir.
AHLAKİ FELSEFE VE DİNLERDE DİYALEKTİĞİN YENİDEN TOPLUMA ÇEKİLME MÜCADELESİ
Tarih, sadece tahakkümün, devletin ve bastırmanın değil, aynı zamanda direnişin, yeniden topluma dönüşün ve özgürlüğün tarihidir. Önder Apo’nun ortaya koyduğu tarihsel çözümlemede, Zerdüşt öğretisi başta olmak üzere, çeşitli ahlaki felsefe akımları ve dinî çıkışlar, bastırılan diyalektiği yeniden topluma çekme çabasının ifadesidir.
Sümer sonrası devletçi uygarlık sisteminde çelişkiler donmuş, toplumun iradesi felç edilmiştir. Ancak Zerdüşt öğretisi, bu donmayı kırmak, hakikat, ahlak ve özgürlük temelinde toplumsal bilinci yeniden canlandırmak amacıyla ortaya çıkar. Zerdüşt’ün “iyi düşünce, iyi söz, iyi eylem” ilkesi, sadece bireysel bir ahlak çağrısı değil, toplumsal diyalektiğin, iyilik ve kötülük mücadelesinin topluma geri çekilmesi çabasıdır.
Zerdüşt öğretisi bu yönüyle ilk büyük ahlaki felsefe devrimidir. Burada hakikat, soyut bir ilahi metafizik düzlemde değil, toplumsal yaşamda, insanın eyleminde, özgürlük ve adalet arayışında anlam kazanır. Zerdüşt, devlete, ataerkilliğe ve merkezî ideolojiye karşı bir toplumsal sorgulama başlatır.
Benzer şekilde Sokrates, Buda, Konfüçyüs çizgileri de, diyalektiği iyilik-kötülük ve sorgulama üzerinden ahlaki-politik düzeyinde topluma çekme, bastırılan çelişkileri görünür kılma, ahlak, adalet ve bilgelik yoluyla toplumsal özgürleşmeyi yeniden gündeme taşıma çabalarıdır. Bu düşünce gelenekleri, devletçi sistemin kutsal ve değişmez görünen yapılarına karşı toplumun öz gücünü, ahlaki aklını ve politik bilincini canlandırmayı hedefler.
Ancak bu akımların tamamı, devletçi uygarlık sisteminin gücü karşısında ya bastırılır ya da yozlaştırılarak sisteme entegre edilir. Zerdüştlük ’ün dinî boyutu giderek merkezî otoritenin ideolojisine dönüşür, Sokrates devlet tarafından idam edilir, Buda’nın öğretisi zamanla kast sistemine eklemlenir, Konfüçyüs düşüncesi otoriter sistemin bir parçası haline getirilir.
Ahlaki felsefe, toplumsal direnişlerin çoğu ve dinlerdeki bu çıkışlar, her ne kadar tam anlamıyla başarılı olamasa da, toplumun diyalektiğini bastırmaya karşı verilen tarihsel mücadelelerdir. Toplumsal çelişkilerin bastırılmadan yaşandığı, özgürlük ve hakikatin yeniden inşa edildiği dönemlerin izlerini taşırlar.
Bu mücadele anlaşılmadan, günümüzün sosyal bilim paradigması inşa edilemez. Çünkü gerçek sosyal bilim, çelişkileri bastırmaz, görünür kılar, dönüştürür ve topluma geri çeker.
SEMAVİ DİNLER VE DİYALEKTİĞİN TOPLUMA ÇEKİLME MÜCADELESİ
Toplum tarihi, sadece devletçi uygarlıkların ve tahakküm sistemlerinin tarihi değildir. Aynı zamanda, diyalektiğin bastırılmasına karşı verilen uzun soluklu bir özgürlük ve hakikat mücadelesidir. Önder Apo’nun çözümlemelerinde, semavi dinler bu tarihsel sürecin hem en güçlü özgürlük damarlarını, hem de en karmaşık çelişkilerini barındırır.
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet, görünüşte kutsal metinlere, peygamberlere ve ilahi iradeye dayalı sistemlerdir. Ancak derinlemesine bakıldığında, bu gelenekler diyalektiğin, yani toplumsal çelişkilerin, hakikat arayışının ve ahlaki-politik bilincin topluma geri çekilme çabalarının ifadesidir.
Yahudilik, kölelikten özgürlüğe, sürgünden kolektif kimlik inşasına uzanan bir arayışı temsil eder. Musa’nın Firavun’a karşı çıkışı, diyalektiğin bastırılmasına karşı verilen bir özgürlük mücadelesidir. Ancak süreç içinde Yahudi toplumu da devletleşme ve kutsal yasa adına tahakküm üretme sarmalına girer.
Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nun tahakkümüne karşı ahlaki bir başkaldırı olarak ortaya çıkar. İlk Hristiyan toplulukları, paylaşımcı, eşitlikçi ve ahlaki bir toplumsallık arayışı içindedir. Fakat zamanla Kiliseleşme, diyalektiğin dondurulması ve dini otoritenin devletle bütünleşmesi sürecini başlatır.
İslamiyet, Önder Apo’nun analizine göre, özellikle başlangıç aşamasında Medine toplumu modeliyle, diyalektiğin topluma çekilmesinde en radikal çıkışlardan birini temsil eder. Tevhit ilkesi, parçalanmış toplumun, sınıflaşmanın, kabileciliğin ve kadın düşmanlığının aşılması için ortaya konur.
Semavi dinler, ilk ortaya çıktıklarında, Toplumsal çelişkileri görünür kılar, Ahlaki düzen, hakikat arayışı ve adalet temelinde dönüşümü hedefler, Egemen sınıflara, tahakküme ve kutsal devlet ideolojisine karşı alternatif bir toplumsal bilinç üretir.
Ancak tüm semavi dinler süreç içinde devletçi uygarlıkla bütünleşir, tahakkümün, ataerkilliğin ve merkezî ideolojinin aracı haline gelir. Diyalektiğin topluma geri çekilme hamlesi, yarım kalır, çelişkiler bastırılır, toplumsal özgürlük fikri yozlaştırılır.
Semavi dinler, tarihsel olarak çelişkili bir alanı temsil eder. Bir yandan bastırılmış toplumsal diyalektiğin açığa çıkarıldığı ahlaki-politik arayışları, diğer yandan devletleşme ve kutsallaştırılmış tahakküm biçimlerini birlikte taşır.
HZ.MUHAMMED, TEVHİD VE DİYALEKTİĞİN TOPLUMA ÇEKİLMESİNDE İSLAMİYETİN ÖZGÜN YERİ
Önder Apo’nun sosyal bilim paradigmasında İslamiyet ve özellikle Hz. Muhammed’in rolü, klasik tarih anlayışlarından ve yüzeysel din yorumlarından köklü biçimde ayrışır. İslamiyet, sadece bir inanç sistemi değil, diyalektiğin, yani toplumsal çelişkilerin, parçalanmışlığın ve tahakkümün aşılması için ortaya konmuş radikal bir toplumsal devrim girişimidir.
Hz. Muhammed’in çıkışı, Arabistan yarımadasında kabileciliğin, sınıflaşmanın, kadın düşmanlığının ve kutsal tahakküm ideolojilerinin yarattığı derin parçalanmışlığa karşı bir birlik ve özgürlük mücadelesidir. Önder APO’ya göre, Tevhit ilkesi, bu parçalanmış toplumu yeniden ahlaki-politik bir bütünlük içinde inşa etme çabasının adıdır.
Tevhid’in anlamı.
Hakikatin, adaletin ve toplumsal özgürlüğün birliğidir,
Kadın-erkek eşitliğini, toplumsal çelişkilerin görünür kılınmasını ve çözümünü esas alır,
Sınıfsal, etnik, kabile, aşiretler ve cinsiyet temelli parçalanmayı aşmayı hedefler,
Ahlaki-politik toplumun güçlendirilmesiyle tahakkümün kırılmasını amaçlar.
Hz. Muhammed’in misyonunu Hegel’i “Tinin Fenomenolojisi” yöntemini kullanarak kendi döneminde tarihsel hamle olarak geliştirir. Hegel ’de Tin, tarih boyunca kendini bilme süreci içinde ilerler ve devlet formunda tamamlanır. Ancak Önder APO’ya göre, gerçek diyalektik, devlet formunda değil, toplumun ahlaki-politik örgütlenmesinde, Medine toplumu modelinde ve özgür toplumsal bilincin gelişmesinde gerçekleşir.
Hz. Muhammed’in Medine toplumu,
Kabileciliğe karşı ortak yaşam,
Sınıflaşmaya, kabileciliğe ve tahakküme karşı paylaşım ve adalet,
Ataerkilliğe karşı kadın haklarının güçlendirilmesi,
Tahakküme karşı ahlaki ve politik bilincin örgütlenmesi zeminidir. Ancak tarihsel süreçte İslamiyet de diğer semavi dinlerde olduğu gibi, devletçi uygarlığın içine çekilmiş, tahakküm sistemine eklemlenmiş, diyalektiğin donması yeniden üretilmiştir.
Sosyal bilimler açısında İslam’ın bu iki yüzünü açıkça ortaya koymak gerekir. Bir yüzü, hakikat, özgürlük ve toplumsal diyalektiğin açığa çıkarılmasıdır, Diğer yüzü ise, tahakkümün, devletleşmenin ve kutsal dogmaların sistemleşmesidir.
Sonuç olarak, Hz. Muhammed’in çıkışı, bastırılmış toplumsal çelişkilerin görünür kılındığı ve çözümün ahlaki-politik toplum temelinde arandığı tarihsel bir özgürlük hamlesidir. Bu yönüyle İslamiyet, sosyal bilim açısından diyalektiğin topluma geri çekilme mücadelesinde özgün ve kritik bir yere sahiptir.
POZİTİVİST SOSYAL BİLİMİN ÇELİŞKİLERİ BASTIRMA VE TAHAKKÜMÜ MEŞRULAŞTIRMA İŞLEVİ
Modern sosyal bilim tarihi, görünüşte ilerleme ve bilimsel nesnellik iddialarıyla şekillense de, özünde toplumsal çelişkilerin bastırıldığı, diyalektiğin toplumsal zeminden koparıldığı bir süreçtir. Özellikle Avrupa merkezli pozitivist sosyal bilim anlayışı, toplumu nesneleştiren, çelişkileri sistem dışı sapmalar olarak gören ve tahakkümü bilim kılıfı altında meşrulaştıran bir ideolojik araçtır.
Pozitivist yaklaşımın öncüsü Auguste Comte, toplumu doğa yasalarına benzeterek, ölçülebilir, öngörülebilir ve denetlenebilir bir yapı olarak tanımlar. Toplumsal olayları fiziksel doğanın bir uzantısı gibi ele alan bu anlayış, çelişkilere değil, düzene, dengeye ve sistemin devamlılığına odaklanır. Böylece toplumsal çelişkiler, yaratıcı, dönüştürücü güçler olarak değil, sistemin işleyişini bozan sapkınlıklar olarak görülür.
Durkheim, Parsons gibi teorisyenler, bu anlayışı derinleştirerek toplumun işlevsel bütünlüğünü önceler. Ahlak, uyum ve denge kavramları, görünüşte toplumsal birlikteliği hedefler, ancak pratikte çelişkilerin görünmez kılındığı, tahakküm ve hiyerarşinin doğallaştırıldığı bir düzen inşa edilir.
Pozitivizm, Batı modernitesinin, kapitalist sistemin ve ulus-devlet yapısının ideolojik zeminidir. Bilimi, toplumu dönüştürme, özgürleştirme aracı olmaktan çıkarır, sistemin devamlılığını sağlayan, çelişkileri bastıran bir tahakküm aracına dönüştürür.
Pozitivist yaklaşım, aynı zamanda Avrupa merkezci bir uygarlık anlayışını kutsar. Toplumlar, Batı’nın belirlediği gelişmişlik ölçeğine göre sınıflandırılır, modern bilim, Batı uygarlığının ilerlemesini meşrulaştıran bir ideolojik aygıt haline gelir. Bu süreçte diyalektiğin topluma çekilmesi değil, bilginin merkezileştirilmesi, çelişkilerin bastırılması ve tahakkümün rasyonalizme edilmesi söz konusudur.
Böylece, pozitivist sosyal bilim, görünüşte dini dogmalara karşı çıksa da, özünde tahakkümün ve mevcut düzenin kutsanmasını sürdürür. Bilim, toplumsal özgürleşmenin değil, hiyerarşinin, devletin ve ataerkil sistemin meşruiyet zemini haline gelir.
Önder Apo’nun ortaya koyduğu gibi, gerçek sosyal bilim, pozitivizmin bu bastırıcı, Nesnelleştirici anlayışının aşılmasıyla mümkün olacaktır.
MARKSİZM, ÇELİŞKİLERİN DARALTILMASI VE SOSYAL BİLİMİN SINIRLILIĞI
Tarihsel materyalizm ve Marksist sosyal bilim, klasik pozitivist anlayışa kıyasla çelişkilerin varlığını kısmen görünür kılar. Marksizm çelişkileri büyük oranda sınıf eksenine hapseder, toplumsal diyalektiği tam anlamıyla topluma geri çekmeyi başaramaz.
Karl Marxs tarihsel gelişimi sınıf mücadeleleri üzerinden açıklar. Emek-sermaye çelişkisi, kapitalist sistemin temel motor gücüdür. Bu yaklaşım, görünüşte sistem içi çelişkileri deşifre eder, ancak devlet, ataerkillik, kadın özgürlüğü, ahlaki-politik yapı gibi alanlarda ciddi bir kör nokta taşır.
Marksist teori, devleti tarihsel bir zorunluluk olarak kabul eder. Sınıfların ortadan kalkacağı bir geleceği öngörse de, devletin geçici olarak ele geçirilmesini ve dönüştürülmesini savunur. Bu bakış açısı, Önder APO’ya göre, toplumsal diyalektiğin gerçek anlamda çözümünü engeller. Çünkü devlet, diyalektiğin bastırıldığı, çelişkilerin dondurulduğu, toplumun ifadesizleştirildiği bir yapıdır. Onun ele geçirilmesi, çelişkilerin çözülmesi değil, bastırılmasının farklı bir biçimi olarak kalır.
Kadın özgürlüğü, Marksizm’in ciddi bir eksik alanıdır. Çelişkilerin sadece sınıf temelinde görülmesi, toplumsal yapının en derin çelişkilerinden biri olan kadın-erkek karşıtlığını görünmez kılar. Ataerkillik, devletin ve sınıf sisteminin tarihsel öncesine uzanan kökleriyle birlikte ele alınmadığında, toplumsal diyalektiğin tam anlamıyla anlaşılması mümkün değildir. dolayısıyla Marksizm’e göre tarih sınıf savaşını tarihidir ve tüm sosyal bilimler bu gerçeklik ışığında hareket etmiştir. Oysa sınıflar, Sümer uygarlığının bir ürünüdür ve yukarıdan aşağıya dayatılan sistem içi karşıtlık pozisyonudur. Esas çelişki komünal toplum ile devletçi sistemin ön aşamaları olan kastik katil arasında gelişir. Bu tarihsel süreç te beş binyıllık bir süreç değil M.Ö. 30 binlerden başlar.
Önder Apo, Marksizm’in bu sınırlılığını açığa çıkarırken, sosyal bilimin daha bütünlüklü, çelişkileri her boyutuyla kavrayan ve toplumun içine çeken bir çerçevede yeniden inşa edilmesi gerektiğini vurgular. Sınıf çelişkileri önemli bir boyut olmakla birlikte, toplumun ahlaki-politik yapısı, kadın özgürlüğü, devletin tarihsel kökeni gibi alanlar da diyalektiğin merkezindedir.
Böylece, Marksist sosyal bilim, kısmi bir çaba olmakla birlikte, çelişkilerin topluma tam anlamıyla geri çekildiği, diyalektiğin özgürleştiği bir paradigmayı üretememiştir.
HEGEL DİYALEKTİĞİ, DEVLET VE TOPLUMSAL ÇELİŞKİLERİN FELÇ EDİLMESİ
Diyalektik düşünceyi sistematik hale getiren en önemli figürlerden biri Hegel’dir. Ancak Önder Apo’nun çözümlemelerine göre, Hegel diyalektiği toplumun gerçek özgürleşmesinden çok, devletin ve otoritenin kutsanmasını besleyen bir felsefi zemine dönüşür.
Hegel, çelişkinin doğanın, toplumun ve bilincin ilerleyici deviniminin motor gücü olduğunu kabul eder. Doğada, toplumda ve insan düşüncesinde tez–antitez–sentez süreçleriyle ilerleyen bir diyalektik model önerir. Görünüşte, bu model toplumsal çelişkilerin kabulünü ve çözümünü ifade eder.
Fakat Önder Apo’nun vurguladığı gibi, Hegel ‘in sisteminde diyalektiğin son halkası, devlettir. Hegel ’de devlet, aklın ve özgürlüğün en yüksek tezahürü olarak yüceltilir. Bu anlayış, tarihte çelişkilerin bastırılmasının, diyalektiğin donmasının ve toplumun iradesinin felç edilmesinin felsefi gerekçesidir.
Hegel ‘in felsefesinde, aile, sivil toplum ve devlet arasında bir hiyerarşi vardır. Aile en alt düzeyde doğal birlik olarak görülür, sivil toplum ekonomik ilişkilerin ve bireysel özgürlüğün alanıdır, devlet ise evrensel aklın, mutlak bilincin zirvesidir. Bu yapı, toplumsal çelişkilerin gerçek anlamda toplumun öz gücüyle çözülmesini engeller.
Önder Apo, Hegel’ in sisteminin tarihsel sonuçlarına dikkat çeker, Hegel diyalektiği, görünüşte çelişkilere alan açar, fakat sürecin sonunda bu çelişkiler devlette, merkezî otoritede eritilir. Toplumsal özgürlük ve ahlaki-politik yapı görünüşte var olur, gerçekte ise bastırılır ve kutsallaştırılmış iktidarın içinde erir.
Bu bağlamda, Hegelci diyalektiğin pratik sonucu, modern ulus-devlet sisteminin, bürokrasinin ve merkeziyetçiliğin meşrulaştırılmasıdır. Çelişkiler, toplumun içinde değil, yukarıdan çözülen, bastırılan, merkezde toplanan unsurlar haline gelir.
Önder Apo, bu yaklaşımın eleştirisini yaparken, diyalektiğin gerçek anlamda topluma çekilmesi gerektiğini vurgular. Ahlaki-politik toplumun, kadının özgürleşmesinin, demokratik örgütlenmenin önceliği, Hegel diyalektiğinin devlet merkezli çözümünü geçersiz kılar.
Sonuç olarak, Hegel, diyalektiği felsefi olarak geliştirirken, toplumsal gerçeklikte çelişkilerin bastırılmasını, devletin kutsanmasını ve tahakkümün meşrulaşmasını besleyen bir anlayışı sistemleştirir.
Hakkı TEKİN





