KÜRT AKLI
Tarihsel toplumu kavrayış biçimimiz, hangi akıl türüyle yaklaştığımıza bağlı olarak radikal biçimde değişir. Eğer tarihe yalnızca sınıf formasyonu üzerinden bakarsak, Kürtler görünmez olur, çünkü klasik sınıfsal ayrışma çoğu zaman Kürt toplumu gibi komünal yaşam formlarında derinleşmemiştir ve sınıfsal bakış tarihsel sosyolojinin başlangıç kısmını ‘ilkel’ olarak görmüştür. Pozitivist tarih anlayışı, doğrudan gözlemlenebilir, merkezi ve yazılı kayıtları esas aldığında, komün, aşiret, kabile, konfederasyon gibi örgütlenme biçimlerini marjinalleştirerek medeniyet dışı görür. Bu durumda Kürtler yine görünmez kalır. Bu yaklaşım aslında Pierre clastres’in devlete karşı toplum tezine işaret ettiği gibi devletli uygarlığın kendi meşrutiyetini kurmak için devlet dışı toplumları eksik-ilkel olarak kodlamasının tipik bir örneğidir. Benzer şekilde marcel maussun armağan teorisi ve karl polanyinin gömülü ekonomi kavrayışı, komünal ilişkilerin arkaik kalıntıları değil, toplumsal bütünlüğün kurucu ilkeleri olduğunu gösterir.
Endüstriyalist bir tarih kurgusu için doğa, köy, komün, geri kalmışlık ve gelişmemişlikle eşanlamlıdır, dolayısıyla Kürt toplumu tarihsel ilerlemenin dışında konumlandırılır. Ulus-devlet merkezli bakış açısı ise devleti olmayan halkları “tarih öncesi” bir kategoride değerlendirir. Bu çerçevede Kürtler, devletleşmemiş bir halk oldukları için modern tarihin öznesi olarak kabul edilmezler. Teolojik okumalar bile çoğu zaman insanı yalnızca Tanrı–devlet düzleminde anlamlandırdığı için, bireyin, komünün ve toplulukların özgün tarihsel-inançsal yaratımlarını görmezden gelir.
Tüm bu akıl türleri, Kürtlerin tarihsel varoluşunu sistemli biçimde perdeleyen, onu bastıran ve görünmezleştiren ideolojik araçlardır. Bu nedenle Kürt tarihini anlamanın ilk şartı, tarihsel sosyolojinin merkezine komünal toplumu yerleştirmektir. Komün, yalnızca üretim ve paylaşımın değil, etik, bilgi, varoluşsal, örgütlülük ve anlamın da mekânıdır. Bu yaklaşım benimsendiğinde, Kürt toplumu tarihin her evresinde yalnızca “var” olmakla kalmaz, aynı zamanda dönüştürücü, direnişçi ve inşa edici bir özne olarak da ortaya çıkar.
Dolayısıyla Kürt aklını yalnızca güncel bir bilinç uyanışı olarak değil, tarihsel sosyolojik bir süreklilik olarak görmek gerekir. Kürt aklına kaynaklık eden bu tarihsel sosyoloji formları, özellikle batı sosyal bilimlerin ilkel ya da ön tarih olarak sınıflandırdığı yapılarla karıştırılmamalıdır. Tam tersine, bu yapılar birer arkaik kalıntı değil, kapitalist modernitenin çözmeyi ve disipline etmeyi başaramadığı, etik-politik yaşamın tarihsel-toplum taşıyıcılarıdır. Klan, kabile, aşiret biçimleri, birer idari organizasyon olmaktan ziyade birer anlam rejimidir. Yani topluluğun dünyayı algılama, anlamlandırma ve örgütlenme biçimidir. İşte bu nedenle Kürt aklı, devletsizliğini bir eksiklik değil, bir alternatif olarak yeniden kurabilir.
AKIL TÜRLERİ VE EGEMEN AKLIN İNŞAASI
İnsanlık tarihine yön veren düşünsel hatlar yalnızca bilgi üretimiyle değil, aynı zamanda bu bilginin hangi ideolojik zeminde, hangi amaçla ve kim için üretildiğiyle belirlenir. Bu bağlamda “akıl türleri” üzerine düşünmek, yalnızca epistemolojik bir tartışma değil, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve etik bir sorgulamadır. Özellikle modern çağın belirleyici akıl biçimleri —Alman, Fransız ve İngiliz akılları— bir yandan bilimsel devrimlere öncülük etmiş, öte yandan bu devrimlerin sömürgecilik, devletçilik, bilimcilik, cinsiyetçilik ve milliyetçilikle bütünleşmesine zemin hazırlamıştır.
Hegel’in “Dünya Tini” kavramsallaştırması, tarihin sonlu bir ereğe doğru ilerlediği fikrini içerir. Bu ilerleme, diyalektiğin özüne dayansa da, Hegel’in sistemi sonunda devletin aklın en yüksek kurumsallaşması olarak yüceltilmesiyle sonuçlanır. Bu noktada akıl, bireyden, komünden ve halktan kopar, mutlak aklın vücut bulduğu merkezi devlete yönelir. Alman felsefesi böylece, komünal olanı aşılması gereken bir “doğal durum” olarak görürken, disiplinli, hiyerarşik ve militarize bir aklı kutsar.
Heidegger, varlığın unutuluşunu sorgularken bile, dilin ve düşüncenin ulusal bir özle bütünleşmesi gerektiğini savunur. Nazizm’le kurduğu entelektüel flört, aklın nasıl ideolojik aygıtlara dönüşebileceğinin en somut örneğidir. Bu akıl, metafiziğin derinliğine rağmen, halkı değil ulusu, etiği değil düzeni, anlamı değil otoriteyi tercih eder.
Descartes’in “Cogito”suyla başlayan Fransız aklı, özneyi merkeze alırken, özneyi toplumsal bağlamından kopartır. Comte’un pozitivizmi ise bilgiyi yalnızca gözleme indirger, duygusal, sezgisel, etik bilgi kaynaklarını dışlar. Bu akıl, sekülerizmi bir ilerleme biçimi olarak sunarken, dini, gelenekseli ve yereli irrasyonel ilan eder. Fransız aklı için ilerleme, merkezin çevreyi dönüştürmesi, aklın kendi dışında kalan tüm tarihsel biçimleri bastırmasıdır.
Bu bağlamda Aydınlanma, sadece bir özgürleşme hareketi değil, aynı zamanda bir aklın kolonizasyonudur. Fransız devrimi bireyi ulus-devletin evrensel vatandaşına indirgerken, çoklukları, cemaatleri ve komünleri yok saymıştır. Bu nedenle Fransız aklı, görünürde laik ve özgürlükçü olsa da, tekilcilik ve merkezcilik üzerinden devleti mutlaklaştırır.
İngiliz aklı, Locke’un mülkiyet teorisiyle, Adam Smith’in piyasa düzeniyle ve Hobbes’un Leviathan devletiyle şekillenir. Burada akıl, doğrudan çıkar, fayda ve güvenlik nosyonlarıyla birleşmiştir. Bu pragmatik akıl, bireyselliği kutsar, toplulukları ise arkaik formlar olarak görür. Liberalizmin öznesi olan birey, komünal hafızayı değil, mülkiyet hakkını taşır.
Bu akıl türü, modern sömürgeciliğin en işlevsel taşıyıcısı olmuştur. Çünkü kendisini evrensel ilan ederken, diğer akıl biçimlerini irrasyonel, geri, duygusal ya da ilkel olarak kodlar. Kadını zayıf duygusallıkla, halkı ham kalabalıkla, doğayı ise denetim altına alınması gereken kaynakla özdeşleştirir. Böylece İngiliz aklı, hem kapitalizmi hem de patriarkayı içselleştirir.
Bu üç modern akıl türü ortak bir çizgide birleşir, hepsi devlet aklına, bilimsel rasyonalizme, patriarkal sistematiğe ve milliyetçi formasyona dayanır. Akıl, ilişkiselikten, anlamsalıktan, duygudan, etikten ve doğadan koparılır, teknikleşir, araçsallaşır, merkezileşir. Kadın aklı, komünal sezgi, etik ilişkiler ve topluluk hafızası bu yeni çağda bastırılır.
Bu çözümleme, jurgen habermasın iletişimsel akıl kavramıyla karşılaştırıldığında daha da görünür hale gelir. Habermas, modern aklın araçsallaşmasını eleştirerek toplumsal aklın ancak iletişimsel, yani karşılıklı anlaşmaya dayalı süreçlerde özgürleşebileceğini belirtir. Benzer şekilde müchel Foucault’un iktidar-bilgi, analizi, modern akıl türlerinin nasıl bilgi üretimi üzerinden toplumu disipline ettiğini ortaya koyar. Dolayısıyla Kürt aklı, yalnızca bir halkın tarihsel bilinci değil, aynı zamanda bu araçsallaştırılmış ve devletçi bilgi rejimlerine karşı alternatif bir epistemolojik hattır.
İşte bu nedenle Kürt aklı, yalnızca bir halkın düşünme biçimi değil, tüm bu bastırılmışlık biçimlerine karşı bir epistemolojik, varoluşsal, etik ve politik direniş biçimidir. Kürt aklının tanımlanabilmesi için önce bu akıl türlerinin, bilinmesi, anlaşılması ve teşhir edilmesi gerekir.
KASTİK KATİLİN DOĞUĞUŞU VE GÖBEKLİTEPE, ŞİDDETİN KURUMSALLAŞMASI
Tarih öncesi insanın yaşamı, uzun süre doğayla iç içe ve komünal ilişkilere dayalı olarak sürdü. Ancak bu komünal sürekliliğin ortasında, tarihsel bir kırılma yaşandı, şiddetin araçsal hale gelmesi ve bu araçsallığın giderek kurumsallaşması. Bu kırılmayı mümkün kılan başlıca etmen, kastik katil dediğimiz zihinsel ve örgütsel tipin doğuşudur.
Kastik katilin ilk prototipi, hayvan avlama süreçlerinde ortaya çıkar. Av, yalnızca hayatta kalma pratiği değil, aynı zamanda bir şiddet eğitimidir. Bu süreçte edinilen kesici alet kullanımı —bıçak, ok, mızrak— hem insanın doğaya karşı gücünü simgeler hem de içselleştirilmiş bir şiddet kültürünün doğmasına yol açar.
Avcılar, topluluğun yaşamını sürdürebilmesi için bir işlev üstlense de, zamanla bu işlev, bir ayrıcalık, ardından bir örgütlü güç biçimini alır. Avlanma pratiği, şiddet yoluyla denetim kurmayı öğrenen ilk kastın oluşmasına zemin hazırlar. Bu kast, şiddetin öğrenilebilirliğini ve tekrar yoluyla denetlenebilirliğini keşfeder. Artık avlanma, sadece doğaya değil, komünal halka karşı da uygulanabilir bir beceri halini alır.
Göbeklitepe, yalnızca bir inanç merkezi değil, aynı zamanda tarih öncesi kastik iktidarın ilk mimari izdüşümüdür. Devasa taşlar, hayvan figürleri, çevrilmiş alanlar, topluluğun çevresel-doğal döngüsünden koparılmış bir yeni kutsallık üretimine işaret eder. Bu kutsallık, artık doğayla bütünleşik değil, hiyerarşik olarak inşa edilmiş ve şiddetle korunması gereken bir sistemdir.
Burada dikkat çekilmesi gereken, Göbeklitepe’nin politik anlamıdır. Bu yapı, artık komünal yaşamın temsilcisi değil, onu bastıran, simgesel olarak düzenleyen, aşağıdan yukarıya bir örgütlenme değil, yukarıdan aşağıya kurulan bir iktidar ilişkisinin ilk örgütlenme hamlesidir. Bu, kastik katilin yalnızca bireysel bir figür değil, toplumsal bir form olarak örgütlendiği ilk alandır.
Pierre Clastres’in devletsiz toplumların devlete karşı geliştirdiği direnç biçimlerine dair çözümlemesiyle birlikte düşünüldüğünde daha çarpıcı hale gelir. Clastres, şiddetin kurumlaşmasının toplulukların içsel mantığını bozduğunu, devletsiz toplumların ise tam tersine şiddeti ve merkezi iktidarı sınırlandıran yapılar geliştirdiğini vurgular. Göbeklitepenin sembolik düzeni, tam da bu sınırlandırma mekanizmalarının kırıldığı, şiddetin kutsallaştırıldığı ve iktidarın ilk kez mimari düzeyde temsil edildiği bir dönüm noktasına işaret eder.
Göbekli tepe, komünal ölçülerin hala yaşadığı ama eril sembollerin giderek merkezileştiştiği bir kırılma alanıdır. Bu geçiş evresinde semboller, yapılar ve toplumsal ritüeller giderek erkek egemenliğini temsil etmeye başlar. Tanrılar eril olur, kutsallar eril olur, yöneticiler erkekleşir. Bu süreç yalnızca bir cinsiyet dönüşümü değil, zihinsel bir kopuşun ve bastırmanın ilk kurumlaşma aşamasıdır. Komün artık içerden parçalanmak istenmekte, eril zihniyet kutsallaştırılmış sembollerle kolektif hafızaya nüfus etmektedir.
Ancak bu kastik katil biçimi tek yönlü ilerlemedi. Göbeklitepe süreciyle eş zamanlı olarak, Mezopotamya ve çevresinde yer alan birçok komünal topluluk, bu yeni şiddet formuna karşı kabile ve aşiret örgütlenmeleri temelinde politik direnç geliştirdi. Ortaya çıkan eril örgütlenme sistemine karşı, bunun karşılığında gelişen politik sistem kabile ve aşiret örgütlenmesi olmuştur. Bu örgütlenmeler yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda ahlaki ve politik bir birliktelik biçimi taşıyordu. Şiddetin dışlayıcı mantığına karşı ilişkisellik, paylaşım, topluluk aklı ve ahlaki ekonomi savunuldu.
Kürt halkı ve onun ataları, bu kabilevi ve konfederal direniş biçimlerinde öncü bir rol üstlenmiştir. Özellikle Zagros-Toros hattındaki direniş kültürü, şiddetin merkezileşmesine karşı komünal örgütlenmeler yoluyla yanıt vermiştir. Bu politik form, devlet öncesi en gelişmiş siyasal örgütlenme modeli olduğu kadar, toplumun kendi içsel ve çevre hareketlenmesi sonucunda oluşan toplumsal tanımlamarada kaynaklık etmiştir. Komünal toplum süreçlerinde isimlendirilen klan, kabile ve aşiret gibi formlar Kürtlerin öncülük ettiği görülür.
Bu süreçte komünal akıl —ilişkiye dayalı bilgi, etik davranış normları, duygusal–analitik denge— giderek bastırılmaya başlanır. Kastik akıl, sadece fiziksel değil, epistemolojik ve etik bir daralmayı da beraberinde getirir. Artık doğru bilgi, ilişki ve anlamdan değil, güçten ve zorlamadan türetilir. Bu, Kürt aklının erken bastırılma evrelerinden biridir.
Toplumsal yarılma, tam da bu noktada başlar, Duygusal akıl, etik ve ortaklaşmacı bir yaşamı savunurken, analitik akıl, araçsal bir rasyonaliteyle güç merkezli bir yapıya evrilir. İşte bu içsel yarılma, ileride daha belirgin sınıfsal, cinsiyete dayalı ve kurumsal ayrımlara dönüşecektir. Ama ilk izleri, Göbeklitepe ve benzeri merkezlerde net biçimde gözlemlenebilir.
(BÖLÜM 2: Komünal Akıl ve Kürt Aklının İç Mantığı)
Hakkı TEKİN





