Ortadoğu, bugün yalnızca devletler arası çıkar çatışmalarının değil, küresel hegemonik stratejilerin en yoğun biçimde çarpıştığı alan haline gelmiştir. Özellikle Suriye, bu savaşın merkez üssüdür. Çünkü Suriye’de hangi güç dengesi şekillenecekse, Ortadoğu’nun bütünü de o doğrultuda yeniden biçimlenecektir. Esad sonrası dönemde tablo hâlâ kesinleşmiş değildir, ABD, İsrail, İngiltere, Türkiye, Rusya, İran ve Avrupa devletleri arasındaki sert rekabet sürmektedir. Henüz kazanan belli değildir, fakat sahadaki hamleler yeni düzenin kalıcı parametrelerini belirlemektedir. Bu nedenle Suriye, yalnızca bölgesel değil, küresel bir hegemonya savaşının düğüm noktasıdır.
ORTADOĞU’NUN GELECEĞİ SURİYE’DE BELİRLENİYOR
Bu hegomonik oyunun özü, artık sınır ve devlet merkezli değil, işlev, rol ve sadakat temelli bir düzen kurmaktır. ABD–İsrail–İngiltere ekseni, güçlü merkezi devletleri içten zayıflatmayı, halkları ise özne olmaktan çıkarıp aparata dönüştürmeyi hedeflemektedir. “Yönetilebilir kaos” olarak tanımlanan bu strateji, halkların kendi kaderini tayin etme potansiyelini bastırmayı esas alır. Çünkü ulus-devletlerin gücü sınırlansa bile, eğer halklar öz iradeleriyle sahneye çıkarsa bu düzen çöker. Dolayısıyla hegomonik güçler, devletleri işlevsizleştirmekle yetinmez, halkları da parçalayarak, denetlenebilir araçlara dönüştürmek ister. Bu çerçevede Kürt halkına biçilen rol, devlet kurmadan, özneleşmeden, yalnızca başka güçlerin jeopolitik aparatı olarak kullanılmaktır.
Altı çizilmesi gereken bir konuyu ele almakta fayda vardır. Ortadoğu’nun günümüzdeki özellikle çıkmazlarından İngiliz aklının belirleyici rolünü görmek gerekir. İngilizler, tarihsel olarak Kürtlere ve bölgenin iradeli halklarına karşı özel bir öfke ve hesaplaşma taşımaktadır. Bunun kökleri haçlı Seferleri’ne kadar uzanır. İngiltere tarihinde ilk kez bu dönemde Salahattin Eyyubi direnişine karşı büyük bir yenilgi yaşamış, asil şövalyeler ve soylular başta olmak üzere, aristokrasinin hafızasında derin bir yara açılmıştır. Bu tarihsel travma, İngiliz soyluluğunun ilk kuşaklarından derin izler bırakmış, sonraki kuşaklara ise kolektif bir intikam mirası bırakmıştır.
İngiliz pragmatizmi, bu intikamcı eğilimi örtük ve sinsi politikalarla günümüze taşımaktadır. Ortadoğu’da kurulan her yeni düzen, Kürtlerin özgür iradesini ve Arap halklarının direncini tasfiye etme hesaplarıyla iç içe yürütülmektedir. Bu nedenle, bugünün Ortadoğu politikalarında İngiliz aklının hem yönlendirici hem de krizleri derinleştirici etkisini görmek bu tarihsel hesaplaşmanın sürekliliğini kavramak büyük önem taşımaktadır. Bugün bile İngiliz pragmatizminin Kürtlerin özgürleşme hamlesini sürekli zayıflatma ve tasfiye etme yönünde konumlanması, bu tarihsel zincirin devamı olarak okumak gerekir.
COLANİ BİR APARATTIR
İsrail strateji ise bu dönemde öne çıkan Ortadoğu hegomonik güçlerden birisidir. Esad sonrası dört temel kazanım elde etmiştir, İran–Hizbullah hattını kesmiş, kuzeyde Kürtleri baskı aracı olarak öne çıkarmış, Colanî’yi Şam’da taktik piyon haline getirmiş, güneyde ise güvenlik kuşağı kurmuştur. ABD ise sahadaki en düşük maliyetli kazanan olmuştur, Colani üzerinden Şam’daki denklemi yönetmekte, Rusya’yı ise büyük ölçüde dışlamaktadır. Buna karşılık Rusya nüfuz kaybetmiş, Türkiye ise en büyük stratejik kaybedene dönüşmüştür. On yılı aşkın yatırımına rağmen Ankara’nın karşısına çıkan tablo, kuzeyde özerk yönetimi, Şam’da Colanî’nin Batı’ya yakınlaşması ve güneyde İsrail’in tampon bölgesidir. Türkiye “hayali zafer” beklerken “gerçek tehditle yüzleşmektedir.
Colani ve HTŞ’nin rolü bu tabloda kilit önemdedir. Colani bir projedir ama vazgeçilmez değildir. Sekiz ay önceki Colani ile bugünkü arasında ciddi bir mesafe oluştu, cihadistleri entegre etme ve göçün geri dönüşünü yönetme hedefinde kısmi sonuçlar alınsa da, projenin dönemselliği ve işlevinin değiştirilebilirliği artık daha görünür hale geldi. Bu yapı, sahada başarı sınırına dayandığında taşeronluğun başka sahalara kaydırılması, hatta cihadist ağların İran’ı çevreleme, Çin hattına sızma ya da Irak’ın Sünni ekseninde araçsallaştırılması gibi yeni rotalara açılması ihtimallerini de içinde taşıyor. Benzer bir eğilim, gerekirse Türkiye’yi “hizaya getirme” amaçlı kaldıraç olarak da denenebilir, ancak Ankara şu aşamada askeri ve siyasi tedbirlerle bu ihtimalleri boşa çıkarmaya odaklanıyor. Kısacası Colanî, kalıcı bir ortak değil, dönemselliği yüksek, işlevi değiştirilebilir bir aparat olarak konumlandırılıyor.
TÜRKİYE’NİN KONUMU ÇELİŞKİLERLE DOLUDUR
Türkiye’nin konumu çelişkilerle doludur. Bir yandan yayılmacı heveslerle hareket etmekte, diğer yandan inkarcı statükonun bekçiliğini yapmaktadır. NATO üyesi olması ve ABD ile ittifakı, Ankara’nın bağımsız hareketini sınırlamakta, Kürt kazanımlarını engellemek için cihadist yapılarla ittifak kurması ise kendi stratejik gücünü tüketmektedir. İmralı müzakereleri de bu çerçevede çözüm değil, taktiksel oyalama niteliği taşımaktadır. Ankara’nın bu ikircikli politikası, Türkiye’yi Suriye’deki en kırılgan aktör haline getirmiştir.
Ankara’nın ısrarla Özerk Yönetim ve QSD’yi tasfiye etmek istemesinin temelinde PKK dosyası ya da salt sınır güvenliği değil, bu yapının Suriye toplumuna hitap eden gerçek bir alternatif haline gelmesi yatıyor. Özerk Yönetim ve QSD, uluslararası meşruiyeti olan bir çerçevede, Dürzilerden Alevilere, Ermenilerden Asuri/Süryanilere ve demokratik Sünni kesimlere kadar geniş bir toplumsal nüfuz alanı oluşturdu, yerel yönetim kapasitesi ve güvenlik–mülteci dosyalarında sergilediği performansla “topluma konuşabilen” bir seçenek olduğunu kanıtladı. Buna karşılık cihadist düzenlemelerin Suriye toplumunun tamamına kalıcı bir çözüm sunamayacağı zaten sahada görülüyor. Asıl mesele, merkezi ulus-devlete karşı demokratik ulus perspektifinin Suriye’de yeşermesidir, Türkiye’nin en büyük çekincesi de budur. Zira böyle bir gelişme, yalnız Suriye’nin değil, tüm Ortadoğu’nun geleceğinde katalizör etkisi yaratacaktır.
Bu tabloya Ukrayna–Rusya savaşı da eklenince daha kritik bir belirsizlik ortaya çıkmaktadır. Eğer ABD, Ukrayna’da resmi toprak kaybını kabullenir ve uluslararası hukukta bu durum meşrulaşırsa, bu emsal Ortadoğu’ya da yansıyacaktır. İsrail’in Filistin–Güney Suriye’de toprak elde etme politikası, Türkiye’nin yayılmacı eğilimleri güç kazanabilir. Aynı mantıkla, gelecekte Kürtlerin de dört devletten toprak koparma hakkı tartışmaya açılabilir. Bu ihtimal, uluslararası düzenin yeniden yazılması anlamına gelir ve bölgedeki bütün dengeleri sarsar. Kısacası, Suriye tablosu hâlâ netleşmemiş, uluslararası konsensüs sağlanmamış, güç savaşı bütün hızıyla sürmektedir.
Bu koşullar altında Kürt halkının konumu hayati bir önem taşımaktadır. Bu sürece en hazırlıklı ve stratejik açılımla sürece müdahalede bulunan özgürlük hareketi ve önderliği olmuştur. Kürt kartı ellerinden alındığı gibi ellerindeki tüm gerekçelerde alınmıştır. Hegomonik güçlerin 7 ekimle başlayan merkezi ulus-devletler ve halklara müdahale süreci görülmüş, kendi öz güç ve iradeleriyle buna değişim-dönüşümle cevap verilmiştir. Hegomonik güçlerin başta Kürt halkı olmak üzere halklara dönük aparata indirgemek istenirken, Önder Apo, Gerçek çıkış yolunu göstererek demokratik ulus ve demokratik konfederalizmle cevap vermiştir. Bu yaklaşım, yalnızca Kürt halkını değil, Arap, Türk, Türkmen, Asuri, Ermeni, Dürzi ve bütün bölge halklarını eşitlikçi ve özgür bir ortak yaşamda buluşturan stratejidir. Bu çizgi, statükocu ulus-devletlerle hegomonik güçlerin dayattığı aparatlaştırmayı aşan tek yol olarak öne çıkmaktadır. Üçüncü çizgi, halkların öz iradesini temel alırken aynı zamanda esnekliği de içerir. Yani kimseye angaje olmadan, her güçle görüşebilme, halkların çıkarlarını güvence altına alacak dönemsel ittifaklar kurabilme yeteneğidir. Bu esneklik, ilkesizlik değil, tersine, halkların çıkarlarını koruyacak yaratıcı diplomasi anlayışıdır. Dolayısıyla Kürtler, her güçle masaya oturabilir, fakat hiçbir koşulda aparata indirgenemez. Esneklik, üçüncü çizginin diplomatik ve stratejik gücüdür.
Sonuç olarak Ortadoğu’daki hegemonya savaşı, yalnızca devletler arasında değil, halkların iradesi ile küresel planlar arasında da sürmektedir. Suriye bu savaşın merkezidir ve buradaki gelişmeler tüm bölgeyi belirleyecektir. İsrail’in kazancı, ABD’nin pragmatik hamleleri, Türkiye’nin çelişkileri, Rusya’nın kaybı ve İran’ın sıkışması bu tablonun parçalarıdır. Fakat en kritik nokta şudur, Demokratik ulusun Suriye’de kurumsallaşması, sadece Kürtler için değil, bölgedeki bütün halklar için dönüştürücü bir katalizör olacaktır, üçüncü çizgi bu kurumsallaşmayı esneklikle ve herkesle konuşabilme yeteneğiyle güvenceye almalıdır. Önder Apo’nun önerdiği paradigma, halkların ortak geleceğini kuracak tek gerçek alternatiftir. Bugün Kürt halkının ve bölgedeki bütün ezilen halkların önünde bu tercih durmaktadır.
Hakkı TEKİN





