Dünya, yüzeyden bakıldığında bir “belirsizlik çağı”ndan geçiyor gibi görünmektedir. Hegemonik güçlerin ittifakları saatlik değişiyor, dün düşman olanlar bugün müzakere masasına oturuyor, bugün el sıkışanlar yarın birbirinin topraklarını bombalıyor. Ancak bu görünürdeki kaosun altında son derece hesaplanmış, çıkar odaklı ve stratejik bir düzen kurma çabası yatmaktadır. Ortadoğu, bu çabanın en keskin biçimde hissedildiği coğrafyadır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Sykes-Picot anlaşmasıyla çizilen suni sınırlar, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından pekiştirilen ulus-devlet yapıları ve Soğuk Savaş döneminde dondurulmuş dengeler artık çözülme aşamasındadır. Bu çözülme, kendiliğinden gerçekleşen bir doğal süreç değildir; aksine, hegemonik güçlerin yeni bir dünya düzeni inşa etme iradelerinin bir sonucudur.
1990’lı yıllardan bu yana Ortadoğu’da başlayan ve giderek genişleyen bu süreç, bugün artık “3. Dünya Savaşı” olarak nitelendirilebilecek bir aşamaya ulaşmıştır. Bu savaş, klasik anlamda cephelerin net olduğu, ülkelerin karşı karşıya geldiği bir dünya savaşı formatında değildir. Aksine, iç içe geçmiş vekalet savaşları, ekonomik ablukalar, siber saldırılar, istihbarat operasyonları, rejim değişikliği projeleri ve toplum mühendisliği çalışmalarının bütünleşik olarak yürütüldüğü çok katmanlı bir savaştır. Bu savaşın merkezinde ise Ortadoğu bulunmaktadır ve bu coğrafyanın kadim halkları – başta Kürtler olmak üzere – bu savaşın hem nesnesi hem de öznesi konumundadır.
Bu analiz yazısında, Ortadoğu’daki mevcut durumu, İran-ABD geriliminin boyutlarını, Kürt özgürlük mücadelesinin bu süreçteki konumunu, Rojava’daki gelişmeleri, Türkiye’deki çözüm sürecinin akıbetini ve demokratik modernite perspektifinin bu kaotik süreçteki yaşamsal önemini kapsamlı bir biçimde ele alacağız.
3.DÜNYA SAVAŞI: SAVAŞIN GÖRÜN(MEY)EN MANTIĞI
Birinci Dünya Savaşı’nı başlatanların ekonomik ve siyasi hesapları vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıtılması, sömürge alanlarının yeniden paylaşılması, hammadde kaynaklarının kontrolü ve ticaret yollarının hâkimiyeti bu hesapların temelini oluşturuyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırması salt ideolojik bir tercih değildi; Asya’dan Avrupa’ya uzanan ticaret yollarının denetimini ele geçirmek, enerji kaynaklarına ulaşmak ve küresel hegemonya kurmak amacını taşıyordu. Bugün Ortadoğu’da yürütülen savaş da aynı mantığın güncellenmiş bir versiyonudur.
Fark şudur: Artık savaşlar tek bir cephede, tek bir zaman diliminde ve iki net taraf arasında yürütülmemektedir. Afganistan-Pakistan geriliminin patlak vermesi, birkaç gün sonra ABD-İsrail’in İran’a saldırı başlatması ve tüm bunların İran-ABD müzakere süreciyle eşzamanlı gelişmesi tesadüf değildir. Her bir hamle, büyük bir satranç tahtasındaki taşların konumlandırılmasıdır.
Afganistan-Pakistan çatışması ilk bakışta iki komşu ülke arasında sınır anlaşmazlıklarından kaynaklanan lokal bir gerilim gibi görünebilir. Ancak bu gerilimin tam da İran-ABD müzakereleri sırasında patlak vermesi ve bir gün sonra İran’a yönelik askeri operasyonların başlaması, olayların birbirinden bağımsız olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Hegemonik güçler, bir bölgede müzakere yürütürken başka bir bölgede gerilim yaratarak dikkatleri dağıtmakta, rakiplerini çoklu cephelerde meşgul etmekte ve kendi stratejik hedeflerine ulaşmak için karmaşık bir ilişkiler ağı örmektedir.
SYKES-PİCOT’UN ÇÖKÜŞÜ
“Sykes-Picot ömrünü tamamladı ve bölge yeniden şekillendiriliyor.” Bu tespit artık bir spekülasyon değil, yaşanan gelişmelerin somut bir okumasıdır. Suriye’de yaşanan köklü değişim, Irak’taki istikrarsızlık, İran’a yönelik kapsamlı saldırılar ve Türkiye’nin giderek artan kaygıları, yüz yıl önce çizilmiş sınırların artık geçerliliğini yitirdiğinin göstergeleridir.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve Fransa tarafından çizilen bu sınırlar, bölge halklarının iradesini yok sayarak oluşturulmuştu. Kürtler, Araplar, Türkmenler, Süryaniler ve diğer halklar, kendi kaderlerini tayin etme hakları ellerinden alınarak yapay devletlerin sınırları içine hapsedilmişlerdi. Bu yapay düzenin çözülmesi kaçınılmazdı ve bugün bu çözülme süreci hızlanarak devam etmektedir.
Ancak burada kritik bir soru gündeme gelmektedir: Bu yeniden şekillenme kimin çıkarına olacaktır? Hegemonik güçlerin planladığı yeni düzen, halkların özgürlüğünü mü yoksa sermayenin çıkarlarını mı esas almaktadır? Gerçekçi bir analiz yapıldığında, bu yeniden yapılanmanın tamamen demokratik motivasyonlarla gerçekleşmediği görülmektedir. Büyük güçler, bölgede merkezi ve güçlü devlet yapılanmalarının dağıtılmasını isterken bunu halkların özgürlüğü için değil, kendi ekonomik ve stratejik çıkarları için istemektedir. Merkezi bir gücün ortaya çıkmasını engellemek, sermayenin daha serbest hareket edeceği bir ortam yaratmak ve enerji kaynaklarının kontrolünü sürdürmek temel motivasyonlardır.
Bu noktada Demokratik Modernite perspektifinin önemi ortaya çıkmaktadır. Hegemonik güçlerin planladığı yeniden yapılanma ile halkların kendi iradeleriyle inşa edecekleri demokratik yapılanma arasındaki farkı kavramak ve bu farkı toplumsal boyuta taşımak gerekir.
İRAN’A YÖNELİK SALDIRILAR VE BÖLGESEL YANSIMALARI
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırılar, bölgedeki dengeleri kökten değiştirecek potansiyele sahiptir. Bu saldırıların salt bir askeri operasyonun ötesinde, kapsamlı bir rejim değişikliği projesinin parçası olduğu açıkça ifade edilmektedir. Trump yönetimi, İran’daki mevcut rejimin değiştirilmesini hedeflediğini açıkça beyan etmiştir.
Ancak bu hedefin gerçekleşmesi, ilk bakışta göründüğü kadar kolay değildir. İran, bölgenin en köklü devlet geleneğine sahip ülkelerinden biridir. Coğrafi derinliği, nüfus büyüklüğü, askeri kapasitesi ve bölgesel nüfuz ağları göz önünde bulundurulduğunda, bu savaşın kısa sürede sonuçlanacak bir “12 gün savaşı” olmayacağını öngörmek yanlış olmayacaktır.
Savaşın sadece İran topraklarında ve bir saldırı-savunma biçiminde geçmeyeceğinin emareleri şimdiden ortaya çıkmaktadır. İran’ın bölgesel müttefikleri, Irak’taki ve Suriye’deki nüfuz alanları ve Lübnan’daki varlığı düşünüldüğünde, bu savaşın çok geniş bir coğrafyaya yayılma potansiyeli bulunmaktadır.
İRAN HALKI VE REJİM DİNAMİĞİ
CIA’nın saldırıdan hemen önce İran halkına yönelik yaptığı çağrılar, ABD’nin askeri operasyonun yanı sıra toplumsal bir ayaklanma senaryosu da planladığını göstermektedir. Ancak bu hesabın ne kadar tutacağı belirsizdir. Kısa süre önce rejime karşı ayaklanan İran halklarının, rejimin acımasız bastırma politikaları sonucunda on binlerce şehit vermesinin yarattığı travma henüz tazedir. Bu travmanın üzerinden geçecek zaman ve dış saldırıların iç dinamikleri nasıl etkileyeceği dikkatle izlenmesi gereken konulardır.
Tarihsel deneyim göstermektedir ki, dış saldırılar kısa vadede toplumu rejim etrafında kenetlenmeye yöneltebilir. Ancak saldırılar uzadıkça ve rejim zayıfladıkça, halkın rejime olan öfkesi yeniden yüzeye çıkabilir ve bu sefer daha güçlü bir biçimde kendini gösterebilir. Yine de daha saldırının ilk günlerinde kesin sonuçlara varmak için erken olduğunu belirtmek gerekir.
ROJHILAT KÜRDİSTAN GERÇEĞİ
İran’a yönelik saldırıların en kritik boyutlarından biri Rojhilat (Doğu) Kürdistan gerçeğinin daha fazla görünür hale gelmesidir. İran’daki merkezi otoritenin zayıflaması, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme taleplerini daha güçlü bir biçimde dile getirmelerine zemin hazırlayabilir. Bu durum, Türk devletini derinden kaygılandırmaktadır.
TC’nin İran’a yönelik saldırılar karşısındaki temkinli yaklaşımı bu kaygının bir yansımasıdır. Bir yandan ABD ve İsrail ile stratejik ilişkilerini sürdürmek isteyen, diğer yandan İran’daki rejim değişikliğinin kendi Kürt nüfusu üzerindeki etkilerinden korkan Türkiye, son derece çelişkili bir konumdadır. Doğu Kürdistan’da oluşabilecek yeni bir siyasi yapının, Kuzey Kürdistan’daki Kürt hareketini de güçlendireceği korkusu TC’nin temel kaygısıdır.
NETANYAHU’NUN “ALTIGEN İTTİFAK” PROJESİ
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ortaya koyduğu “altıgen ittifak” projesi, bölgedeki yeniden yapılanmanın hangi eksende planlandığını gösteren önemli bir göstergedir. Bu projeye göre Hindistan’dan başlayıp Körfez ülkeleri, Kazakistan, Kıbrıs ve Yunanistan’ı kapsayan, Asya ve Afrika’da birçok ülkeyi içine alan kapsamlı bir askeri savunma, ekonomik ve siyasi ağ öngörülmektedir.
Bu ittifak projesinin açıkça Siyasal İslam’ın hem Sünni hem de Şii eksenine karşı bir konumlanma olduğu ifade edilmektedir. Şii cephede İran hedef alınırken, Sünni cephe söylemiyle de doğrudan Türk devletinin kast edildiği anlaşılmaktadır. Bu durum, Türkiye’yi önümüzdeki dönemde ciddi risklerle karşı karşıya bırakmaktadır. İsrail ve bazı Arap devletleri dışında merkezi ve güçlü olacak devlet yapılanmalarının dağıtılmasının hedeflendiği bu projede, Türkiye de nasibini alacaktır.
IRAK, ŞENGAL VE BÖLGESEL DENGELERİN YENİDEN KURULUŞU
İran’a yönelik saldırıların Irak üzerinde de derin etkileri olacaktır. Irak’ın yapısı, İran’daki değişimlerden doğrudan etkilenecek kadar kırılgandır. Hâlihazırda Irak’ta Bölgesel Yönetim düzeyinde hükümet dahi kurulamamış durumdadır. Irak ordusunun oldukça hareketli olduğuna dair gelen haberler, bölgedeki gerilimin tırmanma potansiyeline işaret etmektedir.
Irak, aynı anda birden fazla baskı altında kalmaktadır. Türkiye ve KDP’nin etkisi ve baskısı bir yandan sürerken, diğer yandan TC’nin katkılarıyla Sünni dengesi de etkili hale getirilmeye çalışılmaktadır. Sünnilerin yeniden ve daha etkili bir biçimde örgütlendirildiğine dair gelişmeler, Irak’ın iç dengesinin yeniden kurulma çabasının bir parçasıdır.
Şengal Meselesi: AKP Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın tehditleri sonrasında Şengal’de yükselen gerilim, bu kadim Êzidî yurdunun hâlâ hegemonik güçlerin hesaplarının merkezinde olduğunu göstermektedir. Şengal, 2014 yılında DAİŞ’in gerçekleştirdiği soykırımın ardından direniş ve özyönetim deneyimiyle bölgenin en anlamlı demokratik modellerinden birini ortaya koymuştur.
Çok sayıda Avrupa ülkesinin Şengal soykırımını tanıması, uluslararası arenada Şengal’in görünürlüğünü artırmıştır. Bu ülkelerin, sorunun demokratik entegrasyon temelinde çözülmesi için Irak üzerinde etkide bulunma potansiyeli mevcuttur. Ancak Türkiye ve KDP’nin Şengal’e yönelik baskıları devam etmekte ve Êzidî halkının kendi kaderini belirlemesinin önünde ciddi engeller oluşturmaktadır.
Şengal meselesi, bölgedeki tüm gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez. İran’daki savaş, Irak’taki iç dinamikler ve Türkiye’nin bölgesel hesapları Şengal’i de doğrudan etkilemektedir.
YARIN: Türkiye’de Çözüm Süreci Ve Kürt Sorunu: Önder Apo’nun Tarihi Çağrısı
EDİTÖRDEN





