POSTMODERNİZMİN DİYALEKTİĞİ PARÇALAMA VE TOPLUMSAL ÇÖZÜLMEYİ DERİNLEŞTİRME ROLÜ
20.yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan post modern düşünce, büyük anlatılara, evrensel sistemlere ve merkezî otoritelere karşı çıkışıyla bilinir. Görünüşte bu yaklaşım, özgürlük, çoğulluk ve farklılık söylemini öne çıkarır. Fakat postmodernizm toplumsal diyalektiği gerçekten özgürleştirmek yerine, parçalamış, anlamdan koparmış ve toplumu örgütsüz, dağınık bir zemine sürüklemiştir.
Post modern düşünürler, modernitenin rasyonel akıl, ilerleme ve bilimsel nesnellik iddialarını sorgularken, aynı zamanda toplumsal bütünlük fikrini de reddeder. Farklılıkların, kimliklerin ve söylemlerin sonsuz çoğulluğu öne çıkarılır. Ancak bu çoğulluk, gerçek anlamda özgürlükçü bir toplumsal yapı inşasını engeller.
Postmodernizm görünüşte merkeziyetçiliğe karşıdır, fakat çelişkilerin bastırılmadan dönüştürülebileceği, örgütlü bir ahlaki-politik toplum modelini de geliştirmez. Tersine, çelişkilerin parçalara bölündüğü, anlamın dağıldığı ve toplumsal çözülmenin derinleştiği bir ideolojik atmosfer yaratır.
Post modern yaklaşımlar, bireyselliği, kimlik farklarını ve yerel kültürleri kutsarken, toplumsal bütünlük, dayanışma, örgütlenme ve kolektif özgürleşme fikrini değersizleştirir. Bu süreç, toplumu tahakkümden kurtarmaz, aksine parçalanmış, savunmasız, örgütsüz bir kitle yaratır.
Kapitalist sistem, postmodernizmin bu parçalanmayı meşrulaştıran söylemini hızla benimser. Çelişkilerin bastırılması yerine, görünüşte sonsuz bir farklılık kaosu içinde gerçek sorunların görünmez kılındığı, toplumsal diyalektiğin etkisizleştirildiği bir düzen pekişir.
Gerçek özgürlük, çelişkilerin bastırılmadan, toplumun içinde, ahlaki-politik yollarla dönüştürülmesiyle mümkündür. Farklılıkların değerli olması, toplumsal bütünlüğün, demokratik örgütlenmenin ve kolektif bilincin inşasını gerektirir.
Sonuç olarak, postmodernizm, merkezi otorite eleştirisi yaparken, toplumsal diyalektiğin örgütlü ve özgürce yaşanabileceği alanları yok saymış, toplumu çözülmeye ve savunmasızlığa itmiştir.
GRAMSCİ VE FOUCAULT’UN, EGEMENLİĞİN İNÇELİKLERİNİ GÖRÜNÜR KILMAK…
20.yüzyılın önemli düşünürlerinden Gramsci ve Foucault, klasik sosyal bilim anlayışına eleştirel katkılar sunmuş, egemenliğin sadece zor yoluyla değil, ideoloji, kültür ve bilgi üzerinden nasıl inşa edildiğini açığa çıkarmışlardır. Ancak her iki düşünür de çelişkilerin topluma tam anlamıyla çekildiği, özgürleştirici ve örgütlü bir sistem inşasına teorik zemin üretememiştir.
Gramsci’nin “hegemonya” kavramı, iktidarın sadece zor ve baskıyla değil, sivil toplum, eğitim, kültür ve ideolojik aygıtlar üzerinden nasıl sürdürüldüğünü açıklamada önemlidir. Gramsci, egemen sınıfların, toplumun rızasını örgütleyerek iktidarlarını pekiştirdiğini gösterir. Gramsci yaklaşımıyla mutlak egemen güçlerin, çelişkiler, egemen sınıfın ideolojik aygıtlarıyla görünmez kılınır.
Foucault ise, bilgi ve iktidarın iç içe geçtiğini, modern bilimden, eğitim sistemine, hastanelerden cezaevlerine kadar tüm kurumsal yapılar üzerinden bireyin ve toplumun denetlendiğini ortaya koyar. “Gözetim toplumu” ve “mikro iktidarlar” kavramları, tahakkümün ince mekanizmalarını görünür kılar.
Bilgi-iktidar ilişkisi ile bilginin toplumsal çelişkileri bastırmak ve yönetmek için kullanılmıştır. Bu nedenle Foucault’ya göre, modern toplumda çelişkiler disiplin, denetim ve söylem yoluyla kontrol altına alınır.
Faka bu eleştirel yaklaşımlar, Tahakkümün ideolojik, kültürel ve bilgi temellerini açığa çıkarsa da, Diyalektiğin topluma geri çekilmesi, ahlaki-politik toplumun inşası konusunda yetersiz kalır, Toplumu güç yapan, çelişkileri dönüştüren bir örgütlenme modelini önermez, Çözüm olarak ya parçalı direnişler ya da yerel ölçekli, kısa süreli çıkışlar sunar.
Gramsci’nin hegemonya kavramı sınırlı kalır, çelişkileri sadece sınıf mücadelesi çerçevesinde ele alır, kadın özgürlüğü, ahlaki-politik toplum, devletin tarihsel kökeni gibi derin çelişkiler görünmezler. Foucault ise bilgi-iktidar ilişkisini açığa çıkarırken, toplumsal alternatif üretmez, bireysel direnişi ve parçalı çözüm arayışlarını teşvik eder.
Önder Apo, bu noktada çelişkilerin sadece görünür kılınmasının değil, aynı zamanda örgütlü, ahlaki-politik bir zemin üzerinden toplumun öz gücüyle dönüştürülmesinin gerekliliğini vurgular.
Gramsci ve Foucault, egemenliğin inceliklerini deşifre etseler de, diyalektiğin tam anlamıyla topluma çekildiği, özgürlükçü ve kolektif bir çözüm modelini geliştiremezler.
YENİ SOSYAL BİLİM PARADİGMASI
Tarih boyunca bastırılan, parçalanan ve tahakküm altına alınan toplumsal diyalektiğin yeniden topluma çekilmesi, ancak Önder Apo’nun geliştirdiği sosyal bilim paradigmasıyla mümkün olmuştur. Bu paradigma, klasik felsefeden, pozitivist bilimden ve modern sosyal teorilerden köklü biçimde ayrışır, diyalektiği, toplumsal özgürleşmenin, ahlaki-politik toplumun ve kadının özgürlüğünün temel belirleyicisi haline getirir.
Önder Apo’ya göre, toplum bir “üçüncü Doğa’dır. Birinci doğa, fiziksel-nesnel gerçekliktir, ikinci doğa, insanın kültürel ve toplumsal yaratıcılık ve yarılma. Üçüncü doğa ise, insanın kendisini ve toplumunu ahlaki-politik yollarla bilince çıkardığı, özgürlük temelinde yeniden inşa ettiği düzeydir.
Bu bakış açısında,
Kadın ve Komün, sosyal bilimin merkezindedir
Kastik katil zihniyeti sosyal bilimin köşe taşlarındandır
Çelişkiler doğaldır, bastırılmaz, görünmez kılınmaz,
Diyalektik, toplumun öz gücüyle, ahlaki-politik yöntemlerle işler,
Kadın özgürlüğü, diyalektiğin açığa çıkmasının, toplumsal dönüşümün kilit noktasıdır,
İnsan-doğa ve toplum diyalektiği bir uyum ve bütünlük içindedir.
Bilim, ahlak ve politika birbirinden kopuk değil, toplumun özneleştiği, kendini tanıdığı ve yönettiği araçlardır,
Devlet ise, doğal bir çelişkiler dengesi değil, diyalektiğin donduğu, çelişkilerin bastırıldığı, toplumun iradesizleştirildiği yapıdır.
Önder Apo’nun sosyal bilim paradigması, aşağıdan yukarıya özgür toplum modeline dayanır. İçsellik, komünal dayanışma, ahlaki-politik örgütlenme temel unsurlardır. Devletçi uygarlığın yukarıdan aşağıya bastırıcı yapısına karşı, toplum, kendi içsel dinamikleriyle güç kazanır, çelişkilerini dönüştürür ve özgürlüğünü inşa eder.
Üçüncü doğa yaklaşımı, sadece akademik bir teori değildir. Toplumun iradesini, ahlaki bilincini ve politik örgütlenmesini güçlendiren, tahakküme ve devletçi sisteme karşı özgürlük alanları yaratan pratik bir yol haritasıdır.
Önder Apo, sosyal bilimi yeniden tanımlar. Sosyal bilim, toplumun dışında değil, toplumun kendini anlaması ve dönüştürmesi sürecidir. Bilgi, tahakkümün değil, özgürlüğün, eşitliğin ve ahlaki-politik toplumun aracıdır. Kadın özgürlüğü, toplumsal diyalektiğin açığa çıkmasının ve dönüşümünün vazgeçilmez koşuludur.
Bu paradigma, hem klasik sosyal bilim eleştirisini içerir, hem de alternatif bir özgürlükçü model inşa eder. Diyalektiğin topluma geri çekilmesi, çelişkilerin bastırılmadan yaşanması ve ahlaki-politik toplumun güçlendirilmesi, Önder Apo’nun sosyal bilime kazandırdığı en köklü devrimdir.
YENİ SOSYAL BİLİMİN STRATEJİK ANLAMI
Önder Apo’nun geliştirdiği sosyal bilim paradigması, yalnızca mevcut sosyal bilimin sınırlılıklarını aşmakla kalmaz, aynı zamanda tarih boyunca toplumu bastıran ve toplumu güç yapan tüm yönleri açığa çıkarır, görünür kılar ve dönüştürmenin yolunu açar. Bu yaklaşım, sosyal bilimi dar akademik kalıplardan kurtarır, onu özgürlük, ahlak, politika ve toplumsal irade ile yeniden buluşturur.
Tarih boyunca Sümer’de devlet, tapınak ve ataerkillik, Modern bilimde pozitivizm, Avrupa merkezcilik, Marksizm’de sınıf İndirgemeciliği ve devletçi yaklaşımlar, Postmodernizm ’de parçalama ve anlamsızlaştırma, Gramski ve Foucault ’ta eleştirel ama eksik yaklaşımlar, Toplumu bastıran, çelişkileri görünmez kılan, tahakkümü yeniden üreten anlayışlar olarak ortaya çıkmıştır. Ancak komünal toplumun kökenlerinde, Zerdüşt öğretisinde, ahlaki felsefede, kadın özgürlüğü mücadelesinde, direniş tarihinin çeşitli damarlarında, toplumu güç yapan, ahlaki-politik özgürlükçü çizgi hep var olmuştur.
Yeni sosyal bilim anlayışı, bu bastırılmış tarihsel damarları açığa çıkarır, diyalektiği yeniden toplumun özüne çeker ve aşağıdan yukarıya, özgür, ahlaki-politik bir toplumun inşasını teorik ve pratik düzeyde mümkün kılar.
Burada üçüncü doğa, Toplumun kendini bilme, dönüştürme ve özgürleştirme kapasitesinin tarihsel adıdır, Kadın özgürlüğü, toplumsal bilincin ve diyalektiğin yeniden canlanmasının anahtarıdır, Ahlaki-politik örgütlenme, devletçi tahakküm yapılarının alternatifi ve çözüm yoludur.
Yeni sosyal bilim anlayışı, Toplumu nesneleştirmez, Bilgiyi tahakküm aracı yapmaz, Çelişkileri bastırmaz, görünür kılar, dönüştürür, Toplumu güç yapan, özgürleştiren ahlaki-politik damarları açığa çıkarır, Özgürlükçü, demokratik modernite zemininde alternatif bir toplumsal inşa önerir.
Bu yeni sosyal bilim paradigması, bilgiyi merkezden, bilinci dışarıdan taşıyan düz-determinist yöntem ve anlayışı ret eder, bu yönleriyle sadece akademik bir reform değil, toplumsal dirilişin, ahlaki uyanışın ve özgürlük mücadelesinin stratejik temelidir. Bu anlayış olmadan ne diyalektik işler, ne çelişkiler çözülür, ne de toplum özgürlüğünü ve iradesini yeniden kazanır.
Sonuç olarak, yeni sosyal bilim, bastırılmış çelişkileri açığa çıkaran, toplumu yeniden özne yapan, toplum-doğa-insanın uyumlu birliğini oluşturan ve ahlaki-politik özgürlük temelinde toplumsal dönüşümü sağlayan tarihsel bir gerekliliktir.
Hakkı TEKİN





