20 Mart 2003 şafağında, Irak’a “özgürlük” naralarıyla savaş başladı, ancak kısa sürede gerçek yüzünü gösterdi: kaos, kan ve yıkım. Firdos Meydanı’nda Saddam Hüseyin’in heykelinin devrilmesi, sadece despotik bir rejimin sonu değil, aynı zamanda Irak devletinin sistematik bir şekilde parçalanışının da başlangıcıydı: ordunun lağvedilmesi, güvenlik aygıtlarının dağıtılması ve hapishanelerin boşaltılması. Bu senaryo bugün Suriye’de tekrarlanıyor; 8 Aralık’ta Şam’da Esad heykeli devrildi, Baas hükümetinin yerini Hey’et Tahrir eş-Şam aldı ve aynı adımlar tekrarlandı: ordu lağvedildi, güvenlik dağıtıldı, hapishaneler açıldı.
KURUMLARIN ÇÖKÜŞÜ VE HAFIZANIN YAĞMALANMASI
Bağdat’ta bakanlıklar yandı, müzeler yağmalandı, hastaneler parçalandı. Şam’da ise aynı manzaralar tekrarlandı: Suriye Ulusal Müzesi’nden eserler çalındı, sağlık altyapısı çöktü ve kapsayıcı herhangi bir ulusal proje yoktu. Irak’ta olduğu gibi, yeni gelenler Suriye’yi yeniden inşa etmekle değil, kendi iktidarlarını pekiştirmekle meşguldü.
2004 ile 2006 yılları arasında Irak direnişi, işgal politikaları ve Baas’ın tasfiyesiyle beslenen bir mezhep savaşına dönüştü. Samarra’daki İmameyn Askeriye Türbesi’nin bombalanması, mezhepçilik ateşini tutuşturan kıvılcım oldu ve ülkeyi kimlik avı, zorunlu göç ve etnik temizlik sarmalının içine çekti. Suriye’de trajedi tekrarlandı: Alevilere ve Dürzilere yönelik sistematik saldırılar, toplu katliamlar, cesetlerin yakılması ve kadınların esir alınması, siyasi ve mezhebi gerekçeler altında, Irak felaketinin daha hızlı ve daha ölümcül bir versiyonunu sahneledi.
TEMAS HATLARINDAN HESAPLAŞMA MEYDANLARINA
Bağdat’ın 2006 sonrasında, mahallelerin mezhebi aidiyete göre bölündüğü ve sınırlarının kanla çizildiği, her gün onlarca kimliği belirsiz cesedin (bazıları kelepçeli, bazıları yakılmış, bazıları dayanılmaz işkence izleri taşıyan) bulunduğu bir mezhep temas hatları ağına dönüşmesi gibi, Şam ve Suriye kıyı şeridi de hesaplaşma alanlarına dönüştü. Burada savaşlar ordular arasında değil, kimliği hedef alan ve coğrafyayı bağlılık ve aidiyete göre yeniden çizen silahlı gruplar arasında yönetiliyor.
Bağdat’ta Dora, Gazaliye, Kerade, Şa’le, Amiriyye ve Beyyav gibi bölgeler, giderek, insanların ismi, şivesi veya doğum yeri yüzünden öldürülebildiği mezhebi olarak kapalı bölgelere dönüştü. Şam’da ise bu dinamik, Eşrefiye, Sehnaya, Cermana, Duvayla ve Rükneddin gibi mahallelerde tekrarlandı; artık mezhebi veya dini aidiyet, gözaltı, cinayet veya zorunlu göç için yeterli bir sebep haline geldi.
Suriye kıyı şeridi, her zaman görece bir çeşitlilik sığınağı olmuşken, “rejim artığı” gerekçesiyle, Alevi vatandaşlara yönelik sistematik temizlik operasyonlarına sahne oldu; tıpkı Bağdat’ta Sünni bölgelerin “Baas’ı tasfiye” gerekçesiyle hedef alınması gibi. Her iki durumda da operasyonlar askeri olmaktan çok intikamcıydı, soğukkanlılıkla uygulanıyor ve diğerini dışlayıp şeytanlaştıran siyasi bir söylemle meşrulaştırılıyordu.
Zorunlu göç, 2006-2007 yılları arasında Irak’ta doruğa ulaştı; 1.2 milyondan fazla Iraklı evini terk etmek zorunda kaldı. Okullar ve devlet binaları geçici barınaklara dönüştü, devlet yok olmuştu ve toplum kan kaybediyordu. Suriye’de de aynı manzara tekrarlanıyor: yüz binlerce Alevi, Dürzi ve Hıristiyan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bir kısmı ülke içinde yerinden edilirken, bir kısmı da sınırları aştı; ne dönüşe dair bir güvence, ne de bir uzlaşma veya geçiş dönemi adaleti projesi vardı.
Suriye şehirlerinin demografik yapısı kökten değişti. Eski Şam, Lazkiye, Sehnaya gibi eşitlilikleriyle bilinen bölgeler, tek renkli hale geldi; sadece kendine benzeyeni tanıyan gruplar tarafından yönetiliyor. Bu, Bağdat’ta olanların trajik bir tekrarı; başkent, vatanla değil, kimliklerle bölünmüş bir korku mozaiğine dönüşmüştü.
ÖZGÜN KİMLİKLERİN HEDEF ALINMASI
14 Ağustos 2007’de, Sincar ilçesi yakınlarındaki Tel Ezir ve Seyba Şeyh Hadır köylerinde meydana gelen büyük patlama, dört bombalı araçla barışçıl Ezidi toplumunu hedef aldı; çoğu kadın ve çocuk 400’den fazla kişinin ölümüne ve 750’den fazla kişinin yaralanmasına neden oldu. Bu saldırı sadece bir terör eylemi değil, aynı zamanda Irak’taki özgün kimliklerin artık güvende olmadığının ve mezhebi/etnik şiddetin Bağdat’ın sınırlarını aşarak, çeperlerdeki kırılgan kimliklere ulaştığının ve onları, kendilerinin dahli olmayan bir çatışmada meşru hedefler haline getirdiğinin açık bir ilanıydı.
Kültürel ve dini olarak uzun süre izole yaşamış Ezidiler, kendilerini birdenbire siyasetin değil, imha araçlarının yönettiği bir savaşın merkezinde buldular. Mesaj açıktı: Mezhebi kutuplaşmaya dahil olmayan kimliklere yer yoktu; silah veya parti bayrağı taşımayanlar dokunulmazlığa sahip değildi. Varlıkları, güç söyleminde bir yüke ve bastırılmış nefreti boşaltmak için ideal bir kurban haline geldi.
Suriye’de bu mesaj, 22 Haziran 2025’te, Şam’ın Duvayla mahallesindeki Mar İlyas Kilisesi’ne düzenlenen ve 22 kişinin ölümüne, onlarcasının yaralanmasına neden olan kanlı bombalı saldırıyla daha da net bir şekilde tekrarlandı. Saldırı rastgele değildi; Doğu’daki en eski Hıristiyan cemaatlerinden birini temsil eden dini bir mekânın, mezhebi ve kültürel çeşitliliğiyle bilinen bir mahallede sembolik olarak seçilmesiydi. Patlama, mezhebi şiddetin artık sadece siyasi çatışmayla sınırlı olmadığının, manevi ve kültürel sembollere de ulaştığının ve Suriye’nin çeşitlilik içeren varlığını tehdit ettiğinin bir ilanı gibiydi.
Tıpkı Sincar’da olduğu gibi, hedef bina olarak kilise değil, onun temsil ettiği hafıza, tarih ve kimlikti. Saldırı, çoğulculuğu silmeye ve şu mesajı vermeye yönelik bir girişimdi: Hey’et Tahrir eş-Şam’ın eliyle çizilen yeni Suriye, sadece bir sesi, bir kimliği, bir bayrağı barındırabilir.
DAIŞ’TEN HTŞ’YE: AŞIRICILIĞIN BOŞLUKTAN SIZMASI
Irak’ta DAIŞ, siyasi ve mezhebi boşluğu “hilafet” ilan etmek için kullandı ve bir imha ve yıkım evresi başlattı. Suriye’de ise Hey’et Tahrir eş-Şam başkente sızdı, tek renkli bir hükümet ilan etti ve tüm bileşenleri marjinalleştirdi; bu, DAIŞ deneyimini farklı bir kılıf altında yeniden üreten bir sahneydi.
DAIŞ yenilmiş olsa da, Irak istikrarı bulamadı. 2019’da kitleler vatan talep etmek için sokağa çıktı, ancak kurşunlarla karşılandı. Suriye’de ise demokratik bir devlet talep eden sesler yükseliyor, ancak yanıt daha fazla dışlama ve daha fazla kan oldu.
Irak’ta iki on yılda yaşananlar, Suriye’de aylar içinde yaşanıyor. Kimlik avı, zorunlu göç, devletin parçalanması ve bileşenlerin hedef alınması, hepsi daha hızlı bir tempoyla ve şaibeli bir uluslararası kayıtsızlıkla tekrarlanıyor. Suriye bugün, Irak’ın daha aşırı bir versiyonu olarak klonlanıyor; bu, ulusal dokunun toplu intiharıdır.
Sadece 8 ay gibi bir sürede, Hey’et Tahrir eş-Şam’ın yaptığı, Irak’ın on yılda görmediği bir şeydi: Alevileri Alevi oldukları, Dürzileri Dürzi oldukları, Hıristiyanları Hıristiyan oldukları için öldürmek. Tek renkli bir hükümet ilan edildi, herkesi dışlayan ve yeni bir kisve altında despotluğu yeniden üreten anayasal bir bildiri hazırlandı.
Yaşanan sadece tarihin tekrarı değil, aynı zamanda hafızanın ve birlikte yaşamanın intiharıdır. Bu kanamayı durdurmak, dışlama politikalarına son vermek ve ayrım veya ötekileştirme olmadan tüm bileşenlerini kucaklayan demokratik bir Suriye inşa etmek için acilen siyasi ve insani bir müdahaleye ihtiyaç var.
Suriye’nin Irak’ın bir kopyasına değil, Suriye kimliğinin itibarını iade eden ve adil, özgür ve güvenli bir vatan kuran kapsayıcı bir ulusal projeye ihtiyacı var.
SURİYE’NİN UMUDU ROJAVA’DA
Suriye coğrafyasını parçalayan ve sosyal dokusunu yakıp yıkan amansız savaşın ortasında, kuzey ve doğu Suriye’de sağlam bir demokratik proje öne çıkıyor; sadece yerel bir deneyim olarak değil, aynı zamanda yaygınlaştırılabilir ulusal bir imkan olarak. Bu proje, üstün gelme veya dışlama mantığına değil, paylaşımcılığa, karşılıklı tanımaya ve tüm ulusal, dini ve mezhepsel bileşenleri temsil eden sivil kurumlar inşa etmeye dayanıyor.
Fırtına’nın göbeğinde şekillenen bu proje, boşluktan doğmadı; ıstırabın ve Suriye’deki çözümün merkeziyeti yeniden üreterek veya tek bir kimlik dayatarak olamayacağına dair derin bir kavrayışın rahminden doğdu. Çözüm, çoğulluğu tanıyan, despotluk mantığını sonlandıran ve her bileşene yerini ve haklarını veren yeni bir sosyal sözleşmeyi kuran, demokratik, merkezi olmayan bir sistem inşa etmektedir.
Suriyelilerin ülkenin kuzeyinde ve doğusunda sahip olduğu şey sadece özyönetim değil, aynı zamanda ayakta kalma, çeşitliliği yönetme, terörle savaşma ve eğitim, yargı ve hizmet kurumları inşa etme yeteneğini kanıtlamış bütünleşik bir siyasi vizyondur; tam da Suriye devletinin çoğu kurumunun çöktüğü bir zamanda. Bu projeye, eğer fırsat verilirse, Suriye’yi savaşın pençesinden kurtarmak ve onu adalet, uzlaşma ve demokrasi yoluna oturtmak için gerçek bir başlangıç noktası olabilir.
Ekrem BEREKAT





