Tarih, bazen bir tebessümden, bazen bir sözden, bazen de cesur bir çıkışla dile getirilen kararlı cümlelerden oluşan bir olgular bütünü olarak karşımıza çıkar. Örneğin, “Kürdistan Sömürgedir” tespitiyle öne çıkan Dikmen toplantısı, bir asrın manifestosunu oluşturmuştur. Aynı şekilde, Che Guevara’nın 11 Aralık 1964 tarihinde Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada “Emperyalizme asla ama asla güvenilmez!” tespiti, dün olduğu gibi bugün de tarihsel ve toplumsal açıdan önemini korumaktadır. Tarih, hiç bu kadar medeniyetsiz ve liyakatsiz bir sürece tanıklık etmemişti belki de. Şu anda insanlık, çağın en barbar günlerinden geçiyor; bu barbarlık ise kendisini dünyaya medeniyetin merkezi ve insanlığın mimarı olarak pazarlıyor.
Zihinsel, ruhsal ve vicdani değerlerini tek bir avuç insanın çıkarına satan bir grup, bugün insanlığın kaderini çizmekte. Çıkarları uğruna alamayacakları karar yok gibi görünüyor. Birçok filozof ve yazar, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya hakkında sayfalar dolusu eleştiriler yazdı; ancak bana göre hiçbiri, Che Guevara’nın Birleşmiş Milletler konuşmasında dile getirdiği “Emperyalizme asla ama asla güvenilmez!” sözünden daha derin ve anlamlı bir tespit yapamadı. Bu söz, hala tarihsel bir belge niteliğindedir. Che Guevara burada yalnızca emperyalizmi genel olarak ya da birçoklarının eleştirdiği şekliyle yalnızca ABD ve Rusya ekseninde tanımlamamış; aynı zamanda dönemin Varşova Paktı yönetimlerini de bu kapsamın içine alarak daha geniş bir perspektif çizmiştir. Günümüz romantik devrimcilerinin sıkça düştüğü hatalardan uzak duran bu yaklaşımıyla o, klasik devrim anlayışının sınırlarını aşmış ve gerçekçi çözüm yollarını işaret etmiştir. Ne yazık ki bugünün sözde devrimci ya da sosyalist yaklaşımları, Che’nin o dönemdeki öngörü ve bilincine erişememiş, onun ufkunu henüz yakalayamamıştır. En büyük talihsizlik, erken yaşta hayata veda etmektir.
Bu hatırlatmayı yapmamın nedeni, Ortadoğu toplumlarının geçmekte olduğu süreci sorgulamak ve bu süreçlerin neden bu kadar kötüye gittiğini anlamalarını sağlamaktır. Eğer Che’nin bu tarihi tespiti dikkate alınsaydı, belki bugün bambaşka bir Ortadoğu ile karşı karşıya olabilirdik. Bugünün Ortadoğu’sunu düşünün; Zerkavi ile başlayıp Bağdadi ile devam eden senaryonun son perdesinin Colani ile kapatılmak istendiğini gözlemliyoruz. Lübnan’da başlayarak Libya ve Suriye’ye sirayet eden Arap Baharı’nın sonuçlarını ve bu olayların bölgeye olan etkilerini net bir şekilde görebiliyoruz. Dünya ise bu vahşet karşısında sessiz kalarak olanları görmezden gelmeyi tercih ediyor. Hatta kısa bir süre öncesine kadar terör listelerinde bariz bir şekilde yer alan isimlerin şimdi bazı ülkelerle yakın ilişkiler kurması alenen sergilenen ikiyüzlülükle karşımıza çıkıyor.
Dünya ise bu acımasızlık karşısında adeta ölü taklidi yapmakta ve bundan son derece hoşnut görünmektedir. Daha düne kadar terör listelerinde yer alan ve başlarını getirenlere milyonlarca dolar ödül vadettikleri kişilere, utanmaksızın kucak açıp birlikte kol kola dolaştıklarına şahit oluyoruz. İnsanlığını yitirmiş, bir arp gibi soğuk ve sessiz kalmış kişilere ne söyleyebilirsiniz ki? İşte tam da böyle bir ortamda Tolstoy’un şu sözü akıllara geliyor: “Acı hissedebiliyorsan, canlısın; başkasının acısını hissedebiliyorsan insansın.” Bu tespit, halen gerçekliğini koruyan ders niteliğinde bir söylem olarak karşımızda duruyor. Henüz çok kısa bir süre önce yazmış olsaydık, herhalde bazıları bizi suçlama yarışına girerdi; fakat bugün bizzat şahit olduğumuz gerçeklik karşısında bunlar şaşırtıcı değil.
İşgalci Türk devletinin bu süreçte dönemsel taktiği Kürtler konjonktürel imkanlarını yitirene kadar idare etmek oldu. Ne özgürlük hareketi ne de Kürt halkı bunu da unutulmayacaklar listesine kırmızı kalem ile ekledi. Dünyaya diz çöktüren, Avrupa’ya dönüşmek üzere 11 Eylül katliamına zemin hazırlayan bir zihniyetle, bugün başta ABD olmak üzere tüm dünyanın, sanki hiçbir şey olmamış gibi oturup Colani ve ekibiyle anlaşmalar imzaladığı bir dönemde yaşıyoruz. Eğer bu durumu bir yıl önce dile getirmiş olsaydık, belki de birilerinin bizi hangi suçlamalarla karşılayacağını yalnızca Allah bilirdi. Demek istediğim şu: Tarih, bugün bir kez daha şahit oluyor. Uğruna kurulan koalisyonlardan, dünyayı etkileyen şovlarıyla göz kamaştırmaya çalışanlara kadar uzanan bu süreçte, DAİŞ üyeleri kaçmasın, yeni soykırımlar yaşanmasın diye mücadele veren kişilere rağmen insanların çok rahat bir şekilde “Bizim sizinle işimiz buraya kadar” diyebildiği, hatta sonuçlarını hiç düşünmeden bu kararı onayladığı bir çağa tanıklık ediyoruz.
Rakka’da yaşananlar tüm dünyanın gözleri önünde cereyan ediyor. DAİŞ çetelerinin kaçmaması için cezaevinde nöbet tutanların bombalarla hedef alındığını görüyoruz; Kalleşçe teklifler sunuluyor, hiçbir utanma belirtisi olmadan sırıtıp gülümsüyorlar. Bu olaylardan tüm dünya ders çıkarmalı; özellikle Kürtler… Önder Apo’nun ulusal birlik çağrılarının önemini şimdi daha iyi anlamak mümkün. Eğer zamanında bu uyarılar dikkate alınsaydı, belki de Gazze’nin yaşadığı felaketlerden daha büyük trajedilere tanıklık etmekteyiz. Hem Halep’te hem de 10 Mart anlaşmasına uymayan, verdiği sözleri yerine getirmeyen HTŞ ile onun akıl hocası olan Türkiye’ye rağmen, kimse bu katliamlar neden yapılıyor diye sorgulamadı. Tam tersine, Halep’te insanlık uğruna canını feda edenler, çağın zalimleri tarafından binalardan aşağı atıldı. Aslında o gün binalardan atılan, insanlığın kendisiydi. Bu kara leke, insanlığın vicdanına işlenmiş bir iz olarak kaldı. Şehit Ziyad Heleb ve Şehit Deniz’in yolunu kendine rehber edinenler, dün olduğu gibi bugün de direnmeye devam edecekler. Varsın dünya sessiz kalsın, üç maymunu oynasın; fark etmez. Biz Rakka’da “Berxwedan Jiyane” demeye devam edeceğiz. Kürtlüğün kesinleşmiş ebedi gerçekliği artık yadsınamaz bir olgudur. Frantz Fanon’un ifade ettiği gibi, siz alttan aldıkça egemen milletin sizi eşit görme ihtimali giderek azalır. Bu durum, tek yolun kararlılıktan geçtiğini gösteriyor. Rakka’da yenilen SDF değil, insanlık adına yola çıkan çağın neopaganist zihniyeti oldu. Biz hiçbir zaman çağın neopaganist zihniyetinin aldatıcı yüzüne kanmadık, çünkü görünüşle aldanmak hakikatten uzaklaşmaktır. Bize yapılan vicdansızlıklar da tam olarak bu anlayıştan kaynaklanıyor. Hiçbir zaman başkalarının maşası olmadık ve olmayacağız. Dün olduğu gibi, bugün de kendi irademizle ve dengemizle Ortadoğu’ya damgamızı vurmaya kararlıyız. Üzerimizden hesap yapmaya çalışanlar şunu unutmamalıdır: Biz tarihsel bir geçmişe sahibiz, kimsenin maşası olmadık ve asla bir aparatı temsil etmedik, etmeyiz de. Bütün zorluklara rağmen kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz.
Devrim GEWDA





