KURDÎ
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Göster
  • Anasayfa
  • Haberler
  • Polİtİk Analİz
  • Araştırmalar
  • Makaleler
  • Tüm Bölümler
    • Dizi Yazı
    • Kadın
    • Özgürlük Perspektifleri
    • Editörden
    • MİT Gerçekleri
    • Röportajlar
    • Dış Basından
    • Serbest Yazılar
KURDÎ
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Göster

Yeni Bir Ortadoğu Düzeni mi?-1

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar bu dönemlerin hiçbirinin birebir tekrarı değildir, fakat hepsinden izler taşımaktadır. Bir yandan 1919’u hatırlatan jeopolitik yeniden yapılanma tartışmaları vardır, öte yandan 1815’i hatırlatan istikrar, denge ve güçlü devlet vurgusu öne çıkmaktadır. Buna karşılık 1945 sonrasının liberal kurumlaşma ve demokrasi dili zayıflamaktadır.

6 June 2026
Kategori: Dizi Yazı, Politik Analiz
256 2
1.4k
GÖRÜNTÜLEME
Facebook İle PaylaşınTwitter İle Paylaşın

1.LİBERAL MÜDAHALECİLİĞİN KRİZİ VE YENİ JEOPOLİTİK DİL

Ortadoğu üzerine yürütülen tartışmaların dili son yıllarda belirgin biçimde değişmiştir. Uzun bir dönem boyunca bölge demokrasi, insan hakları, rejim değişikliği, liberal dönüşüm ve sivil toplum kavramları üzerinden okunurken, bugün daha çok istikrar, entegrasyon, güvenlik, devlet kapasitesi, bölgesel düzen ve stratejik koordinasyon kavramları öne çıkmaktadır. Bu değişim yalnızca diplomatik söylemdeki geçici bir farklılaşma değildir. Irak işgali, Afganistan deneyimi, Arap Bahar’ının yarattığı parçalanmalar, Suriye iç savaşı, Ukrayna savaşı, Gazze krizi ve İran merkezli gerilimler birlikte değerlendirildiğinde, Batılı strateji çevrelerinde eski müdahaleci yaklaşımın ciddi biçimde sorgulandığı görülmektedir.

Soğuk Savaş sonrasında ABD öncülüğünde gelişen liberal müdahalecilik, liberal demokrasinin evrensel olarak yayılacağı, serbest piyasanın siyasal istikrar üreteceği ve rejim değişikliklerinin bölgesel sorunları çözeceği varsayımına dayanıyordu. Ancak son otuz yılın deneyimi bu beklentiyi büyük ölçüde boşa çıkardı. Afganistan’da devlet inşası kalıcı istikrar üretmedi. Irak’ta rejim değişikliği mezhepsel çatışmaları, güvenlik boşluklarını ve bölgesel rekabeti derinleştirdi. Arap Baharı başlangıçta demokratik dönüşüm umudu yaratırken, Libya, Yemen ve Suriye örneklerinde devlet çöküşü, iç savaş ve vekâlet mücadeleleriyle sonuçlandı. Böylece Batı strateji çevrelerinde şu soru daha fazla sorulmaya başlandı, Bir devleti dönüştürmeye çalışırken devletin kendisini zayıflatmak gerçekten çözüm üretir mi?

Bu sorunun bugün yeniden önem kazanması tesadüf değildir. Ortadoğu’da son yirmi yılda yaşanan birçok kriz, devletlerin yıkılması veya zayıflaması halinde demokratik toplumun kendiliğinden ortaya çıkmadığını gösterdi. Tersine, birçok durumda devlet kapasitesinin çökmesi güvenlik boşlukları, milisleşme, vekil güçlerin yayılması, göç hareketleri ve bölgesel müdahalelerin artması sonucunu doğurdu. Bu nedenle son dönemde demokrasi ve rejim değişikliği söylemleri tamamen ortadan kalkmasa da geri plana çekilmiş, merkezi devlet kapasitesi, güvenlik, istikrar ve entegrasyon kavramları daha merkezi hale gelmiştir.

Bu yeni dil, tarihsel açıdan da anlamlıdır. Büyük savaşlar ve krizler sonrasında kurulan düzenlere bakıldığında, uluslararası sistemlerin çoğu zaman önce büyük kaos dönemlerinden geçtiği görülür. 1815 Viyana kongresi, Napolyon savaşlarının ardından istikrar ve güç dengesi arayışı üzerine kuruldu. Ulusların kendi kaderini tayinden çok devletlerin ve hanedanların istikrarı önemsendi. 1919 Paris barış konferansı, imparatorlukların çözülmesiyle yeni devletler ve sınırlar üretti. Ortadoğu’nun bugünkü sınırlarının önemli bir bölümü de bu dönemde şekillendi. Bu dönem yeni devletlerin yaratılmasıyla bilinir, sorunların çözümü büyük ölçüde yeni sınırlar çizmekte ve yeni egemenlik alanları oluşturmakta aranıyordu. Bugün yaşanan süreç 1919 arasında benzerlik hem de farklılık bulunmaktadır. Benzerlik büyük bir dönüşüm döneminin yaşanıyor olmasıdır. Farklılık ise, bugün yeni devletler kurma eğiliminden çok mevcut devletleri yeniden güçlendirme eğiliminin öne çıkmasıdır. 1945 sonrası düzen ise ABD öncülüğünde kurumlar, kurallar ve güvenlik mimarileri üzerinden şekillendi.

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar bu dönemlerin hiçbirinin birebir tekrarı değildir, fakat hepsinden izler taşımaktadır. Bir yandan 1919’u hatırlatan jeopolitik yeniden yapılanma tartışmaları vardır, öte yandan 1815’i hatırlatan istikrar, denge ve güçlü devlet vurgusu öne çıkmaktadır. Buna karşılık 1945 sonrasının liberal kurumlaşma ve demokrasi dili zayıflamaktadır.

Bu nedenle bugünkü süreci tamamlanmış bir “yeni düzen” olarak tanımlamak erken olur. Daha doğru ifade şudur, Ortadoğu’da yeni bir bölgesel mimari arayışı vardır, ancak bu mimarinin nihai biçimi henüz ortaya çıkmamıştır. Bölgedeki mevcut gelişmeler, eski müdahaleci paradigmanın krize girdiğini, fakat onun yerine geçecek düzenin henüz tam olarak kurumsallaşmadığını göstermektedir. Bu geçiş döneminin merkezinde ise üç temel soru bulunmaktadır, Bölgesel düzen merkezi devletler üzerinden mi kurulacaktır? İsrail merkezli yeni bir hegemonya mı inşa edilmektedir? Yoksa halkların ve toplumların özneleştiği demokratik bir entegrasyon imkânı hâlâ mümkün müdür?

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri anlamaya çalışırken yapılan en büyük hatalardan biri, bunları yalnızca güncel olaylar olarak değerlendirmektir. Oysa uluslararası düzenler ve bölgesel sistemler bir günde ortaya çıkmaz, büyük savaşlar, krizler ve güç mücadeleleri sonucunda şekillenir. Bu nedenle bugün ortaya çıkan yeni stratejik dili anlamanın yollarından biri de geçmişte kurulan büyük düzenlere bakmaktır.

Modern tarihte üç büyük düzen kurucu dönem dikkat çekmektedir. Bu üç deneyim farklı olsa da ortak bir özelliğe sahiptir, Hiçbiri doğrudan demokrasi ve özgürlük söylemleriyle başlamadı. Düzenlerin kuruluş aşamalarında önce güvenlik, istikrar, devlet kapasitesi ve güç dengeleri öne çıktı, kurumsallaşma ve yeni siyasal çerçeveler daha sonra gelişti.

Bu nedenle bugün Ortadoğu’da yeniden yükselen istikrar, entegrasyon, güçlü devlet, merkezi kapasite ve güvenlik kavramları tarihsel açıdan dikkat çekicidir. Çünkü bunlar yeni bir düzenin habercisi de olabilir, mevcut krizlere verilen geçici ara dönem süreçleri de olabilir. Özellikle son dönemde bazı Amerikan çevrelerinin güçlü liderler, merkezi devletler ve bölgesel koordinasyon vurgusu yapması, Ortadoğu’nun yeni bir geçiş dönemine girip girmediği sorusunu gündeme getirmektedir.

Dolayısıyla bugün cevap bekleyen temel soru yalnızca yeni bir düzenin kurulup kurulmayacağı değildir. Asıl soru, ortaya çıkan bu güçlü devlet ve entegrasyon eğiliminin kalıcı bir paradigma değişimi mi olduğu, yoksa yeni bir bölgesel mimari kuruluncaya kadar kullanılan geçici bir ara model mi olduğudur.

2.İRAN’IN KIRILMAMASI, İSRAİL MERKEZLİ HEGEMONYA ARAYIŞI VE TÜRKİYE’NİN YENİ DENKLEMDEKİ YERİ

Ortadoğu’daki yeni arayışları anlamak için yalnızca liberal müdahaleciliğin krizine bakmak yetmez. Son dönemdeki gelişmelerin merkezinde İran meselesi, İsrail’in güvenliği ve Türkiye’nin yeni bölgesel mimaride neden yeniden öne çıkarıldığı soruları bulunmaktadır. Özellikle 7 Ekim sonrasında başlayan süreç, Gazze savaşı, İran’a dönük kuşatma, bölgesel vekil güçlere yönelik saldırılar ve 28 Şubat’la birlikte görünür hale gelen ABD-İsrail askeri hamleleri, Ortadoğu’da yeni bir hesaplaşma döneminin açıldığını göstermiştir. Ancak bu hesaplaşmanın beklenen sonucu üretip üretmediği tartışmalıdır.

Uzun yıllar boyunca ABD ve İsrail merkezli stratejik hesapların önemli bir bölümü İran’ın kuşatılması, vekil güçlerinin zayıflatılması, ekonomik yaptırımlarla iç baskının artırılması ve nihayetinde rejimin içeriden kırılması beklentisine dayanıyordu. İran, Lübnan’dan Irak’a, Suriye’den Yemen’e kadar uzanan geniş bir etki alanı kurmuş, bu etki alanı İsrail’in güvenliği, Körfez dengesi ve ABD’nin bölgesel planları açısından temel sorunlardan biri haline gelmişti. Bu nedenle İran’a yönelik baskı yalnızca bir ülkeye karşı yürütülen sınırlı bir politika değil, Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesiyle doğrudan bağlantılı stratejik bir başlıktı.

Fakat bütün yaptırımlara, askeri baskılara, suikastlara, vekil güçlerin hedef alınmasına ve doğrudan gerilimlere rağmen İran’ın siyasal ve örgütsel yapısı beklenen ölçüde çözülmedi. İran zayıfladı, hareket alanı daraldı, bazı mevzilerini kaybetti, fakat rejim değişmedi, devlet yapısı dağılmadı ve ülke bölgesel denklemden çıkarılamadı. Bu durum, son dönemde ortaya çıkan yeni tartışmaları anlamak açısından kritik önemdedir. Çünkü bugün konuşulan entegrasyon, devlet restorasyonu, bölgesel istikrar, güvenlik şemsiyeleri ve yeni mimari arayışları, yalnızca başarılı bir stratejinin devamı olarak değil, İran’ın beklenen biçimde kırılmaması sonrasında ortaya çıkan yeni bir hesaplama olarak da okunabilir.

Bu noktada ABD ve İngiltere’nin bölgeye yaklaşımı da yeniden değerlendirilmelidir. ABD’nin özellikle İsrail güvenliğini merkeze alan, Körfez sermayesiyle İsrail teknolojik-askeri kapasitesini birleştiren ve Abraham Anlaşmaları üzerinden bölgesel normalleşmeyi hedefleyen çizgisi uzun süredir belirgindir. İngiliz stratejik aklı ise tarihsel olarak Türkiye’yi Ortadoğu denkleminin dışında bırakmayan, Suriye-Irak-Türkiye hattını Levant ve Mezopotamya ölçeğinde değerlendiren eski statünün devamına dayanan daha esnek bir jeopolitik geleneğe sahiptir. Bugün ortaya çıkan tablo, bu iki yaklaşım arasında hem bir gerilim hem de kısmi bir uzlaşma ihtimalini göstermektedir. İsrail merkezli tek eksenli düzen fikri, İran’ın kırılmaması ve bölgenin karmaşık yapısı nedeniyle tek başına yeterli görünmemektedir. Bu nedenle Türkiye, Körfez ve İsrail’i aynı mimari içinde değerlendiren çok sütunlu yaklaşımlar daha fazla görünür hale gelmektedir.

“Three Pillars” raporu olarak bilinen bir belge bugün çokça konuşulmaktadır. Burada sıkça atıf yapılan Three Pillars (Üç Sütun) yaklaşımının neyi ifade ettiğini açıklamak gerekir. Bu yaklaşım, bazı Amerikan strateji çevrelerinde ve düşünce kuruluşlarında son yıllarda tartışılan, Ortadoğu’nun tek bir hegemon güç üzerinden değil, birbirini tamamlayan üç temel bölgesel sütun üzerinden istikrara kavuşturulabileceği varsayımına dayanmaktadır. Bu çerçevede İsrail güvenlik, teknoloji ve askeri kapasitenin, Körfez ülkeleri sermaye, finans ve ekonomik gücün, Türkiye ise jeopolitik konum, askeri kapasite, ulaşım koridorları ve bölgesel nüfuzun taşıyıcısı olarak değerlendirilmektedir.

Bu yaklaşımın temel mantığı, son yirmi yılda yaşanan krizlerin gösterdiği üzere Ortadoğu’nun artık yalnızca askeri müdahalelerle veya dışarıdan rejim değişiklikleriyle yönetilemeyeceği varsayımına dayanır. Bunun yerine bölgenin kendi içindeki güçlü merkezlerin birbirini dengelemesi, enerji ve ticaret koridorlarının güvence altına alınması, İsrail’in güvenliğinin korunması ve bölgesel istikrarın bu üç sütun etrafında yeniden inşa edilmesi hedeflenmektedir. Bu nedenle Three Pillars yalnızca üç ülke veya üç aktörün adı değildir, Ortadoğu’da yeni bir güvenlik, ekonomi ve entegrasyon mimarisi arayışını ifade eden stratejik bir çerçevedir.

Ancak burada kritik soru şudur, üç sütun yaklaşımı gerçekten dengeli ve çok merkezli bir bölgesel düzenimi hedeflenmektedir, yoksa İsrail güvenliğini merkeze alan yeni bir hegemonya modelinin farklı bir formülasyonu mudur? Bu sorunun cevabı, orta doğuda ortaya çıkan yeni mimarinin niteliğini anlamak açısından belirleyici olacaktır.

Raporda İsrail, Türkiye ve Körfez ülkeleri eksenli tartışmalar bu bağlamda önemlidir. Bu yaklaşımda İsrail güvenlik, istihbarat ve teknolojik kapasiteyi, Körfez ekonomik ve finansal gücü, Türkiye ise jeopolitik derinlik, askeri kapasite, NATO bağlantısı, Karadeniz-Akdeniz geçişi, Kafkasya hattı ve Suriye-Irak sahasındaki etkisiyle bölgesel işlevi temsil etmektedir. Türkiye’nin bu eksene alınmasının nedeni yalnızca coğrafi konumu değildir. Türkiye hem Avrupa hem Asya ile bağlantılıdır hem NATO üyesidir hem de Rusya, İran, Suriye, Irak ve Kafkasya dosyalarında doğrudan etkilidir. Aynı zamanda Kürt meselesinin dört parçalı yapısı nedeniyle Türkiye, bölgesel entegrasyon veya devlet restorasyonu projelerinin dışında tutulamayacak bir aktördür.

Ancak burada asıl soru şudur, bu yeni mimari gerçekten dengeli ve çok merkezli bir bölgesel düzen arayışı mıdır, yoksa İsrail güvenliğini garanti altına alan yeni bir hegemonya biçimi midir? İsrail’in Gazze savaşı sonrasında bölgedeki konumu yalnızca savunma refleksiyle açıklanamaz. İsrail, kendisini çevreleyen tehdit alanlarını tasfiye etmek, İran’ın bölgesel etkisini kırmak, Filistin meselesini Arap devletleriyle normalleşme süreçleri içinde sınırlandırmak ve Ortadoğu’nun yeni ekonomik-güvenlik mimarisinde merkezi aktör haline gelmek istemektedir. Bu nedenle Abraham Anlaşmaları, yalnızca İsrail-Arap normalleşmesi değil, İsrail’in bölgesel meşruiyetini genişletme ve güvenlik ihtiyacını Arap devletleriyle ortaklaşmış bir düzene bağlama girişimi olarak da okunmalıdır.

Fakat İsrail’in tek başına Ortadoğu’nun hegemonik gücü haline gelmesi kolay değildir. Bunun önünde İran’ın direnç kapasitesi, Türkiye’nin bölgesel ağırlığı, Arap toplumlarının Filistin duyarlılığı, Körfez ülkelerinin pragmatik denge siyaseti ve ABD’nin küresel önceliklerindeki değişim gibi birçok sınırlayıcı faktör vardır. Bu nedenle yeni arayış, saf bir İsrail hegemonyasından çok, İsrail güvenliğini merkeze alan fakat Türkiye ve Körfez gibi aktörleri de düzene eklemleyen bir bölgesel mimari arayışı olarak şekillenmektedir. Bu mimarinin temel hedefi, parçalanmış Ortadoğu’yu liberal demokrasi üzerinden değil, güvenlik, ticaret, enerji, devlet kapasitesi (bir devletin ülke sınırları içerisinde güvenlik istikrar sağlayabilme, kamu hizmetlerini sürdürebilme, kurumlarını işletebilme, hukuk sistemini ekonomisini işletebilme, idari kararlarını hayata geçirebilme gücünü ifade eder) ve kontrollü entegrasyon üzerinden yeniden düzenlemektir.

Ancak burada henüz cevaplanmamış daha derin bir soru bulunmaktadır. Son dönemde yalnızca Barrack gibi isimlerde değil, bazı Amerikan ve Batılı strateji çevrelerinde de benzer biçimde güçlü devletler, güçlü liderler, şefkatli monarşiler, merkezi devletler kapasitesi, güvenlik ve istikrar kavramlarının öne çıktığı görülmektedir. Bu durum, Ortadoğu’nun geleceğinin demokratikleşme üzerinden değil, daha merkezileşmiş siyasal yapılar üzerinden tasarlandığı yönünde yorumlara yol açmaktadır. Ancak tarihsel açıdan bakıldığında bu eğilimin kalıcı mı yoksa geçici mi olduğu henüz net değildir.

Çünkü uluslararası sistemin önceki büyük dönüşüm dönemlerinde de benzer süreçler yaşanmıştır. Napolyon savaşları sonrasında ortaya çıkan Viyana sistemi, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki devlet merkezli rekabet dönemi ve İkinci Dünya Savaşı öncesindeki yoğun merkezileşmiş faşist diktatörler süreçleri, yeni düzenlerin öncesinde güçlü devletlerin ve güvenlik kaygılarının öne çıktığı dönemlerdi. Daha sonra bu süreçler yeni kurumsallaşmaların ve yeni düzenlerin ortaya çıkmasına yol açtı.

Bu nedenle bugün Ortadoğu’da yükselen güçlü devlet, güçlü lider ve güvenlik merkezli yaklaşımın nihai hedef mi, yoksa yeni bir bölgesel düzen kuruluncaya kadar kullanılan geçiş dönemi modeli mi olduğu sorusu açık kalmaktadır. Eğer ABD gerçekten demokrasi ihracı yaklaşımından vazgeçmiş ve kalıcı olarak güçlü liderler ile merkezileşmiş devletleri tercih etmeye başlamışsa, bu durum yeni bir paradigma değişimine işaret edecektir. Ancak mevcut süreç, yeni düzen kuruluncaya kadar güvenliği ve entegrasyonu sağlayacak geçici bir ara model ise, o zaman bugün görülen merkezileşme geleceğin değil, geçiş döneminin karakteri olarak değerlendirilmelidir.

Tam da burada Barrack’ın Irak, Suriye ve Türkiye’ye yaptığı vurgu anlam kazanmaktadır. Bu üç ülke yalnızca tek tek devletler değildir, Kürt meselesi, enerji hatları, İran etkisi, Suriye’nin geleceği, Irak’ın istikrarı, Türkiye’nin bölgesel rolü ve Doğu Akdeniz bağlantıları açısından birleşik bir stratejik alan oluşturmaktadır. Bu nedenle yeni arayışta mesele sadece İsrail’in güvenliği değildir, İsrail güvenliğinin Türkiye, Körfez, Suriye ve Irak üzerinden daha geniş bir bölgesel dengeye bağlanmasıdır. Fakat bu denge halklar açısından özgürleştirici olmayabilir. Çünkü devlet restorasyonu ve güvenlik merkezli entegrasyon, toplumsal sorunları çözmekten çok, onları kontrol altına almayı hedefleyebilir.

Hakkı TEKİN

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

Paylaş201Paylaş126
Önceki yazı

Irak ve Suriye’de DAIŞ’in TC Destekli Dönüşü- HABER ANALİZ

Son HABERLER

Haberler

Irak ve Suriye’de DAIŞ’in TC Destekli Dönüşü- HABER ANALİZ

Yayınlayan Militan Rêhat
5 June 2026
0
1.5k

2014 yılından sonra YPG ve...

Daha fazla okuDetails

Muaviye ve Ebu Süfyan Zihniyetine Karşı Demokratik Toplum Manifestosu

4 June 2026
1.6k

Devşirme Kişiliği ve Kimlik Yabancılaşması

1 June 2026
1.6k

Güç Dengelerinin Dönüşümünde Türkiye’nin Konumu ve Kürt Sorunu- 2

13 May 2026
1.6k

Öne Çıkan Yazılar

  • Irak ve Suriye’de DAIŞ’in TC Destekli Dönüşü- HABER ANALİZ

    531 Paylaşım
    Paylaş 212 Paylaş 133
  • Muaviye ve Ebu Süfyan Zihniyetine Karşı Demokratik Toplum Manifestosu

    549 Paylaşım
    Paylaş 220 Paylaş 137
  • ShamCash Uygulaması — Telefonunuzda Gerçekte Ne Yapıyor?- ÖZEL HABER

    576 Paylaşım
    Paylaş 230 Paylaş 144
  • Sanatçı Mem Ararat Ne Yapmak İstiyor?

    733 Paylaşım
    Paylaş 293 Paylaş 183
  • Yeni Bir Ortadoğu Düzeni mi?-1

    502 Paylaşım
    Paylaş 201 Paylaş 126

Yeni Bir Ortadoğu Düzeni mi?-1

Irak ve Suriye’de DAIŞ’in TC Destekli Dönüşü- HABER ANALİZ

Muaviye ve Ebu Süfyan Zihniyetine Karşı Demokratik Toplum Manifestosu

ShamCash Uygulaması — Telefonunuzda Gerçekte Ne Yapıyor?- ÖZEL HABER

Rojhilat İttifakı: Uluslararası Toplum, İran’ın İdam Suçlarına Karşı Tutum Almalıdır

HPG: Önderliğimizin Özgürlüğünü Sağlama Hedefinden Sapmayacağız

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi | Lekolin

© 2025 Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

KÜRDİSTAN ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

  • Hakkımızda
  • İletişim
  • Yorum İlkesi

Takip Et

Tekrar hoşgeldiniz!

Hesaba giriş

Şifrenizimi unuttunuz?

Tüm alanlar zorunludur

Şifrenizi sıfırlamak için lütfen kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin.

Oturum aç