Ortadoğu özelinde Kürdistan bölgesi tam bir savaş çemberine girmiş bulunmakta. İsrail, ABD-İran savaşı 33.gününde devam ediyor. Savaş giderek tüm bölgeye hatta dünyaya yayılma potansiyelini taşımakta. ABD-İsrail, İran savaşının başlamasından bu yana her iki taraf da birbirlerine karşı üstünlük sağlama arayışını devam ettirmekte. ABD ve İsrail’in hedefi belli bir konsept çerçevesinde İran’ı dize getirmeye çalışırken, İran ise caydırıcılık strateji temelinde aktif saldırı konsepti uygulamaktadır.
ABD VE İSRAİL’İN STRATEJİSİ İLE İRAN’IN DİRENCİ
Söz konusu gidişat ya mevcut uygulanan strateji çerçevesinde aşamalandırılarak ömrü uzatılacak ya da yeni taktiksel planlar devreye konulacak. Bu noktada ABD ve İsrail’in birden fazla seçeneğe sahip olduğu anlaşılmakta. Görüldüğü kadarıyla ABD tarafı ısrarla nokta atışı yöneticileri hedefleyip tasfiye etmeye paralel olarak askeri kurum ve alt yapıyı çökertmeye odaklanmış durumda. Vurulan büyük darbelere rağmen ABD ve İsrail’in stratejisini etkileyip karşı direnç gösteren temel olgu İran’daki dini Şii sosyoloji olmakta. Bu gerçeklik İran’daki devlet yapılanmasını bilinen klasik devlet yapılanmalarından ayrı kılmakta. Mevcut durumda aşılması imkansız olmasa da ABD ve İsrail saldırılarına karşı direnç gösteren temel olgu söz konusu örgütlü sosyolojik yapı olmaktadır. İran’daki devlet yapılanmasının çekirdeğini oluşturup kurgulayan da bu realitedir. Bu gerçeklik dikkate alındığında İran can çekişse de belli bir süre daha direnç göstereceği anlaşılmakta. İran’ın direncini sürdürmesi tüm taraflar için avantaj ve dezavantaj halinin değişmesine yol açabilir. Bu durum ABD ve İsrail’i devletler nezdinde yeni iş birliğine açık hale getirebileceği gibi, İran içindeki dinamiklerin rol ve önemini daha fazla artırabilir.
ABD’NİN MEŞRUİYET ARAYIŞI
Görüldüğü kadarıyla ABD yürütülen savaşta uluslararası ve bölgesel aktörleri arkasına alarak bu savaşın ‘’meşruluğunu’’ tartışmasız bir hale getirmeye çalışmakta. Ki bunu yapmaz ve savaş daha da uzarsa iç ve dış kamuoyu tarafından bu savaşın tartışmalı hale gelebileceğinin farkında. Bölge devletleri daha fazla zarar ve çıkar kaygılarından dolayı, AB ülkeleri ise talebin ortak çıkar merkezli belli bir ittifak ve iş birliğine dayalı olmadığını gördükleri için direnç göstermekte. Bu işin sonucunda hepsi olmasa da AB ülkelerinin bir kısmı Trump’ın baskılarına boyun eğerek bir biçimde savaşı destekleyen bir pozisyon aldığını görüyoruz. Aynı şekilde Ortadoğu’daki bölgesel bazı devletler de kendilerine yapılan saldırıları gerekçe göstererek savaşa dahil olma sinyallerini vermeye başladılar.
OLASI TAKTİKSEL DEĞİŞİMLER VE REJİM DEĞİŞİKLİĞİ SENARYOLARI
ABD ve İsrail’in gelinen noktadan geri adım atmaları beklenemez. Ancak bu noktada taktiksel değişimler yaşanabilir. Örneğin, Irak Körfez Savaşı iki aşamada tamamlanan bir savaş olmuştu. Bu savaşta da kontrol elden bırakılmadan savaş aşamalandırılabilir. Yani hava saldırıları sürdürülüp diplomatik çözüm için İran üzerinde baskılar artırılıp yeni bir fırsat tanınabilir. Bununla birlikte İran’daki iç dinamiklerin örgütlenip yerleşmelerini sağlama ve harekete geçmeleri için İran’da belli bir coğrafyadaki uçuşa yasak bölge ilan edip rejimin çöküşünü zamana da yayabilir. Ayrıca Air Force One uçağında, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına ilişkin açıklamada bulanan Trump İran’da rejimi değiştirdiklerini öne sürerken ‘Daha önce kimsenin muhatap olmadığı farklı insanlarla muhatap oluyoruz. Tamamen farklı bir grup. Bu nedenle bunu rejim değişikliği olarak değerlendiririm’ ifadelerini kullandı. Bu ifadelerden şu sonuç çıkarılabilir; Amerika İran rejimi içerisinde rejim karşıtı askerleri örgütleyip İran’a karşı karadan savaştırabilir. ABD’nin geçmiş pratiğinde bu tür benzer pratiklerin yaşandığı biliniyor.
Küresel ve bölgesel güçler nezdinde İran rejiminin yıkılacağı umudu gelişirse farklı güçlerin de bu sürece dahil olma durumları gelişecektir. İran envanterindeki birçok silah ve tekniği devreye koyarken darbeleyişi misillemeler yapmayı sürdürüyor. Ancak yediği darbeler de oldukça ciddi darbelerdir. Bu savaştan ne eskisi gibi ne de umut bağladıkları gibi müzakere şartlarını kendi lehlerine dönüştürebilecek kadar başarıyla çıkmaları zordur. Bu anlamda İran yeni bir döneme doğru yol almakta. Direnç ve refleksleri çırpınma özelliğindedir desek yeridir. Körfez ülkelerine saldırıları olduğu gibi devam ederse caydırıcılıktan ziyade bu saldırılar dezavantaja da dönüşebilir. Körfez ülkeleri savaşa taraf olurlarsa İran’ın bu durumda yapabileceği tek şey; söz konusu ülkelere doğrudan saldırı ve eski konumundan çok uzak olan Yemen’deki Husileri devreye sokmak olur. Her iki durumda İran’ın savaşın gidişatını ve sonucunu değiştirebilecek durumu zorlaşacaktır. Böyle bir sonuç İran’ın çözülüşünü daha çok hızlandıracaktır.
LÜBNAN, SURİYE, IRAK VE İRAN DOSYALARININ BİRLEŞMESİ
Diğer önemli bir husus ise Lübnan, Suriye, Irak ve İran dosyalarının birleştirildiği anlaşılıyor. Her dört yerde de aynı paralelde ve amaçla yürütülen bir savaş durumu var. Lübnan’daki Hizbullah meselesi bu süreçte çözülmek istenecektir. Bu konu için Lübnan Hükümetine verilen süreç dolmuş durumda. Ortaya çıkan tabloda Lübnan hükümetinin bu misyonu yerine getiremeyeceği anlaşılmakta. Bu noktada iki gelişme yaşanabilir. Birincisi gündeme girdiği gibi İsrail ordusunun bir kara operasyonuna girişmesi ve en kritik bir gelişme de Colani rejimine bağlı güçlerin karadan bu operasyona dahil edilmesidir. HTŞ’nin bu şekil hızlı bir biçimde iktidara taşınmasının temel hedeflerinden biri de buydu. Suriye Rejiminin meşru kabul edilmesi şartlarından biri de İran varlığı ve İran’a yakın olan güçlerle istendiği vakitte savaşmasıdır. HTŞ, bu şartı sözde kabul kabul etmiş gibi görünüyor olsa da pratikte henüz bir adım atmış değil. Kuşkusuz bu adımın önünü Türk devleti almaktadır. Türk devleti; HTŞ rejiminin Lübnan’daki Hizbullah güçlerine saldırması durumunda Suriye’nin iç kesimlerinde muhalif grupların ve Kuzey doğu Suriye ve Rojava’da oluşan boşluktan da Kürtlerin yararlanmasından büyük kaygı duymaktadır.
Türk devletinin bu kaygılarına rağmen geçici Şam hükümetinin ABD ve İsrail tarafından baskılandığı geçen süreçte Reuters tarafından da gündeme getirildi. İsrail ve ABD de önümüzdeki süreçte Şam hükümeti üzerindeki baskıyı daha da arttırabilir. Buna rağmen direnç devam eder ve görev yerine getirilmezse ilişkilerin kopma noktasına kadar gitmesi de pekâlâ mümkün. Mevcut durumda sınır güvenliği adı altında geçici Şam hükümetine bağlı güçlerin Lübnan ve Irak sınırı boyunca konumlandığını daha önce sitemiz lekolin.org’ta belirtmiştik. Söz konusu güçlerin mevcut konumlanmaları Lübnan Hüzbullahı’na karşı olası bir saldırı konumuyken böylesi bir durumda Irak’taki Haşdi şahbi güçlerinden gelebilecek olası misilleme saldırısına karşı da savunma amaçlı bir konumlanmadır. Şayet Lübnan- Suriye sınırında böylesine bir gelişme yaşanırsa Lübnan kadar Suriye’nin mevcut iç dengeleri de bu durumdan ciddi şekilde etkilenecektir. HTŞ bünyesindeki yabancı çete gruplarının rejimle ciddi sorunlar yaşadığı biliniyor. Böylesi bir gelişme bu çete gruplarını yeniden harekete geçirecektir. Zira yukarda da belirttiğimiz gibi Türk devletinin çekindiği bir durum. Kısacası bu durum gerçekleşirse Suriye’de yeniden ciddi bir iç karışıklık yaşanacaktır.
IRAK VE GÜNEY KÜRDİSTAN’DAKİ RİSKLER
İran’daki savaşla bağlantılı olarak Irak’ın da önemli düzeyde etkilendiği sahada görülüyor. İran’a yönelik saldırıların artması ile birlikte Irak’taki İran’a yakın güçleri harekete geçirdi. Yaşanan saldırılar nedeni ile mevcut yönetimin ciddi anlamda zorlandığı görülüyor. Dolayısıyla mevcut başbakanın bu dengeyi ne kadar ve nereye kadar götürüp götüremeyeceği söz konusu dengeyi daha fazla zorladığı anda, ne tür sonuçlarla karşı karşıya kalabileceği belirsizliğini koruyor. Iraklı Şiiler ısrarlı bir şekilde Irak’ın savaşa ortak edilmemesi gerektiğini savunurken, İran taraftarı milis gurupları ise yoğun saldırılar geliştirmekte. Bu durum Irak açısından da tehlikeli bir gidişata işaret etmektedir.
Başta Hewler olmak üzere Güney Kürdistan’da birçok yer hedef alındı, can kayıpları ve maddi hasar meydana geldi. Güney Kürdistan’a yönelik saldırılar gün aşırı devam etmekte. Güney Kürdistan’ın da geleceği bu açıdan risk altındadır. Irak’ta yaşanabilecek olası bir Şii- Sunî geriliminde Kürtler de bu durumdan çok fazla etkilenecektir. Bu anlamda Irak ve Güney Kürdistan’ın durumu buna paralel Şengal’de yaşanabilecek olası gelişmeleri de tetikleyecektir.
TÜRKİYE’NİN KONUMU VE GELECEKTEKİ ZORLUKLAR
Türkiye’de yaşanan süreç ve mevcut bölge denklemindeki durumu ise; Mevcut Hegemonik güçler ile Türkiye arasındaki sorunlar halen çözülmüş değildir. Merkezi hegemonik güç olarak ABD ve bölgenin yeni hegemonik gücü İsrail’in Türkiye ile içinde bulundukları ilişkinin niteliği stratejik olmaktan uzak görünmekte. Var olan ilişki biçimi taktiksel ve konjonktürel kapsamda olduğunu göstermektedir. Türkiye’de yaşanan süreçte çok uzun bir dönem hegemonik sistem karşıtı güçler olan Rusya, İran, Venezuela vb. gibi güçler ile arasını iyi tutmaya özen gösterdi. Bu cephede oynadığı rol aktif bir şekilde öne çıktı. Bu sürecin ortaya çıkardığı bir sonuç olan S-400 sorunu halen çözülebilmiş değildir. Süreç içerisinde Ortadoğu’daki güçler hegemonik sistemin entegrasyon siyasetine göre pozisyonlarını yenilemeye çalışırken, Türkiye ise var olan kredisini kullanarak kısmi ve taktiksel bir değişim görüntüsü verip esasında kendi bildiğini okumayı sürdürdü. Bu anlamda bölgede yaşanan gelişmeler ve ortaya çıkan durumun bütünlüğüne bakıldığında, yaşanan olay olgu ve değişimlerde Türkiye’nin daha fazla olumsuz anlamda oynadığı rolünün öne çıktığını görmek zor değil. Dolayısıyla bölgenin yeniden dizayn edildiği ve statükonun bozulmaya çalışıldığı dönemde Türkiye’nin oynadığı rol hep negatif olmuştur. Türkiye’nin aldığı bu pozisyonun esas nedeni çıkarlarını eski düzenden yana, yani statükocu bir anlayışla hareket etmesi nedeniyle olmuştur. Şimdiye kadar yaşanan tüm gelişmelerde bölgedeki farklı güçlerin bir biçimde rolleri ve katkıları olsa da Türkiye almış olduğu pozisyon gereği sorunlu bir yerde durmuş oldu. Bölge dengeleri yeniden inşa edilirken Türkiye’nin bu durumu da dikkat çekmekte. En fazla gelişmelerden kaygı duyan, bir şekilde dahil olmak durumunda kalmaktan endişelenen ve mevcut statüsü ile ömrünü daha fazla uzatamayacağının korkusunu yaşayan Türkiye olmaktadır.
TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK SEÇENEK: DEMOKRATİK ÇÖZÜM
İran’a gerçekleşen müdahale sonrasında bölgede yeni bir sürecin başlayacağı anlaşılıyor. Buna bağlı olarak bölgesel denklemde yeni gelişmelerin oluşacağı kesindir. Bu nedenle, Türkiye önümüzdeki dönemde gerek İran’a karşı yürütülen savaş sürecinde olsun gerekse İran’ın çözülüşünden sonraki süreçte olsun şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla zorlanacak. Türkiye hem iç hem dış siyasetinde ciddi değişimler yapmak zorunda kalabilir. Eğer Türkiye şimdiye kadar almış olduğu pozisyonla hareket etmede ısrarlı davranırsa içerde ve dışarda çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacağı tartışmaya götürmez bir gerçekliktir. Yaşanan süreçte Türkiye’nin en fazla yararlandığı kredisi olan Jeopolitik-jeostratejik konumu ve NATO ülkesi olma avantajları idi. Bu avantajlarının da bundan sonraki süreçte eskisi kadar etki göstermesi zor. Bu durumda Türkiye’nin önünde duran en stratejik ve kazançlı seçenek Önder Apo’nun sunduğu demokratik çözüm seçeneği olmaktadır. Bu tarihsel fırsata taktiksel yaklaşması ve oyalama siyasetini sürdürmesi durumunda Kürtlerle çözüm şansını da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin belirleyeceği rota ve süreçte üstleneceği rol Suriye, İran ve bölgedeki tüm gelişmeleri olumlu veya olumsuz anlamda etkileyebilir. Önder Apo, yaptığı değerlendirmeler ile bu duruma sürekli dikkati çekmişti. Suriye, İran, Irak ve ön önemlisi Türkiye konusunda öngördüğü bütün gelişmeler mevcut yaşananlar doğrulamaktadır. Değişime açık olmayan, kendi toplumu ile barışmayan totaliter rejimlerin nasıl bir yıkım ve sonla karşı karşıya geldiğini açıkça ortaya koymuştu. Tarihin bu kritik aşamasında Türkiye’nin rolü, izleyeceği politika ve Kürt sorununa, demokratikleşme sorununa yaklaşımı birçok şeyi belirleyecek.
EDİTÖRDEN





