Son günlerde tuhaf ama bir o kadar da tehlikeli bir söylem dolaşıma sokuluyor: Güya ABD ve İsrail Kürtlere devlet ya da statü vermek istiyor, buna engel olan bizzat Kürt özgürlük hareketiymiş…
İlk bakışta bile bu iddia insanın aklıyla alay eder gibi duruyor. Ama mesele zaten doğruluk değil; mesele algı yaratmak. Çünkü bu tür söylemler gerçeği açıklamak için değil, gerçeği ters yüz etmek için üretilir.
Şimdi açık konuşalım.
Kürtler statü istemiyor mu?
Bu sorunun kendisi bile ciddiyetten uzak. Kürt halkı yüz yıldır ne için mücadele ediyor?
Dilini, kimliğini, varlığını korumak için verdiği onca bedelin amacı ne? Statü talebi bu halkın tercihi değil, tarihsel zorunluluğudur. Bu gerçeği inkâr etmek ya cehalettir ya da bilinçli bir çarpıtmadır.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Eğer gerçekten büyük güçler Kürtlerin statü kazanmasını isteseydi, bunun somut bir örneğini görmez miydik?
Gördük aslında. 2017’de Güney Kürdistan’da yapılan referandum tam da böyle bir sınavdı. Halk iradesini ortaya koydu. Büyük çoğunluk bağımsızlık dedi. Peki sonra ne oldu?
Hiçbir şey.
Büyük yıkım ve saatler için de büyük kayıplar… Ne ciddi bir uluslararası destek geldi ne de bu irade tanındı. Aksine, referandum sonrası Kürtler yalnız bırakıldı. Bu tablo bize şunu açıkça gösterdi: Uluslararası sistemde haklı olmak yetmez; güçlü ve örgütlü olmak gerekir. Çünkü o sistem adaletle değil, çıkarla çalışır.
Benzer bir durum Rojava’da da yaşandı.
DAİŞ barbarlığı karşısında herkes geri çekilirken, Kürtler insanlık adına direndi. Binlerce genç kadın, erkek şehit oldu. DAİŞ barbarlığının yayılması engellendi, yenilgiye uğratıldı. Kürtler tüm bölge için yeni bir model ortaya çıkardı. Ortaya çıkan model yalnızca Kürtler için değil, tüm bölge halkları ve Ortadoğu için umut olabilecek bir deneyimdi.
Peki sonuç?
Hâlâ tanınma yok. Hâlâ uluslararası bir güvence yok.
Demek ki mesele, “kimin neyi hak ettiği” değil; “kimin neyi hangi çıkarla desteklediği” meselesidir.
İşte tam da burada o meşhur söylemin iç yüzü ortaya çıkıyor:
“ABD ve İsrail Kürtlere statü vermek istiyor ama Kürtler istemiyor.”
Bu cümle bir analiz değil, tam bir gri propagandadır.
Amacı açık:
Kürt özgürlük mücadelesini itibarsızlaştırmak, halkın kafasını karıştırmak ve dış güçlerin sorumluluğunu görünmez kılmak. Elbette halk içinde umut edenler var. “Belki bu sefer destek gelir” diyenler var. Bu anlaşılır bir durum. Ama tarih bize şunu defalarca gösterdi: Büyük güçler halklara özgürlük vermez, sadece kendi çıkarlarına hizmet eden dengeleri kurar.
O yüzden gerçek şu:
Kürtlerin statüsü Washington’da, Tel Aviv’de ya da başka bir başkentte yazılmayacak. Kürtlerin statüsü Amed’de, Hewler’de, Qamişlo’da, Mahabat’ta yani halkın kendi iradesinde, birliğinde şekillenecek.
Bu işin başka yolu yok.
Bugün yapılması gereken şey, “kim bize ne verir” sorusunu sormak değil; “biz kendi gücümüzü ne kadar büyütebiliriz” sorusuna cevap aramaktır.
Çünkü tarih çok net bir şey söylüyor:
Örgütsüz halklar unutulur.
Bölünmüş halklar kullanılır.
Ama örgütlü halklar yok sayılamaz.
Kürt meselesinin özü de tam olarak burada düğümleniyor.
Birlik, bilinç ve kararlılık…
Eğer bunlar varsa, statü kaçınılmazdır.
Eğer bunlar yoksa, en güçlü destekler bile kalıcı bir sonuç üretmez.
Özgürlük hiçbir zaman birilerinin verdiği bir hediye değildir.
Özgürlük, alınır.
Ve onu ancak örgütlü halklar alabilir.
Kürt halkı da kararlı ve örgütlü mücadelesiyse bunu mutlaka başaracaktır.
Ronî SERHED





