Bilindiği üzere, Birinci Dünya Savaşı kendisiyle birlikte Sovyet Devrimi’ni getirdi. İkinci Dünya Savaşı’nın neticesinde Çin Devrimi oldu. Yine Sovyetler yayıldı, hatta kapitalist sisteme alternatif oldu. Açık ki, içinde bulunduğumuz bugünlerde de, Üçüncü Dünya Savaşı yürütülüyor ve bu savaşta Apocu Hareketin yaptığı büyük bir hamleden çıkacak “Barış ve Demokratik Toplum” sonucundan korkuluyor. Çünkü bunun imkanları var. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sistem belli sonuçlar çıkardığı için, buradan çıkardıkları sonuçlar ve aldıkları tecrübelerle Apocu Hareket’in önünü nasıl alacakları konusunda saldırılar gerçekleştiriyorlar. Eğer Önder Apo’ya yönelik uluslararası komplo gerçekleştirilmiş, tecritte ısrar edilmişse, sebebi bu politikalardır. Bunu yaparak demokratik modernite temelinde devrimin gelişmesinin önüne geçmek istemektedirler. Rêber Apo, Hareket ve Kürt halkına dönük gerçekleştirilen bütün saldırıların kaynağında bu gerçekler yatmaktadır.
“HEGEMONYA PİRAMİDİ”
Elbette, Üçüncü Dünya Savaşı birçok yanıyla diğer savaşlardan farklıdır. Diğer iki savaşta bloklar vardı, ağırlıklı olarak taraflar bloklarda karşı karşıya geliyordu ve savaş böyle yürütülüyordu. Askeri yönü gelişkindi. Ama Üçüncü Dünya Savaşı’nda, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu gibi taraflar arasında askeri çatışmalar yoğun değil. Sistemin içinde çelişkiler var. Kim hegemon olacak, kim hegemonun yanında ve arkasında yer alacak, ikinci-üçüncü sırada kim yer alacak; bunlar temelinde savaş yürütülüyor. Bilindiği üzere, Önder Apo bunu ‘Hegemonya Piramidi’ olarak tanımladı. Yine savaşın hibrit boyutu öne çıkıyor. Bu savaşların hepsi de ideolojik temelde yürütülmektedir. Çok güçlü ideolojik, kültürel ve bunların yanında askeri savaş yürütülüyor. Yine bu savaşın başka bir özelliği birbiriyle savaşan güçler başka bir yer ve zamanda bir araya gelebiliyor, ittifaklar kurabiliyorlar.
Görülmesi gereken önemli bir durum da Sovyetler dağıldıktan sonra, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı süreçlerinde ortaya çıkan bütün iktidarların hedef haline gelmesidir. En çok da Ortadoğu’da bu durum yaşandı. O iktidarlar tek tek devrildi, devriliyor, örgütler tasfiye ediliyor. Tüm bunların ortasında Rêber Apo böylesi bir ortamda PKK’nin feshedilmesi kararını aldı. Çünkü o dönem ayakta kalan ender güçlerden birisi de PKK’dir. Tehlikeyi görerek PKK’yi feshetme kararı aldı. Önder Apo’nun yaptığı bu hamleyle elde edilen kazanımları, değerleri korumak ve geliştirmek istediği anlaşılmaktadır.
3’ÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI: MİLLİYETÇİLİK, FAŞİZM, GÖÇ VE KATLİAM POLİTİKALARI
Dikkat edilirse Üçüncü Dünya Savaşı milliyetçilik, faşizm, göç, katliam politikalarıyla gündemdeki yerini korumaya devam etmektedir. Demokratik hareketler, özgürlük hareketleri, sosyalistler, kadınlar, gençler, ekolojik hareketler hedefleniyor. Yani insan-toplum yaşamı hedefleniyor. Yürütülen savaş, güçlerin sistem içinde nasıl yer alacaklarına yönelik olsa da, esas savaş kapitalist modernite ve demokratik modernite arasında yaşanıyor. Mevcut durumda kapitalist modernist sistem Amerika, İsrail ve İngiltere öncülüğünde varlığını sürdürmektedir. Bunlar öncülüğünde şu anda Ortadoğu merkezli bir dünya savaşı yürütülüyor. Çünkü burada sonuç alamayanlar dünyaya tümden hegemonya kuramazlar. Dikkat edilirse diğer iki dünya savaşının da hedefinde Ortadoğu vardı, sonuçlar da ona göre şekillendi. Şimdi de esasen Üçüncü Dünya Savaşı Ortadoğu’da yürütülmektedir. Her ne kadar Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş, dünya savaşının merkezi gibi gösterilmek istense de bunun da Ortadoğu’da yürütülen savaşın bir parçası olduğu görülmelidir. Kuşkusuz bu savaşın birçok amacı bulunmaktadır. Mesela bir amacı Çin’i sınırlamaktır. Ama onun da yolu Ortadoğu’dan geçmektedir. Ortadoğu’daki savaşın merkezinde de Kürdistan yer almaktadır. Dolayısıyla savaşın kaderini burası belirleyecektir. Her geçen gün bu gerçeklik daha fazla ortaya çıkmaktadır.
KONUŞANLAR ABD VE İSRAİL AMA YÖNLENDİREN GÜÇ İNGİLTERE’DİR
Geçmişten beri Ortadoğu’da yürütülen savaşları yönlendiren esas güç İngiltere olmuştur. Bu durum şu anda da geçerliliğini korumaktadır. İsrail ve Amerika Ortadoğu’da bazı adımlar atsa da siyasetin asıl belirleyeni İngiltere’dir. Önceden de böyleydi, şimdi de böyledir. Birlikte yürütüyorlar. Pratikte görünen, yürüten güç İsrail ile Amerika’dır, ama öncülüğünü yapıp siyasetini belirleyen ise İngiltere’dir. Birinci Dünya Savaşı sürecinde İngiltere, Ortadoğu’daki siyasetini üç ayak üzerinden yürütüyordu; Kürtler, Araplar ve Türkler. Günümüzde yürüttükleri siyaset de o zamankine benzemektedir. Elbette tümüyle aynı değil, bazı farklılıkları vardır. Nasıl ki Kahire ve Sykes-Picot antlaşmalarını Ortadoğu’da bir düzen yaratmak için yaptılarsa, şimdi de kapitalist modernite sistemini oturtmak, sistemin sorunlarını çözmek için hesaplar yapmakta, Ortadoğu’yu da bunun merkezi olarak kullanmaktadırlar.
İngiltere, Kahire ve Sykes-Picot antlaşma düzeninin günümüze yanıt olamadığını görüyor, o nedenle yeniliyor. Eğer böyle bir yöntem izlemezse Ortadoğu’da öncülüğünü Önder Apo’nun yaptığı özgürlük ve demokrasi hareketinin gelişeceğini ve bunun kendileri açısından tehlikeli olacağını görmektedir. Mevcut iktidarların da çıkarlarına yanıt olamadığını, buna karşın Ortadoğu’daki halklarda yeni bir uyanışın, arayışın olduğunu da bilmektedir. Bu nedenle bölgede yeni bazı adımlar atmakta, bu biçimde işlerin kontrolden çıkmasını engellemek istemektedir. Arap Baharına bu biçimde yön vermek istediler. Birçok kişi ve kesim bunu anlamadı. Ama anlaşıldı ki bu siyasetin de arkasında İngiltere var. İngiltere bunu Sykes-Picot düzeninin yerine kurgulamak istedi. Bunun için bazı adımlar attı, belli sonuçlar da aldı. Fakat Suriye’de tıkandılar. Mısır’da da kısmen böyle oldu. Gördüler ki, eğer bu tıkanıklığı aşamazlarsa, Ortadoğu’da amaçlarına ulaşamayacaklar.
İNGİLTERE’NİN GİZLİ PLANI: İSLAMİ GRUPLARLA DEMOKRASİYİ YIKMAK!
Bu nedenle İngiltere ve Türkiye ittifak yaparak Baas Rejimini de sonlandırıp HTŞ’yi Suriye’de yönetime getirdiler. Öyle anlaşılıyor ki Colani daha Bağdat’ta tutukluyken örgütlendi. Adım adım hazırladılar ve sonunda iktidar yaptılar. HTŞ’nin iktidara getirilmesini de iyi anlamak gerekir. Colani El Kaide’den kopmuştu, sonradan El Nusra’yı kurdu, en son olarak da kılıf olarak HTŞ adını aldı. Dikkat edilirse Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere Osmanlılara karşı İslami hareketler geliştirdi. Daha çok da Araplar içinde geliştirdi. Şimdi de görüyoruz ki, Afganistan, Suriye gibi yerlerde yine bu hareketler geliştiriliyor. Bununla esas olarak Demokratik Modernite çizgisinin önü alınmak isteniyor. Çünkü başka alternatiflerle bunu engellemek zordur.
Hafız Esad, hem ABD ve Sovyetler arasındaki çelişkilerden iyi yararlandı hem de Suriye bir denge üzerinden inşa edildi. Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün ve diğer devletleri dengede tutmak için oluşturuldu.
Bu anlamıyla, Ortadoğu’da geliştirilen denge politikası, bir yandan Araplar ve Kürtlerin parçalanmasını beraberinde getirirken diğer yandan somut olarak Suriye’nin kuruluşuna yol açtı. Diğer Arap devletlerinin çoğu Suriye devletinin ortaya çıkmasından sonra dizayn edildiler. Bugün de Suriye’ye benzer bir rolün oynatılmaya çalışıldığı anlaşılıyor. HTŞ’yi Araplara kabul ettirip bununla da Önder Apo çizgisinin önüne geçmek istiyorlar. Çünkü Önder Apo’nun geliştirdiği paradigmanın kadına yaklaşımı özelde kadınları, ama genelde tüm halkları etkiliyor. Bu biçimde Önderlik paradigmasının önüne geçmek istiyorlar. İslami hareketleri geliştirerek bunu yapmak istiyorlar. HTŞ’de ısrar etmelerinin ve korumalarının bir sebebi de budur.
YAPMAK İSTEDİKLERİ ENTEGRASYON DEĞİL ASİMİLASYONDUR!
Malum, Kuzey ve Doğu Suriye için Amerika ve diğerleri, tamamen Suriye’ye katılması gerektiğini belirtiyorlar. Kurumlarını dağıtıp mevcut sisteme dahil olmasını söylüyorlar. Entegrasyon dedikleri de esasen asimilasyondur. Çünkü bütün yetersizliklerine rağmen Önder Apo öncülüğünde, çizgisinde gelişen devrimi tehlikeli görüyorlar. O yüzden de demokrasi bloğunu geliştirebilecek güçlere saldırıyorlar. Alevilere, Dürzilere saldırıyorlar, özgürlük ve demokrasi güçlerini etkisizleştirmek istiyorlar. Böylelikle Rojava’yı da yalnızlaştırıp etkisiz kılmayı amaçlıyorlar ki, Suriye geneline yayılan bir devrim gerçekleşmesin. Çünkü Suriye’de böyle bir süreç gelişirse Ortadoğu’da da gelişecektir. Önder Apo bundan dolayı “Suriye’de değişen iktidar, sadece bir ülkedeki iktidar değişikliği değildir, Sykes-Picot ile Ortadoğu’yu dizayn eden sistem çöktü” belirlemesinde bulundu.
Kuşkusuz, Lozan da güncelliğini yitirdi. Lozan Araplar ve Kürtler arasındaki parçalanmışlıklar üzerine kuruluydu. Sykes-Picot düzeni yıkıldıktan sonra Lozan’a dayalı düzen de yıkıldı. Şu an tüm dış güçler Rojava devrimini nasıl etkisiz kılabilirizin arayışı içerisindedirler. Rojava’yı yalnızlaştırıp dayanabileceği bir güç kalmasın istiyorlar. Alevi ve Dürzilere yönelik katliamların amacı bu gerçekliktir. Çünkü bu kesimler biraz da devrimden güç alıyorlar ve direnebiliyorlar. Bunları devre dışı bırakarak Rojava devrimini yalnızlaştırmak istiyorlar. ABD’nin de TC’nin de böyle bir amaç güttüğü aşikardır.
Önder Apo’nun Rojava’da ne yapmak istediğini görüyorlar, onun için de acilen bunu boşa çıkarmak istiyorlar. Plan, Rojava’nın yanında durabilecek güçleri tasfiye etmektir. Dikkat edelim, HTŞ’yi 27 Kasım PKK’nin kuruluş yıldönümünde harekete geçirdiler. Aynı gün İngiltere Kürt demokratik kurumlarına baskın yaptı ve bazı aktivistleri gözaltına aldı. Bundan da anlaşılıyor ki, İngiltere’nin Suriye hamlesi esasen Apocu Harekete karşı yapılan bir hamledir. Bu temelde İngiltere, ABD ve TC, Suriye’de bazı planlar yapmaktadırlar.
Şüphesiz Sykes-Picot ve ona bağlı olarak Lozan nasıl yenilgiye uğratıldıysa, TC’nin Önder Apo’ya, Apocu Harekete ve Kürt halkına dayattığı inkâr ve imha siyaseti de Özgürlük güçlerinin yürüttüğü mücadele ile yenildi. Onların inkar siyasetinin başarılı olmasını engelledi. Yine Ortadoğu’daki gelişmeler de çok önemli, TC için büyük tehlikeler yarattı. TC bu tehlikeyi gördü, artık yürüyemeyeceğini fark etti. Bütün imkanlarıyla saldırsalar da başarılı olamadılar, aksine onlar için tehlike daha da büyüdü. Bu tehlikeyi gören Bahçeli şahsında derin devletti. O yüzden de mecliste DEM Parti ile tokalaştı ve o konuşmaları yaptı. Zaten sürekli olarak, Türkiye’nin beka sorunu var, diyordu. Dolayısıyla Bahçeli’nin, Erdoğan’ın ve diğer partilerin yürüttükleri siyaseti de iyi anlamak gerekir. Nasıl ki, Osmanlı devleti yıkıldığında, Türk devleti-milleti varlığının tehlikeye girdiğini gördüğünde, Mustafa Kemal çareyi Kürtlere ve Sovyetlere dayanarak ayakta kalmakta buldu ve bu biçimde İngiltere ile bazı ilişkiler geliştirdi ve sonuçta Lozan’ı imzalayarak ayakta kaldıysa; şimdi Bahçeli de aynı role soyunmaktadır. Türklerin tehlikede olduğunu görüyor. Faşisttir, Türk ırkçısıdır. Türk milletini esas alıyor. Tehlikeyi görüyor. Bundan kurtulmanın da tek yolunun da Kürtlerle diyalog geliştirmeden geçtiğini düşünüyor ve ona göre adımlar atıyor. Eğer Bahçeli bu adımları attıysa Kürtleri kabul ettiği ya da sorunu çözmek istediği için değildir. Belirtilen nedenlerle bu siyaseti yürütüyor.
AKP-ERDOĞAN İÇİN TÜRK MİLLETİNİN BEKASI ÇOK DA ÖNEMLİ DEĞİL
AKP’nin ise siyaseti farklıdır. AKP-Erdoğan için Türk milletinin bekası çok da önemli değildir, önemli olan iktidarıdır. Kendilerine karşı olanları nasıl etkisiz kılarız ve iktidarda kalırız, derdindedir. Yani hem MHP hem de AKP esasında taktik yapıyorlar. Bunu yaparken esas aldıkları PKK’yi nasıl silahsızlandırırız, böylece yok ederiz hesabı yapıyorlar. PKK silahsızlanırsa, PKK’yi zayıflatabileceklerini, hatta yok edebileceklerini, bu şekilde Kürt sorunundan kurtulabileceklerini düşünüyorlar. Konuşma ve yaklaşımlarından bu anlaşılıyor. Şimdiye kadar Kürt sorunundan bahsetmiş değiller. Sadece Türkiye’de terör sorununu çözmek istiyoruz, diyorlar. Yani “PKK terördür”, o yüzden de PKK’yi ortadan kaldırmak istiyoruz, bunun için de silahsızlanması gerekir, diyorlar. Yürüttükleri plan bu temeldedir. O yüzden de sorunun ismini bile koyamıyorlar. Oluşturulan komisyon da Kürt sorununu çözmek için değildir. Daha önce de komisyon kuruldu. Daha çok bilgi toplayıp Erdoğan’a aktarma pozisyonunda kaldı. Erdoğan da o bilgilere göre siyaset yürüttü. Şimdi de Erdoğan’ın yaklaşımı o döneme benziyor.
Bir de dikkat çekici bir durum var; sıkıştıklarında ve komisyonun kurulma tartışmaları yürütülürken tüm Türk generalleri Numan Kurtulmuş ile askeri kıyafetlerle görüşme gerçekleştirdiler. Generaller neden Numan Kurtulmuş’u görmek istedi? Neden hemen ardından Kurtulmuş, Erdoğan’la görüştü. Anlaşılıyor ki tehdit etmek istediler. Önder Apo sürekli Türkiye’deki darbe mekaniğinden bahsediyor. Anlaşılıyor ki, komisyonu sadece PKK’ye silah bıraktırma pozisyonunda tutmak istiyorlar. Erdoğan da görüşme sonrasında bir açıklama yapmadı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi hareket etti. Sözde darbelere karşıydı. Sözde Türkiye’de vesayet ortadan kalkmıştı.
İRAN’IN DURUMU
Bilindiği üzere İsrail ve ABD, İran’a yönelik bir saldırı gerçekleştirdiler. İlk başta İsrail tarafından tek yanlı başlatılan bir saldırı gibi gösterildi, ama arkasında ABD, İngiltere vardı. Bu saldırı onların planıydı. Birçok darbe vurdular. Planları, havadan bir saldırı gerçekleştirip birçok generali öldürdükten sonra halkın ayaklanması ve onların da güya ayaklanmayı koruma temelinde İran’ı ya teslim alması ya da istediklerini kabul ettirmeleriydi. Alternatifleri de Rıza Şah’ın oğlu ile Halkın Mücahitleri’ydi. Onlar hazırlanmıştı. Rıza Şah’ın oğlu zaten hemen çağrı yaptı. Ancak halkta bir ayaklanma durumu gerçekleşmedi. Gerçekleşmemesinin nedeni, anlaşılan İran, ABD ve İsrail’in planladığı taktiği anladı ve ona göre taktikler geliştirdi. Askeri istihbaratını buna göre konumlandırdı. Halkta bir serhildan durumu gerçekleşmedi. İran her yerde bu tedbiri almıştı ve sonuç da aldı. Serhildanın gelişmemesinin bir nedeni de İran halkının dış müdahalelere karşı olmasıydı. Öyle bir kültürleri var. İsrail ve ABD saldırdığı için, Şah’ın oğlu da alternatif olarak gösterildiği ve bir karşılığı olmadığı için bu plan tutmadı. ABD ve İsrail bu biçimde sonuç alamayacaklarını gördükleri için ateşkesi devreye koydular. İran bu süreci kendisini toparlama amacıyla değerlendirmek istemektedir. Çünkü büyük darbeler yedi ve esas tehlikenin Halkın Mücahitleri, Şah’ın oğlu değil, Kürtler olduğunu gördü. Bu nedenle Kürdistan’a ve sınır bölgelerine istihbaratını çok fazla yığdı, güvenlik tedbirlerini arttırdı. İran, Kürdistan’da bu yönlü tedbirler almazsa büyük darbeler yiyeceğini görmekte ve ona göre adımlar atmaktadır.
İran’da yakın zamanda yeniden bir savaşın olacağı, rejimin değişeceği söylenmektedir. Bu bilgiler belki de yönlendirme amaçlıdır. Rejime kendi istediklerini kabul ettirmek için yayılan haberler de olabilir, gerçek de olabilir. Ancak artık İran rejiminin eskisi gibi olamayacağı anlaşılmaktadır. Bu açıktır. Çabuk mu olur, geç mi olur bilinmez. Artık Irak gibi mi ya da Suriye gibi mi bir değişim olacak onu da bilemeyiz. Çünkü oralarda da önce vurdular, durdular, alternatifler hazırladılar, 10-15 yıl sonra değişiklikler yaptılar. Acaba İran’da da aynı şekilde mi hareket edilecek, daha hızlı bir müdahale mi olacak ya da zamana mı yayılacak karşılıklı atılacak adımların sonucunda görülecektir. Irak ve Suriye’nin durumu ayrıydı, İran’ın durumu ayrıdır. Irak ve Suriye’de değişiklikler yapmak istediklerinde farklı güçler bulunmaktaydı. Ancak şu anda Ortadoğu’da önlerinde İran dışında engel olacak herhangi bir güç kalmadı. O nedenle İran’da daha hızlı değişimler yapmak isteyebilirler.
Türkiye İran’ın zayıf olduğunu görmekte, o nedenle çıkarlarına hizmet eder duruma getirmek istemektedir. Hem Özgürlük Hareketi’ne karşı İran’ı yanına çekmeye çalışmakta hem de Zengezur koridorunu kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirmek istemektedir. İran’ın zayıf düşmesi, Rusya için de büyük tehlikeler ortaya çıkarmaktadır. Dikkat edilirse, Rusya ve Azerbaycan arasında karşılıklı tutuklamalar, sorunlar çıktı. Bu gelişmeler Ortadoğu’da İran’a yönelik gerçekleştirilen planlarla bağlantılı olmaktadır. Türkiye hem Azerbaycan’da hem de İran muhalefeti içinde bazı çalışmalar yaparak Kürtlerin gelişmesini engellemek istemektedir. Azerilerin çelişkilerini derinleştirmek istemektedir. TC, nasıl ki Suriye’de Özgürlük Hareketi’ni bahane ederek bazı yerleri işgal ettiyse, İran’da da TC-İran sınırında benzer bir yöntem izlemek istemektedir. Dikkat edilirse İsrail-İran savaşı sırasında TC komuta konseyi Wan’a gitti. Hazırlıklarını gözden geçirdiler. Türkiye’nin böyle planları bulunmaktadır.
KDP’NİN DEVLET ARGÜMANI
Önder Apo bu Hareketi kurduğunda iki şeyi esas aldı: Birincisi işbirlikçiliğe karşı durmak, ikincisi de kapitalist moderniteyle mücadele etmekti. Bu Hareketin diğer bütün hareketlerden farkı ve temel ölçüsü bu olmaktadır. Bu hareketin hakikatinin iyi anlaşılması için bu iki hususu tam olarak kavramak elzemdir. Bu nedenle KDP ile yaşanan sorunları son yıllarda ortaya çıkmış gibi değerlendirmek yanlıştır. Bu hareket daha grup aşamasındayken başlayan ve bugün de devam eden bir çatışma söz konusudur. Barzani çizgisi, kendisine bağlı bir Kürt devleti kurmak istemekte, bazı devletler de bunun yanında olmaktadır. Şu anda Önder Apo ve Apocu Hareket karşısındaki tek argümanları bu olmaktadır. Ne yaptılarsa Önder Apo ve Apocu Hareket oyunlarını boşa çıkardı. Ellerinde bir tek ‘devlet’ söylemi kalmış ve şimdi onu kullanmak istemektedir. Unutmayalım ki, Özgürlük Hareketi yıllarca devlet kurmak için mücadele etti ve buna karşı çıkan temel güç de KDP oldu. KDP önce devlete karşı çıkıyordu, şimdi Özgürlük Hareketi ilkesel olarak devlete karşıyız dediği için devlet kurmak istediğini söylemektedir.
Yine biliyoruz ki, 20. yüzyılda Kurdistan’da devlet hedefi ile mücadele eden üç lider var. Biri Şeyh Mahmut Berzenci, biri Qazi Muhammed, diğeri ise Önder Apo’dur. Bunun dışındaki direnişlerin hiç birisinde devlet hedefi yoktur. Özellikle de Barzani KDP’sinde hiç yoktur. Başta da yoktu, hiç bir programında da yoktu, şimdi de yok. KDP’nin Özgürlük Hareketi’ne devletçilikle saldırmasının, güya Kürt devletinin isteyeni, temsilcisi, mücadelecisi gibi kendisini göstermesinin hiç bir temeli yoktur. Bu konuda bütün belgeler, arşivler incelenebilir, yoktur. Bunların hepsi kara propagandadır, başka da bir anlamı yoktur.
Başka bazı yerlerde de Önder Apo ve manifestosuna yönelik saldırılar geliştirilmektedir. Bu saldırıyı yapanların hepsi KDP çizgisindeki işbirlikçilerdir, Apo ve PKK rantını yiyenlerdir. Kendilerini farklı göstermektedirler, ancak öyle bir şey yoktur, birileri adına yazıp çizmektedirler. Çizgiye hâkim olmayanlar bunların çok güçlü olduğunu düşünebilir, ama öyle bir durum söz konusu değildir.
IRAK HALA NE YAPTIĞINI NE YAPACAĞINI BİLMİYOR!
Irak iktidarı, Türk devletiyle birçok konuda anlaşmış durumdadır. Çünkü zayıftır, TC’ye karşı duracak güçte değildir. Barzaniler de onlar üzerinde baskı kurmaktadır. Türkmenler, Şiiler ve Sadr üzerinde de etkileri var. Eskiden İran vardı, onlar üzerinde etkili oluyordu. KDP’nin istediği gibi Türklerle ilişki kurmasını engelliyordu, ancak durum biraz değişti. ABD ve arkasındakiler onun etkisini daha da zayıflatacaktır. Bu nedenle mevcut iktidar ayakta kalmak için daha fazla Türkiye’yi esas alacaktır. Irak bu nedenle Türkiye ile ilişkilerini iyi tutmaktadır.
Bazıları Sünnileri yeniden iktidara getireceklerini söylemektedir, bazıları ayrılmaların-kopuşların olacağını söylemektedirler. Barzaniler bunu ister, o açıktır. Sünnilerin yaklaşımının ne olduğunu tam olarak bilmiyor ancak böyle bir yaklaşım var. Sünniler tek başına yetmez, ancak Amerika, KDP ve Türklerin yardımıyla bu olabilir. Bunun için bazı faaliyetler de yürütülüyor. Ancak ne olacağı tümden kestirilemez. İran’da ne olur, nasıl etki eder, kestirmek zor, ama kesinlikle İran’ı da etkileyecektir. Irak’taki gelişmeler Başur, YNK, Özgürlük Hareketi dahil herkesi etkiler. Maxmur ve Şengal’e yönelik ırak merkezli gelişen kuşatma ve saldırıları Türkiye ve İran’ın politikalarından bağımsız ele almak yanlış olacaktır. İran istemese Irak bu düzeyde Türkiye ile ilişki kurmaz, sınırda birlikte hareket etmezdi.
EDİTÖRDEN





