Kürt sorununun çözümsüz kalması demokrasi sorununu daha çok derinleştirip kapitalist düzen partileri arasındaki rekabeti, çelişki ve çatışmaların daha çok görünür hale gelmesine yol açıyor. Bir ülkede demokrasinin yokluğu sadece ezilen toplumsal çoğunlukla sistem arasında değil bir süre sonra sistemin kendi sözcü ve temsilcileri arasında da çelişki ve çatışmaya yol açar. İktidar ve rant kavgaları sistem krizinin derinleştiği koşullarda daha çok açık hale gelir. Kürt halkının ulusal varlığı söz konusu olduğunda siyasal milliyetçilik ve siyasal İslam’dan beslenen bütün sistem partileri tek yumruk olup Kürt düşmanı olduklarını daha çok gösteriyorlar. Normal şartlarda da birbirinin ayaklarını kaydırmaktan ve iktidar olma yarışından geri kalmıyorlar. CHP içindeki iktidar gruplaşmaları ve AKP hükümetinin düzen içi muhalefete bile tahammül edemez hale gelmesi Türkiye’de siyasetin toplumsal sorunları çözme gibi bir amaca sahip olmadığını gösteriyor. Türkiye’deki siyasetin toplumsal sorunları çözme gibi bir amacı olsaydı Türkiye demokrasi yoksunu olmaz ve Kürt sorunu başta olmak üzere bütün sorunlar çözülür ve Türkiye günden güne daha kötü bir sona doğru gitmezdi.
Kürt sorunu çözülmek istenmediği için bütün sorunların çözümü rafa kaldırılıyor, demokrasinin sözünü etmek, sistemi eleştirmek bile suç sayılıyor. Kürt halkına düşman olan sistem hak talep eden her kesimi düşman olarak görüyor. Bir ülkede sistemdeki krizin daha çok derinleşmesi sistem içinde de bir süre sonra büyük çelişki ve çatışmalara yol açar. Hile ve entrikalarla çeyrek asırdır iktidarda olan AKP hükümeti artık ülkenin tek sahibinin kendisi olduğunu düşünüp buna göre hareket edip kendi dışında kalanların hepsini dizginlemek ve kontrol altına almak istiyor. En başta da DEM Parti ve Kürtlere yöneliyor. Yani radikal demokrasi için mücadele eden Kürtler ve diğer sol demokratik kesimler geleneksel devlet ve AKP hükümetinin sürekli hedefi olmuşlardır. 1923’ten sonra radikal sol ve Kürt halkı rejimin yok etmesi gereken kesimler olarak görüldü. İşte Türkiye bundan dolayı sürekli olarak bir demokrasi sorunu yaşadı ve bu konuda hala bir çıkmaz sokaktadır. Türkiye’de demokrasinin çıkmaz sokakta esir edilmesi ancak Kürt halkının ulusal varlığının kabul edilmesiyle bu esaretten kurtulur. Varlığını rant elde etme ve egemenlik üzerine kuran geleneksel iktidar güçleri ve dönemsel hükümetler karakterleri gereği toplumsal sorunlara duyarsız olurlar ve baskıcı bir siyasetle egemenliklerini sürdürmeye çalışırlar.
İşte özgürlük için Önder Apo’nun Demokratik Toplum paradigması devleti ve egemenlikçi zihniyeti ortadan kaldırmak toplumlar için olmazsa olmaz önemdedir. Dünyadaki devletlerde kendi içinde kendi kendisiyle daha çok çelişkili ve kavgalı olan devlet TC devletidir. TC, Kürt halkının ulusal varlığını ortadan kaldırmak için her türlü çeteleşmeyi yaşadı ve adeta mafya devleti haline geldi. Devleti oluşturan kurumların hepsi adete birer özerk otonom çete mafya kurumları haline getirildiler. Hırsızlık yolsuzluk devlet içinde bir kültüre dönüştü. Kürt halkının ulusal varlığını ortadan kaldırmak için hareket eden herkese devletin bütün imkânları sunuldu. Kürt düşmanı olanlara, Kürt halkını katledenlere madalyalar verildi kahraman ilan edildiler. Türkiye’nin durumu yoldan çıkıp şarampole yuvarlanan bir araca benziyor. Kürt halkının devrimci demokratik bilinç ve örgütlülüğe sahip olması, demokrasi mücadelesi yürütmesi Türkiye’nin kaderini tayin etmede önemli bir faktördür. Devletin ve AKP hükümetinin Kürt halkının demokrasi mücadelesi karşısında uzun süre dayanabilme gücü bulunmuyor. Yüz yıllık inkâr rejiminin son hükümeti AKP hükümetidir. Bütün kapitalist sistem partileri kullanıldı, posaları çıkarıldı. Geleneksel iktidar güçleri AKP hükümetini yıllardır bilinçli bir şekilde iktidarda tutuluyor. Türkiye’nin Avrupa ve Amerika merkezli kapitalist emperyalist sistemin Orta Doğu’daki temsilcisi olması, Türkiye’deki yerel sermayenin Avrupa ve Amerika merkezli büyük sermaye sınıfının işbirlikçileri olması Türkiye’deki geleneksel devletin ve dönemsel hükümetlerin politikasını büyük global sermaye sınıfı şekillendiriyor.
12 Eylül cuntası hem radikal solu ve Kürt ulusal hareketini ezmek hem de Türkiye’yi Avrupa ve Amerika merkezli büyük sermaye sınıfının kontrolüne açık hale getirmek için bizzat büyük sermaye güçlerinin yönlendirmesiyle yapıldı. Son 46 yıldır Türkiye Avrupa ve Amerika’ya daha çok bağımlı hale geldi, devlette Kürt halkına ve sol demokratik kesimlere yönelik kirli savaş büyüdükçe Türkiye’nin dışa bağımlılığı daha çok arttı. Türkiye’de 1980 sonrası kurulan bütün hükümetlerin hepsi hırsızlık yapmada, yolsuzluğa bulaşmış olmada adeta birbirleriyle yarıştılar. 1980 sonrası ANAP’tan tutalım AKP hükümetine kadar bütün hükümetlerin hepsinin hırsızlık yaptıklarını, ailelerini nasıl da zenginleştirdiklerini Avrupa ve Amerika devletleri çok iyi biliyorlar ama Türkiye’nin Orta Doğu’da NATO’ya ev sahipliği yapması, AB ve ABD emperyalizmi tarafından kullanılması bütün hükümetlerin yaptıklarını hırsızlıklara göz yummalarına yol açıyor.
Türkiye TÜSİAD’a ve bağlı olduğu büyük emperyalist güçlere, AB ve ABD emperyalizmine hizmet ettiği sürece Türkiye’deki hükümetlerin devletin bahçesinden fazlasıyla beslenmelerine açık kapı bırakırlar. Türkiye Orta Doğu’da emperyalizmin bekçiliğini yaptığı için, Kürt halkına karşı yürüttüğü kirli savaşta ve inkâr siyasetinde AB ve ABD emperyalizminden sürekli destek aldı. Kürt sorununun çözümünün gelişmemesinin nedenlerinden biride budur. Yani Türkiye’de devlet siyaseti öyle görüldüğü gibi Ankara’da şekillenmiyor, büyük emperyalist güçlerin kapalı yönetim merkezlerinde şekilleniyor. Dikkat edilirse, Türkiye gibi dışa bağımlılığı olan bütün ülkelerde derin ekonomik krizler, insan hakları ve demokrasi sorunu var, devlet içinde çelişki ve çatışmalar gizli ya da açık sürekli yaşanılıyor olup enflasyon ve hayat pahalılığı had safhadadır. Türkiye’nin dışa bağımlılığının bitmesi, kendi ayakları üzerinde durması, gerçek anlamda demokratik bir ülke olmasıyla mümkündür. Demokrasi sorununun çözümü de Kürt halkının ulusal varlığının kabulünden geçiyor.
Kemal SÖBE




