Türkiye’nin askeri ve istihbari açıdan doğrudan etkilediği Suriye’nin kuzeybatı bölgelerinde, DAIŞ’in üst düzey liderlerine yönelik şüpheli ve tekrar eden suikastlar gerçekleşiyor. İdlib, El Bab, Atme, Barişa gibi bölgelerde, örgütün önemli liderlerini hedef alan kesinleşmiş suikastlar yapıldı, ancak bu operasyonlarda Türkiye’nin belirgin bir rolü kamuoyuna açıklanmadı. Bu durum, Ankara’nın gerçekten DAIŞ’e karşı savaşıp savaşmadığı ya da jeopolitik çıkarları için onun varlığını manipüle edip etmediği sorusunu gündeme getiriyor.
2019’da Barişa’da Ebu Bekir El Bağdadi’nin öldürülmesinden, 2025’te Atme’de Ebu Hafs El Haşimi El Kureyşi’nin ortadan kaldırılmasına ve ardından İdlib ile El Bab’da Abdilrahman El Halebi, Ziya El Hardani, Selah El Ciburi ve Haşim Rislan’ın öldürülmesine kadar, DAIŞ liderlerinin Türkiye’nin kontrolündeki bölgelerde ortadan kaldırılması tekrar eden bir olgu haline geldi. Uluslararası Koalisyon ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile iş birliği içinde gerçekleştirilen bu operasyonlar, inkâr edilemez bir örüntüyü ortaya koyuyor: DAIŞ liderleri, Türkiye tarafından işgal edilmiş bölgeleri güvenli sığınaklar olarak kullanıyor.
GÜVENLİ SIĞINAKLAR MI, YOKSA TÜRKİYE’NİN STRATEJİSİ Mİ?
İstihbarat raporları ve saha kaynakları, Türkiye’nin işgal ettiği bölgelerin, Avrupa ve Asya’dan gelen militanlar için geçiş noktaları ve DAIŞ’in yeniden örgütlenme merkezleri olarak kullanıldığını doğruluyor. Uluslararası raporlar, Türkiye istihbaratının DAIŞ üyelerine tıbbi ve lojistik tesisler sağladığını, hatta Türkiye’deki hastanelerde tedavi imkânı sunduğunu belgeledi. Buna rağmen, Türkiye bu bölgelerde DAIŞ hücrelerine karşı kayda değer bir operasyon yürütmedi; bu da onun güvenlik önceliklerine veya olası sessiz iş birliğine dair soru işaretleri yaratıyor.
Analistlere göre, Türkiye DAIŞ’i ortadan kaldırmak yerine, bölgesel çatışmalarda, özellikle Suriye Demokratik Güçleri’ne karşı bir pazarlık kozu olarak kullanıyor. Ankara, güvenlik çıkarlarını jeopolitik hedefleriyle dengeliyor ve aşırılıkçı örgütleri baskı ve nüfuz aracı olarak kullanıyor. Bu durum, yalnızca Suriye’nin güvenliğini tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda Uluslararası Koalisyon’un çabalarını karmaşıklaştırıyor ve çatışmayı uzatıyor. Özellikle Aralık 2024’ten bu yana Suriye’nin Kuzey ve Doğu Bölgesi’ne yönelik 158’den fazla DAEŞ saldırısının gerçekleşmiş olması bu durumu daha da açık hale getiriyor.
86.TUGAY: TÜRKİYE-DAİŞ İŞBİRLİĞİNDE BİR MODEL
Bu işbirliğinin en çarpıcı örneklerinden biri, 86. Tugay’ın komutanlığının, küresel terörizm listelerinde yer alan ve siyasetçi Hevrin Xelef’in öldürülmesinde rol alan Ebu Hatim Şekra kod adlı Ahmed el-Heys’e teslim edilmesidir. Heys, Suriye Demokratik Güçleri’ne karşı saldırılar için eski DAIŞ üyelerini topladığını itiraf etmiştir ve tugayı, Fırat Nehri boyunca, Rakka çevresinden Dêrazor’a kadar 150 kilometrelik bir alanı kontrol etmektedir.
SURİYE’NİN YENİ ORDUSU: AŞIRILIĞIN YENİDEN ÜRETİMİ
El Emşad, Hamzat ve Ahrar el-Şarkiye gibi gruplar, “Suriye’nin Yeni Ordusu”na entegre edilmiştir. Bu gruplar, ağır suçlar ve ihlallerle suçlanmakta olup, kökenleri DAIŞ’e dayanan unsurları barındırmaktadır. Bu entegrasyon, Türkiye’nin aşırılığı yeni maskeler altında yeniden kullanma politikasını göstermektedir ve farklı maskelerle terörist örgütlerin yeniden ortaya çıkma tehlikesini yaratmaktadır.
DAIŞ’İN SONU, İŞGALİN SONUNA BAĞLIDIR
Sahadaki gerçekler, uluslararası raporlar ve Türkiye’nin nüfuz alanlarında DAİŞ liderlerinin tekrarlanan suikastları, bu örgüt için verimli bir zemin olduğunu göstermektedir. Doğrudan iş birliği ya da çıkarların örtüşmesi sonucu olsun, Türkiye, Kuzey Suriye’de DAIŞ’in yayılmasının siyasi ve güvenlik sorumluluğunu taşımaktadır. Terörle mücadele, onu besleyen yapıyı ortadan kaldırmadan ve güvenli sığınak sağlayanlardan hesap sorulmadan tamamlanamaz.
Bu nedenle, Türkiye’nin Suriye topraklarındaki işgaline son verilmeden ve Ankara tarafından desteklenen, yeni sloganlar altında aşırılığı yeniden üreten gruplardan hesap sorulmadan, DAIŞ’in tamamen yok edilmesi mümkün değildir.
Ekrem BEREKAT





