01 Temmuz 2017 Cumartesi Saat 02:37 // Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış-24

Kürt Direnişleri dünya yeni dengelere doğru giderken bastırıldı. Belki de 1930’lara denk gelen direnişler talihsiz bir zamanla çakıştıkları için ezildiler. Almanya’da Hitler ve İtalya’da Musolini faşizminin gündemde olması, direnişleri korkunç bir vahşetle bastırılırken kimsenin “duymamasına” yol açabilmiştir

Ezilen Direnişler Sonrası Kürdistan

1-Direnişler Sonrası Süreçte Dünya Durumu Karşısında Kürt Gerçeği

Peşinden gelişen II. Dünya Savaşı’nın acıları, bastırılan ve kan feryat içinde olan Kürtlerin duyulmasını sınırlamış ya da engellemiştir.

Ayrı bir durum olarak, I. Dünya savaşı ardından emperyalistlerin petrolden dolayı Ortadoğu’ya gösterdikleri ilgi Kürtleri bir ara vitrine çıkarmışsa da, kısa süre sonra manken bebek misali pazarlama konusu olmuşlardır. Emperyalistlerin en çok üzerinde durdukları Kürt şahsiyetlerinden biri Şeyh Mahmut Berzenci’dir.

“Şeyh Said Berzenci, Güney Kürdistan'ın henüz Osmanlı egemenliğinde bulunduğu dönemlerde İttihatçıların başa gelmesiyle birlikte 1908'de yeni yönetime karşı ayaklanma başlatır. Ayaklanmaya oğlu Şeyh Mahmut da destek verir. Ayaklanma, Jön Türkler tarafından bastırılır, ardından Şeyh Said, Şeyh Mahmut ve ayaklanmaya katılanların bir kısmı Musul'a sürgün edilirler. İttihatçılar, sürgünde olan Berzenci ailesini tamamıyla ortadan kaldırmayı hedefler. Bu doğrultuda Musul'da Berzenci ailesi hakkında karalama kampanyası başlatılır. Berzenci ailesine burada düzenlenen bir suikast sonucu Şeyh Said Berzenci ve oğlu Şeyh Ahmet katledilirler. Bu katliam sonrası Şeyh Mahmut gözetim altına alınıp Musul'dan çıkışı yasaklanır. Olaylar Kürdistan'da yankı uyandırır ve Kürt aşiretleri Şeyh Mahmut'un serbest bırakılmasını, aksi takdirde Musul'a saldırıp Şeyh Said ve Şeyh Ahmet'in intikamını alacaklarını belirtirler. Bunun üzerine Şeyh Mahmut serbest bırakılır ve Süleymaniye'ye gitmesine izin verilir.

Şeyh Mahmut'un Süleymaniye'ye dönmesi İttihatçıların endişelenmesine neden olur. Şeyh Mahmut, 1918'de Kerkük'teki İngilizlerin başkomutanına ve Wilson'a bir mektup gönderir. Mektubunda; Kürdistan'da bağımsız bir hükümetin kurulmasına dair bir teminat verilmesini ister. Kürt Hükümeti'nin başına geçmek istediğini de mektubunda ifade eder. İngilizlerin bu dönemde bölgeden çekilmesiyle beraber, İttihat Terakki yönetimi Şeyh Mahmut'u bu mektubundan dolayı yakalayıp mahkemesini kurar. Mahkeme, Şeyh Mahmut'un idamına karar verir. Ancak Şeyh Mahmut'un idamının halk arasında büyük bir ayaklanmaya sebep olabileceği korkusuyla idam kararı geri alınır.

Şeyh Mahmut'un Wilson'a gönderdiği mektubun ardından, Binbaşı Noel eşliğinde bir İngiliz heyeti Şeyh Mahmut ile görüşmek üzere Süleymaniye'ye gelir. Görüşmeler sonucunda Şeyh Mahmut'un Irak'taki genel hükümdar tarafından "Kürdistan Yöneticisi" olarak atandığı açıklanır. Şeyh Mahmut bu süreçte Paris Barış Konferansı'na gönderilmek üzere bir müzakere mektubu hazırlar, Reşit Kaban ve Seyit Ahmet Berzenci aracılığıyla Paris'e gönderir.

Şeyh Mahmut hükümdarlığı süresince idari alanda bazı boşlukların yaşanması sonucu; İngilizler bazı idari dairelere kendi adamlarını yerleştirip, Kürtler'i yönetimde etkisiz bırakmaya çalışırlar. İngilizler devamlı olarak Şeyh Mahmut'un nüfuzunu kırmaya ve halkı kandırıp kendi yanlarına çekmeye çalışırlar. İngilizlerin güven kırıcı siyasetleri karşısında Şeyh Mahmut, Kürt aşiretleri ile görüşmelerde bulunup başkaldırı hazırlığı yapmaya başlar. Dızli Aşireti lideri Mahmut Han'dan, Süleymaniye'yi almasını ister. Bunun üzerine Mahmut Han, silahlı güçleriyle 21 Mayıs 1919'da Süleymaniye'yi ele geçirir. Aynı zamanda İran Kürdistanı'nda bulunan birçok aşiret, hükümete karşı ayaklanarak İran ile Irak Kürtleri'nin birleşmesi ve Şeyh Mahmut öncülüğünde büyük bir Kürdistan'ın kurulmasını talep ederler. Süleymaniye'de başlayan ayaklanma kısa sürede Kürdistan'ın birçok bölgesine yayılır.

Şeyh Mahmut da ordusuyla birlikte Derbendi Baziyan'da konumlanır. Bir bölük İngiliz askeri de Çemçemal'de 17 Haziran'da Şeyh Mahmut kuvvetlerine saldırmak için beklemektedir. İngiliz kuvvetleri Derbendi Baziyan'ı arkadan kuşatarak, Kürt kuvvetlerini bombardımana tutar ve bu sırada Şeyh Mahmut yaralanır. Şeyh Mahmut'un yaralanmasıyla birlikte öndersiz kalan Kürt kuvvetleri dağılmaya başlar. İngilizler Şeyh Mahmut'u ve damadı Şeyh Hama Garib'i yaralı ele geçirip Bağdat'a gönderirler. Bağdat'ta askeri bir mahkeme kurulur ve Şeyh Mahmut;

1-Büyük Britanya Devleti'ne karşı isyan etmek ve kan akmasına neden olmak.

2-Britanya bayrağını indirip, yerine Kürdistan bayrağı asmak, suçlarından yargılanır.

Şeyh Mahmut kendisine isnat edilen suçları kabul etmeyip, İngilizlerin kendisine verdikleri sözü tutmadıklarını ve akıtılan kandan da İngilizlerin sorumlu olduğunu ifade eder. Mahkeme, Şeyh Mahmut'un idamına karar verir. Daha sonra bu ceza 10 yıl hapse ve Hindistan'a sürgüne çevrilir. Wilson, mahkemenin bu kararını tehlikeli bulup şunları ifade eder; "Şeyh Mahmut'un hayatta kalması onun dostları için büyük bir umuttur. Düşmanları için de büyük bir tehlikedir. Şeyh Mahmut'un dostları onun döneceği ümidiyle eski tutumlarına devam edeceklerdir. Düşmanları da döneceği korkusuyla rahat bir yaşam yaşayamayacaktır. Yani kısaca, Şeyh Mahmut hayatta olduğu sürece Kürdistan'da istikrar olmayacaktır."

Özcesi Türkleri sıkıştırmanın bir aracı olarak ele alınmak istenen Kürtler, Şeyh Mahmut Berzenci örneğinde görüldüğü gibi buna gelmeyip tersine Türklere taraf bir politika izleyince; önceleri kendilerinin desteklediği ve öne çıkardıkları Mahmut Berzenci’ye yönelerek, tutsak alıp 1919 yılında yukarıda belirttiğimiz gibi Hindistan’a sürgüne göndermişlerdir.

Yukarıda alıntıladığımız: “1922 yılı başlarından itibaren Musul’da Türkiye yanlısı eğilimin yaygınlaştığı ve Kürt aşiretlerinin Mustafa Kemal Paşa ile gizli temaslarda bulundukları İngiliz raporlarına da yansımıştır.

Milli Mücadele önderliği, İngilizlere karşı Kürt aşiretlerini harekete geçirmekte başarılı olmuştur. 30 Ağustos 1922 zaferinden bir gün sonra bir zafer de Irak cephesinde kazanılır. Özdemir Bey komutasındaki Kürt kuvvetleri Derbent Savaşı’nda İngiliz kuvvetlerini yener ve 18 Eylül 1922 günü Şaklava ilçesini işgal eder” gerçekliği karşısında İngilizler yine bildik hilelere başvururlar. Tekrardan Şeyh Mamut Berzenci’yi kullanabilmek için sürgünden -1922 Yılı’nda-geri çağırıp, Süleymaniye’de kendilerine bağımlı olarak çalışmasını sağlamaya dönük yeni çabaları olur. Amaç, Kürtlerin Türklerin yanına kaymasını engellemektir. Kürtlerin Türklerle bir araya gelmeleri ve onlarla ortak hareket etmeleri durumunda, İngiltere’nin Musul Planı tümden suya düşeceği için, İngilizler “Kürt Politikası’nda” değişikliğe giderler. Bir İngiliz ajanı olan Noel, Şeyh’i etkinlik alanını daha da genişletme ve “otonomi“ benzeri vaatlerde bulunarak yanına çekmeyi başarır. Şeyh, İngilizlere verdiği güvenceler üzerine burada tutulur. Bu güvenceleri;

1-Şeyh etkinlik alanının en yoğun olduğu Musul, Kerkük, Süleymaniye ve Erbil’de İngiliz karşıtlığını yaratmayacak.

2-Türk yönetimiyle hiçbir biçimde yakın temasta bulunmayacak.

Bunun üzerine, Şeyh Mahmut Berzenci Ekim 1922 tarihinde Süleymaniye’de İngilizler tarafından seçim kurulu başkanı yapılır ve Bağdat’ta İngiliz ve Irak tarafıyla uzlaşmaya varılır. “Özerk bölge” sınırlarının Süleymaniye bölgesini de içine alacağı sözünü alınca, Irak subayları ve Binbaşı Noel ile birlikte Süleymaniye’ye girer.

Şeyh Mahmut Berzenci, İngilizlerin beklemediği bir şekilde kendini Süleymaniye’de Bağımsız Kürt Hükümeti’nin Kralı olarak ilan edince işler karışır. İngiliz Yüksek Komiserliği’nin Şeyh’le yaptığı görüşmelerde bu kararından vazgeçmesi istenir. Görüşmeler sonuç vermeyince, 3 Mart 1923’te İngiliz Savaş Uçakları (RAF- Royal Air Force -Kraliyet Hava Kuvvetleri) Şeyh’in karargâhına hava saldırısı düzenlerler. Şeyh Mahmut Berzenci Direnişi’ni sürdürür. “Hak Çağrısı-Bangi Haq” yani Cihad ilan etse de İngiltere 1924 Yılı’nda Süleymaniye’ye tamamen hakim olacaklardır.

İngilizlerin vahşeti ardından Mahmut Berzenci bir süre Irak-İran sınırında kaldıktan sona İran'a sığınır ve 1927 Yılı’nda İngilizlere “bağlılık” sözü vermesiyle, önce Irak’ta sürgüne gönderilir, 1930-31 Yılı’nda yine kısmen harekete geçse de sonuç almaz, ardından ise tekrar Güney Kürdistan’a yerleşir ve ömrünün sonuna kadar burada kalır. 9 Ekim 1956 tarihinde Bağdat’ta yaşama gözlerini yumar. Kürt gerçekliğini en iyi ifade eden sözleri: “Hawar dikim hawara me kurdan dûr e, he hey kurdo xayîno!” Kürt gerçekliğini net bir şekilde gözler önünde sermesi babında halen geçerliliğini koruyor.

 

46.inci resim Şeyh Mahmud Berzenci

Kürt’ün “talihsizliğinin” biricikliğini göstermek açısından burada bir not düşelim. Süleymaniye bombardımandan önce Sovyetler’in yönetimine Berzenci bir mektup iletmiştir. 20 Ocak 1923 tarihli olan bu mektubu Tebriz’deki Sovyetler Birliği Konsolosluğu kanalıyla Lenin’e ulaştırılmak üzere yazılmıştır:

“… 1917 yılında, insanlar despot tiranın pençesinden kurtulup bağımsızlığa ve gerçek özgürlüğe kavuştuklarını, tüm dünyaya duyurdular. Ezilen tüm halklar ve uluslar bu sesi büyük bir coşku ile selamlayıp bağımsızlık savaşına başladılar. Bu halklar emellerinin gerçekleşmesinde, Sovyetler Birliği’nin olumlu ve dostluk desteklerine bel bağlıyorlar. Bizim halkımıza gelince, gazetelerin çoğunda gözlendiği gibi kana susamış İngilizlerin, kadın ve çocuk ayrımı yapmadan, acımaksızın Kürt Halkı’na bomba ve ateşli silahlarla saldırdıkları bilinmektedir. Bunlar dört yıl önce, 1919 Yılı’nda oldu…” demekte ve yardım edilmesini beklemektedir. Öyle görülüyor ki; ya Kürtlerin eli yine havada kalmakta, ya da uluslararası çıkarlar Kürtleri yine ortada bırakmaktadır.

Çok tuhaftır ama ülkeyi bombalayanlar dünyanın öbür yakasından gelip, Kürdistan’ı işgal etmek isteyen İngilizlerin uçaklarıdır. Bu hilenin diğer yönü ise; İngilizler Kürt kartını oynarken, Türk kartını da oynamayı unutmamışlardır. Emperyalizm kural gereği hiçbir zaman tek bir karta, tek bir ata oynamaz, her daim alternatifli çalışırlar. Kürtleri, Türkleri parçalamanın ve zayıflatmanın aracı olarak kullanırken; Türklere de Kürtlerin ne kadar tehlikeli olduklarını, her an Türklere yöneleceklerini ve Türkleri böleceklerini söylemekten ve onları tahrik etmekten çekinmemişlerdir. Bu söylediklerini güçlendirmek için ise; Kürt liderleriyle yaptıkları görüşmelerin içeriğini ve belgelerini vermekten geri durmamışlardır.

Sonuç: Kürt ve Türk düşmanlığı!

Sonuç Kerkük ve Musul’un İngilizlere kalmasıdır! Şeyh Said İsyanı ve sonrasındaki direnişlerin hunharca ezilmesi karşısında kimsenin kılını bile kıpırdatmamasıdır! Ve Kürdistan’ın emperyalist devletlerce 5 Haziran 1926 Ankara Antlaşması’yla dörde bölünmesidir.

Başkan Apo bu politikaya “Tavşana kaç, tazıya tut” siyaseti diyor. Daha da bilinen bir kavramlaştırmayla “böl, parçala, yönet” politikasıdır. Biz Kürtler için ise bu, “Kürt Kapanı” ya da “Kürt tuzağıdır.”

Aynı zamana denk gelen ayrı bir trajik durum ise İngiliz, Fransız ve Amerikan misyonerlerince tahrik edilen diğer dini ve etnik yapılardır. Asurilerin ve Süryanilerin 1920’lerin başında Hakkâri’de tahrik edilerek Kürtlere karşı kışkırtılmaları; Türklerin ve Osmanlıların Kürt feodal ve şeyhlerine “din ve vatan elden gidiyor” söylemleriyle tahrik etmeleri sonucunda Kürtlerle, Asurî ve Ermeni Halkları’nın düşmanlaşmasına ve çatıştırılmasına götürmüştür. Binlerce yıl aynı topraklar üzerinde hoşgörüyle, sevgiyle ve dayanışma içinde iç içe yaşayan halklar; emperyalistlerin yaydığı milliyetçilik hastalığı ve din istismarcılığı sonucu birbirine kırdırılırlar. Ve bu yapılanların sonucunda, elbette ki Kürtlere karşı geliştirilen katliamlar batıda yankı bulamayacaktır.

Ayrı bir yaklaşım da, kendisini ‘sol’ diye tanımlayan Sosyalist Hareketin yaklaşımı olmuştur. Kürdistan’da faşizan yol ve yöntemlerle Kürt Halkı katliamdan geçirilerek yurdundan, kültüründen ve kimliğinden edilirken “Sosyalistler” sessiz kalarak bu trajediyi onaylamışlardır. TKP, Sosyalist Enternasyonal’deki etkinliğini kullanarak direnişlerin gerici ve feodal karakterde olduğunu dile getirerek TC’nin yaptığı Kürt Soykırımı’nı ve katliamlarını kamuflaj etmiştir. Belli belirsiz bazı sesler dışında, politik çıkarlar için bir halkın yerinden edilmesine ve korkunç katliamlardan geçilmesine göz yumulmuştur. Ne yazık ki, insanlık adına mücadele için yola çıkanların; Kürt Sorunu’na yaklaşımları Kürt Kapanı’na bir düğüm daha atmaktan ileri gitmemiştir.

Dünya, II. Dünya Savaşı sonrası yeni bir arayış içerisine girmiştir. Bu savaş, tarihe “Demokratik” Cephe’nin kazanması olarak geçmiştir. Dünya, II. Dünya Savaşı ardından gerçekten birçok yere demokratik açılımlar yaparak evrimini sürdürmüştür. Birçok halk özgürlüğünü gelişen demokratik dalgayla edinmiştir.

Ulusal Kurtuluş Savaşları olarak bilinen halkların kendilerini ya da kaderlerini tayin etme girişimleri ağırlıklı olarak II. Dünya Savaşı ardından gelişen demokrasi rüzgârıyla hız kazanmıştır. Çin, Vietnam ve Hindistan devrimleri ile nice diğer halkların kurtuluş devrimleri dünyada bu gelişen konjonktürel durumdan güç alarak gelişebilmişlerdir.

Ne var ki Kürt Halkı, bu halklar lehine oluşan yeni konjonktürü kullanma şansını bulamamıştır. Kürt’ün tüm direniş ve yaşam emaresi gösteren direnç noktaları, daha II. Dünya Savaşı’na gelinmeden korkunç bir şekilde ezilmiş ve sindirilmiştir. Kuzey’de Türkiye Cumhuriyeti Kürt’e soykırım dayatarak bunu yaparken, Güney’de emperyalistler-özelde İngiliz Emperyalizmi-Kürtleri ekonomik ve jeo stratejik çıkarlarından dolayı Araplara peşkeş çekmişlerdir. Bunun da ilerisine giderek, üzerlerine bizzat uçaklar dolusu bomba yağdırarak etkisizleştirmeye girişmişlerdir. Ardı sıra Ürdün’den getirilen ısmarlama Kral Faysal ile Kürtleri tarih sahnesinin dışına itmişlerdir.

Benzer durumu Fransızlar Suriye’de Rojava Kürdistanı için yaparlarken, Doğu’da Kızıl Ordu’ya bağırlarını açan Kürtler çok geçmeden büyük bir hayal kırıklığına uğratılmışlardır. Rojhilat Kürtleri, 1945-46’larda belli bir destek ardından Mahabad Cumhuriyeti’ni ilan etmişlerdir. Fakat Sovyetler Birliği, emperyalistlerle rekabeti daha güçlü yürütebilme amacıyla İran’la uzlaşınca, kirli çıkarları gereği Kürtlere verdikleri desteği geri çekerek Kürt Mahabad Cumhuriyeti’nin sonunu getirmekte hiçbir beis görmemiştir.

Sonuç olarak; her halk için faşizmin sonu, demokrasi ve temel haklarının tanınması bağlamında direnişlerinin asgari amaçlarına ulaşmasına yol açarken, Kürtlere II. Dünya Savaşı’nın bitimi ardından özgürlükten yoksun kalmanın da ötesinde Lozan’ın daha da derinleştirilmesi düşmüştür. Kürtlerin yok sayılmalarının dünya siyasetinde meşrulaştırılması ve resmileştirilmesi daha da gelişmiştir. Anglo-Sakson politikaların bir sonucu olarak yeni bir sürece Kürt gerçekliğinin üstü betonlanmış olarak girilmiştir.

 

1.            Kuzey Kürdistan’da Ortaya Çıkan Çeşitli Eğilim ve

Hareketler

1950 sonrası yaşanan gelişmeler Kuzey Kürdistan parçasını kapitalist sömürüye açtı. “Kapitalizm en çok bireyi tutsak alan sistemdir” gerçeğine “kapitalizm, en gelişmiş egemenlik ve iktidardır” tespitini de eklersek, kapitalizmin girdiği ve sızdığı her alanı ve toplumu çöküşe ve bitişe götürdüğü net olarak ortaya çıkar. Söz konusu Kürtler olduğunda, kapitalist ilişkilerin Kürdistan’da ulusal yok oluşu daha da hızlandırdığı tarihsel bir gerçekliği ifade eder. Bazılarının söylediği gibi, kapitalizm ulusallaşma sürecini geliştirmeyip tam tersine, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi aksinin gelişmesine yol açmıştır. Demokrat Parti iktidarı ile birlikte Türk egemenlik sistemi, Kürt hâkim tabakalarını da bünyesine alarak Kürt varlığına ve Türk emekçi sınıflarına büyük bir baskı ve sömürüyü dayatmıştır.

Demokrat Parti, tabanda otoriter cumhuriyetin ve genelde iki dünya savaşının sıkıntıları ile adeta bir “demokrasi fırtınası” yaratarak iktidar olmuştur. Daha doğrusu genel iktidar yapısına, toprak ve genişlemiş tüccar üst yapısını da katarak cumhuriyetin karakterini oligarşiye doğru bir sıçramaya uğratmıştır. Gerçekten özellikle sindirilmiş doğu feodalitesinin önde gelenleri ile batının yeni palazlanan toprak burjuvazisi ve tüccar kesiminin ilk öncülleri, cumhuriyet tarihinin bir dönemine adlarını yazdırdılar.

Başkan Apo bu süreci: “Bu dönemin Kürt Sorunu, ezilmiş ayaklanmalar döneminden, sürgünden dönmeler yaraları sarmalar ve çok zayıf bir ideolojik Kürtçülükle kendini gösterir. Bu çok cılız bir burjuva Kürtçülüktür. Yine aydınları vardır, ama faaliyetleri ideolojik olmaktan öteye gitmez. Ciddi partileşme gücü gösteremezler, hareket haline gelemezler. İdeolojik faaliyetleri de bilimsel ve kapsamlı olmaktan uzaktır. Yüzyılın başındaki durumun bile oldukça gerisindedirler. Barzani önderliği ile Türk solundan etkilenip yararlanmaya çalışmaları da, burada da kişilikli bir yapı ortaya çıkaramazlar. Kısaca, feodal dönemin ayaklanma güçlerinin çok gerisinde, işbirlikçilik yanında ayrılıkçılık biçimindeki klasik hâkim sınıf tavrını aşamazlar. Cumhuriyetin doğru tanımı kadar ona nasıl yaklaşılacağını kestiremezler. Ürkek ve içi boş eleştiri, birçok sakat kişilik ortaya çıkarır. Dönemin bu konudaki baskısı da eklenince sağlıklı bir Kürt burjuva ulusal hareketi gelişemez…

Aşırı Türk ulusçuluğu da, suçlamasında aşırı olunca aslında en demokratik bir sorun olan Kürt sorunu çoğunlukla kendini provoke olmaktan bile kurtaramaz. Asgari bir demokratik talep bölücülük ve vatan hıyaneti olarak tanımlanınca, anti demokratizm sorundan güç aldı, şovenizm ve faşizmin beslenmesine yol açtı. Bu şovenizm Türk solunda o kadar etkisini gösterdi. Ayaklanmalarla fiziki tasfiyeyi yaşayan Kürtlük, bu dönemde ideolojik ve siyasi felç hali yaşamaktan kendini kurtaramadı” demektedir.

Yukarıda da dile getirildiği gibi, direnişler ardından birkaç kat toprağın dibine gömülmek istenen Kürt gerçeği, 33 Kurşun Olayı gibi vahşi ve maksatlı katliam girişimleriyle tümden sindirilmeye çalışılmıştır. Sinema ve müzik gibi popüler kültür enstrümanlarıyla Kürtler vahşi gösterilirken, tüm sanatsal ve kültürel değerleri çalınarak el konulmuştur. Kürt Dili tümüyle yasaklandığı gibi, Kürdistan’ın coğrafik yapısı ve insan isimleri de boydan boya Türkleştirilerek değiştirilmiştir. En kapsamlı yok etme politikalarıyla, Kürt eritilmeye çalışılmıştır. Kürdistan; Türklüğün siyasal, kültürel yayılma ve genişleme alanı olarak ele alınmıştır. Hitler, Doğu Avrupa’ya ‘Drang nach Osten’ ekspansiyonist-genişlemeci-toprak politikasıyla bunu yapmaya çalışmışken; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde buna bir de kültürel ekspansiyonist yaklaşımlar eklenerek, daha katı faşizan bir uygulama hayata geçirilmiştir. Bu yapılanlara karşı kimi Kürt aydınlarının cılız da olsa ses çıkarması söz konusudur ama daha da ötesi yoktur.

31 Ağustos 1959 günü Apê Musa “İleri Yurt” dergisinde KIMIL adında Kürtçe bir şiir yazar. ‘Qımıl’, ‘Süne’ ile birlikte, bir türlü baş edilemeyen bir tahıl haşeresidir. Şiir’in konusu şöyledir: Siverekli bir kız, kımıl zararlısı tarafından samana döndürülmüş bir torba buğdayı çerçiye götürüyor, çerçi buğdayın işe yaramadığını görünce, buğdaya karşılık mal veremeyeceğini söylüyor. Kızcağız da, üzüntüsünü bir türküyle dile getiriyor: “Bi çiya ketim lo apo, çiya melûlbûn rebeno/ Ceh seridî lo apo, genim hûrbûn evdalo/ Qimil hatî lo apo, bi refaye rebeno/Xwar genimî lo apo, hişte kaye rebeno” Musa Amca yazının sonunda şiiri okuyan kıza şöyle diyor: “Üzülme bacım, seni kımıl, süne ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.”

6 Eylül 1959 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde bu şiire dönük birçok karşıt yazı yazılır. Beklendiği üzere İleri Yurt ve Musa Anter aleyhine dava açılır. Bir taraftan davanın yapılacak olması diğer taraftan kimi aydınların bu şiiri savunması Ankara’nın canını o kadar sıkmıştır ki; dönemin cumhurbaşkanı Celal Bayar Diyarbakır Valisi’ne telefon açıp, Musa Anter’in “kafasının ezilmesini” ister.

MİT “Kürt Raporu” hazırlar. Raporda, 1.000 ila 2.500 sayıda Kürt’ün “tenkil” edilmesi önerilmektedir. Celal Bayar’ın “bin kişiyi sallandıralım” şeklindeki meşhur sözünü, bu öneri üzerine yaptığı söylenir. ‘Sallandırma’ işine prensip olarak karşı çıkmayan Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu’nun uyarısı ile 50 kişilik bir idam listesi ile yetinmeye karar verir. Türkiye’nin dört bir yanındaki tutuklamalar, 17 Aralık 1959 günü başlar.

 

MİT kimi öneriyorsa, 50 kişilik listeye onun adı yazılır ve tutuklanır. İstanbul-Harbiye’de 40 hücre bulunduğu için, tutuklanması öngörülen elli kişiden geriye kalan 10 kişinin tutuksuz yargılanmasına karar verilir. Mardinli Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce, geriye 49 kişi kalır. Daha sonra davaya iki kişi daha dahil edilse de dava kamuoyunda hep “49’lar Davası” diye bilinecektir.

1959’larda başlayan 49’ların davası, 1965’de Ankara’da sona erir. Apê Musa gibi bazı Kürt aydınları dergiler çıkarmışlardır. Rêya Nu ve Deng gibi dergiler, 49’ların durumu ve Doğu Mitingleri derken yavaş yavaş betonlanmış gerçekliğe karşı cılız da olsa Kürt sesi yükselme emaresi gösterir. Ne var ki; Başkan Apo’nun da dile getirdiği gibi öncü olması ve aydın olması gerekenler duygu yüklü ve iyi niyetin ötesine geçemedikleri gibi gelişebilecek olası radikal hareketlere karşı da barajlama girişimleri-feodal karakterlerinden kaynaklı-içine girmekten geri durmamışlardır.

Başka bir olay ise “400’lerin olayı” diye bilinen olaydır. 27 Mayıs 1960 darbesinden dört gün sonra Kürdistan’da 485 kişi gözaltına alınarak, Sivas’ın Kabakyazı adlı beldesinde bir kampa toplanır. Bu arada yukarıda belirtildiği gibi 49’lar Olayı yaşanmış olup henüz bir sonuca gidilmemiştir. Kampa alınanlar arasında, tanınmış kişiler ile ağa ve şeyhler de bulunuyor. Yetkililer, kampa aldıklarının suçlarını “Kürtçülük propagandası ve devlete isyan hazırlığı” olarak dile getirirler. Dokuz ay kampta tutulduktan sonra bunlardan 55 tanınan aile ferdi, Türkiye’nin değişik bölgelerine sürgüne gönderilir. Tuhaftır ancak, devlet Kurtuluş Savaşı'nda olumlu rollerinden dolayı madalya verdiklerine, 40 yıl sonra Sivas'ta esir kamplarına alacaktır.

Bu olayı yıllar sonra Hüsamettin Cindoruk: “27 Mayıs ihtilalinin Doğu politikasında iki yanlışı vardır: Biri, doğu bölgelerinin siyasi liderlerini ve önde gelen kişilerini Sivas Kampı denilen kampta toplamasıdır. Kürtçülük ideolojisi orada bir okul gibi ortaya çıkmıştır. Siz devletine bağlı adamı da karşıt görüşlerdeki adamı da oraya götürdünüz ve karşıt görüşlerdeki kesim “Devletine bağlı oldun da ne oldu? Bak yine bizimle beraber buradasın!” söylemini savundu. 27 Mayıs'ın ikinci hatasıysa doğu bölgelerinde tespit ettiği 55 ağayı batı bölgelerine sürgüne göndermek olmuştur. Çıkan tablo ne? Bir tarafta kanaat önderleri Sivas Kampı'nda, diğer tarafta 55 ağa batı bölgelerinde sürgünde” diyecek kendince 27 Mayıs darbesini eleştirecektir. Ancak biz biliyoruz ki yapılmak istenin özü başkadır. Yapılmak istenen burun sürtmektir ve böylece gelişebilecek olası bir Kürt uyanışına karşı önceden tedbirler geliştirmektir. Gelişebilecek olanı daha doğmadan ezmektir.

Hem 400’lerin hem de 49’ların Olayı birde o yılların gözüyle ele aldığımızda yapılan daha iyi anlaşılacaktır. 13 Temmuz 1958’de Irak’ta krallığı ortadan kaldıran Abdulkerim Kasım devrimi esasta Kürtlere birçok hak tanımış ve Kürtleri hükümetin ortağı yapan bir duruma getirmiştir. Bu hem objektif hem de sübjektif sahada Kürtleri yok etmek ve bitirmek üzere kurulmuş olan TC faşizan zihniyeti için oldukça büyük bir tehlikedir. Bu tehlikenin önünün alınmasını ise TC Devleti yukarıda dile getirildiği gibi pratikte uygulamıştır.

Devam edecek olursak; Kuzey Kürdistan’da Türkiye KDP’sini oluşturma fikri Liceli Fehmi Bilal’e aittir. Yaşam tecrübesi olan bir kişilik olup Şeyh Said Direnişi’ne de katılmış bir isimdir. Güney’de gelişen KDP’nin bir benzerini Kuzey’de oluşturmak ve Güney’den yardım alarak, gelişme gösterebilecek bir oluşum amaçlamaktadır. 49’lar Olayı’nda yer alan Sait Elçi’ye bu görüşlerini açacaktır. O dönem yurtseverliğiyle bilinen Faik Bucak da böylesine bir oluşuma sıcak bakınca ön hazırlıkları yapılır. Peşinden; Hikmet Buluttekin, Hasan Yıkmış, Muhterem Biçimli ve daha sonra Diyarbakır’da katledilecek büyük yurtsever Necmettin Büyükkaya da bu oluşuma katılacaktır. 1965'te T-KDP resmen kurulur. Bilindiği gibi Necmettin Büyükkaya daha sonra 1969 Yılı’nda kurulacak olan DDKO’nin (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) başkanı olacaktır.

Kurulduktan sonra Türkiye KDP’si amaçlarını başka örgütlere de açacaktır. Bunların başında TİP ve I-KDP’si gelmektedir. Amaçları özce şöyledir: “Kürt Ulusal Mücadelesinin ancak silahlı savaşımla gelişeceği, Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürtleri kapsayan bir örgütlülüğe ihtiyaç duyulduğu ve tüm bunların ancak M-L bir çizgiyle mümkün olduğu” açıkça savunulur.

Bugün her yönüyle açığa çıkmıştır ki; I-KDP’nin Türk MİT’i ile içine girdiği ilişkileri sonucu, daha doğum aşamasında tasfiyesi gerçekleştirilir. Önce Kuzey’de çok değerli yurtsever Faik Bucak, bir Türk komutanıyla girdiği sözlü bir münakaşa ardından çok geçmeden, güya komutanın bu sözlü tartışmada çok tepkilenmesi üzerine, katledilecektir. Ancak doğru olan hikaye, bu değildir. Birçok Kürt Hareketi’nin başına getirilen erken doğum yaptırma komplosunu, Faik Bucak’ın şahsında T-KDP’ye de uygulayarak daha örgütlenmeleri kök salmadan tasfiye etmişlerdir. Bir taraftan bunu yaparken, diğer taraftan da adım adım Türkiye KDP’sini Dervişê Sado’nun eliyle MİT’in denetimine koymuşlardır. Ancak bu adıma girişmeden önce, bu hareket içinde çok saygın olan Dr. Şıvan-Sait Kırmızıtoprak- ile Sait Elçi’yi Güney’e kuzeyde devrimi gerçekleştirmek için yardım istemek için geldiklerinde çok kısa bir zaman içerisinde katletmişlerdir. Bunların tümü KDP’nin eliyle ve aracılığıyla yapılmıştır. Zaxo’ya gelen bu çok değerli iki Kürt Militanı, Metina’da Kela Kumri yakınlarında bizzat KDP tarafından katledilir. Önce birisi KDP tarafından vurulur, sonra da diğeri “yoldaşını katletti” denilerek yine KDP tarafından öldürülür. Kuzey’in saygın ve gelişme yaratabilecek iki öncü militanı böylece ortadan kaldırılır. Ne de olsa gerekçeleri hazırdır; Dr. Şıvan’ın görüşleri ilkel milliyetçi yapı için çok aşırı sosyalistçedir. Ve dediğimiz gibi ikisinin şahadeti ardından artık T-KDP iyice MİT’in denetimine verilecektir.

Bu olayı “Kürdistan’da Egemenlerin Tarihi” adlı yapıttan aktaracak olursak: “Zaxo’da bulunan Dr. Şıvan burada karargâh kurarak kimi militanlarını eğitmeye başlar. Zaxo’da peşmergelerin sorumlusu ve İdris Barzani’nin önde gelen adamı olan İsa Süvari, Sait Elçi’nin de güneye gelmesini sağlayarak tasfiye planlarını hızlandırır. Daha önce var olan kimi çelişkileri de kullanarak, İsa Süvari Sait Elçi’yi öldürür ve bu olayı Dr. Şıvan’ın üzerine yığar. İkinci aşama olarak İdris Barzani’nin Dr. Şıvan’ın Sait Elçi’yi öldürdüğü iddiasıyla Dr. Şıvan da ortadan kaldırılır. Dr. Şıvan'ın ortadan kaldırılmasıyla Kuzey’de kendilerinin önüne geçecek, devrimci bir partinin önü alınmış olur. Bu komplo olayı egemen güçlerin Kürtlere karşı uyguladığı temel politika olan “iti ite kırdırtma” planıydı…

Yukarıda dile getirdiğimiz gibi Saitlerin şahadeti ardından Dervişe Sado T-KDP başına getirilecektir. Bu kişi ise KDP ile MİT arasında bağlantıyı sağlayan kişi olarak nam salmış biridir. “

Dr. Şıvan’ların katledilmesini daha iyi anlayabilmek için KDP’nin ABD ile yaptığı gizli bir antlaşmanın belgesini buraya almak önemli olabilir. 16 Temmuz 1971 Yılı’nda Mustafa Barzani adına ABD’nin Beyrut sefaret ile görüşen Zayid Uthman’ın ABD’li elçi aracılığıyla ABD Dış ilişkiler Bakanlığına ilettikleri tarihi önemdedir.

Sözler aynen şöyledir:

“Barzani, her türlü siyasi konuda ABD hükümetiyle dayanışmaya, ABD politikalarını uygulamaya ve kendi bölgesindeki Amerikan karşıtı unsurları temizlemeye hazırdır” sözlerini sarf ettikten sonra “68 yaşındaki Barzani’nin Irak özgürleşmeden vefat etmesi halinde Kürt Özgürlük Hareketi’nin radikalleşmesi ve Türkiye’deki Kürt topluluğunun da aynı radikalizmden etkilenmesinden endişe ettiğini dile getiriyor” diyerek Dr. Şıvan ve hareketinin tasfiye edilmesindeki zihniyeti açıkça ifade etmektedir.

Unutmayalım ki, Dr. Şıvan adım adım Kuzey Kürdistan'da gerilla mücadelesi vermek için hazırlık içerisindedir. KDP’nin neme nem bir işbirlikçilik içerisinde olduğunu, TC’den yardımlar aldığını da bilmektedir. KDP’nin etkisinde sıyrılma ve kendi yolunu çizme planlarını ve hazırlıklarını yaparken, Türkiye’de 12 Mart 1971 yılında ABD’nin onayı ve planlaması ile Nihat Erim’in başa getirileceği darbe gerçekleştirilir. 12 Mart 1971 Yılı’nda gerçekleştirilmiş olan askeri darbenin, Muhtıra’nın Türkiye Devrimci Solunu nasıl biçtiği gözler önüne getirildiğinde Barzani’nin “kendi bölgesindeki Amerikan karşıtı unsurları temizlemeye hazırdır” sözleri çok daha iyi anlaşılırdır.

TC Devleti, Kürtlerin her gelişme gösterdiği dönemde mutlaka Kürtlere gözdağı vermeyi ihmal etmemiştir. Buna iyi bir örnek de, daha sonra gelişecek olan Viranşehir Olayı’dır.

11 Aralık 1974 yılında bu kez Viranşehir’de jandarmalarca kaçakçılık yapan 20 Kürt insanı yakalandıktan sonra herkesin bileceği, herkesin göreceği bir şekilde infaz edilmeleri de esasta o yıllarda yani 1974 yıllarında Molla Mustafa Barzani önderliğinde Güney Kürdistan’da otonomiyi aşan bir statü kazanan Kürtleri başka bir yol ve yöntemle frenleme ve gözdağı verme girişimi olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu bölümü kapatmadan Kuzey Kürdistan'da bu yüz yılda önemli roller üstlenmiş olan bazı yazar, ozan ve şairlerin yanı sıra Kuzey Kürdistan'da direnişçi kişilikleriyle öne çıkan bazı tanınan kadın direnişçilerinin de isimlerini vermek gerekirse:

Sey Qaji (1871-1936) Zazaca yazıp söylemiş, Aşık Veysel söylediklerini Türkçe söylemiş, Apê Musa, Virani, Şakiro, Muhammed Arifê Cizrewî, Alişêr, Nuri Dersimi, Faqî Huseyîn Sağnıç, Tori, Yılmaz Güney…

Bu yüz yılda Zarifeler, Beseler, Rindêxan ve niceleri hiç eksik olmamışlardır. Sanat dünyasında ise Ayşe Şanlar, Meryem Xanlar ve niceleri…

Devam Edecek: Doğu Kürdistan’daki Gelişme ve Mücadele Durumu

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları

Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html