11 Mayıs 2017 Perşembe Saat 02:56 // Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış-18

M. Kemal’in 17 Ocak 1923 tarihli İzmit Kasrı Basın Toplantısı’nın metni yıllarca devletin kasalarında saklandı. Ta ki en son 1988 yılında Anıtkabir Arşivi’nden alınarak yayınlanabildi. M. Kemal gazetecilerle yaptığı bu söyleşide şunları söylemektedir


 

-Mustafa Kemal’in Kürt Sorunu’na 1919-1923 Yılları

Arasındaki Yaklaşımına İlişkin Birkaç Belge

“Kürt Sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürt unsurlar, öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun durumdadırlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurların içine gire gire, öyle bir sınır çizmek istesek, Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek gerekir... Söz gelişi, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt Aşiretleri de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür Yerel Özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin Halkı söz konusu olurken, onları da (Kürtleri de) birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden (milletvekillerinden) oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz..." demektedir (Türk Tarih Kurumu Arşivi, 1089 Numaralı Belge)

“TBMM gizli zabıtlarında Kürtler” ile ilgili Güneri Civaoğlu’nun yazdıklarından aktaracak olursak:

“BMM Vekiller Heyeti, “Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal” imzasıyla El Cezire Cephesi Kumandanlığı’na yolladığı yazıda, “iç ve dış siyasetin gereği” olarak “mahalli idareler kurulması” talimatını vermiştir. TBMM’nin 22 Temmuz 1922 Günlü gizli oturumunda okunan talimatın, 27 Haziran 1920 Tarihi’nde gönderildiği, Meclis zabıtlarında kayıtlıdır.

…bu düzenleme altı ay sonra anayasa hükmü olmuştur. 20 Ocak 1921 Tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu, mahalli idareler sistemi ön-görmüştür. 1920 Yılı Haziran’ında, Kürtlerin oturduğu belli bölgelerde mahalli idare uygulamasına geçmek için, özel bir düzenleme yapıldığı anlaşılmaktadır. Uğur Mumcu da, bu talimatın hükümetçe alınmış “gizli bir karar” olduğunu saptamıştır.

Hükümet kararının “Kürdistan hakkında verilen özel bir talimat” olduğunu, bizzat El Cezire Cephesi Kumandanı Nihat Paşa belirtmek-tedir.

MADDE MADDE İÇERİĞİ

Hükümet tarafından düzenlenen talimatın birinci maddesi şöyledir:

“1. Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu mahalli idareler kurulması iç ve dış siyasetimizin gereklerindendir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise, hem iç siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.”

Talimatın ikinci maddesinde, milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı gereği Kürtlerin Türkiye idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmeleri ve mahalli idarelerini tamamlamaları istenmektedir.

Üçüncü maddede ise, “Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve hele Irak sınırında İngilizlere karşı silahlı çarpışmalara sevk edilmesi” istenmektedir. Kürtlerin Fransızlara ve özellikle İngilizlere düşmanlığının “değiştirilemeyecek bir dereceye vardırılması ve yabancılarla Kürtlerin anlaşmasına engel olunması” görevi belirlenmiştir. Devamla, Kürtlere, “adım adım mahalli idareler kurulması sebeplerinin açıklanması ve böylece bize yürekten bağlanmalarının sağlanması” talimatı verilmektedir.

GEREKÇE: İÇ VE DIŞ SİYASET GEREĞİ

İç siyasetle kastedilen, Kürtlerin haklarıdır. Nitekim Atatürk, bu ta-limatın yazıldığı tarihlerde, 1 Mart 1922 Günü yaptığı konuşmada, “ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevresel şartlara saygının iç siyasetin esas noktalarından” olduğunu belirtir.

Kürtlerin oturduğu bölgeler için talimatta, “mahalli idareler” yerine “bir mahalli idare” ibaresi kullanılmıştır. Bu bölgelerin kaderini tayin için halkoyuna başvurulmasının kabul edildiği de dikkate alınırsa, özerk bir yönetim kurmak için adımlar atıldığı saptanır.

Talimatta, Kürtlerin oturduğu bölgelerde mahalli idareler kurul-ması, aynı zamanda dış siyasetten doğan bir ihtiyaç olarak görülmüştür. O dönemde büyük devletler, özellikle İngiltere, Kürtlere özerklikten bağımsızlığa kadar çeşitli vaatlerde bulunuyordu. Milli Hareket’in bu faaliyeti etkisiz kılmak için, “Kürtlere gelişme serbestliği sağlama” kararında olduğunu, Müdafaai Hukuk Cemiyeti Belgelerinden ve Amasya Protokolü’nden biliyoruz. Kürtleri Türkiye’ye “yürekten bağlama” ihtiyacı, “mahalli idareler” politikasının temel nedenini açıklamaktadır.

Hükümetin aldığı karar gereği, Musul ve Irak’taki ihtilalcı Kürt Ör-gütleriyle ortak çalışma yürütülmüştür. Nihat Paşa, bölgedeki İngiliz ve Fransız denetimine karşı Kürt Aşiretlerine silah dağıtmış, hatta Kürtlerin Necef’te geçici bir hükümet ve Meclis idareleri kurmalarını sağlamıştır.

TBMM Hükümeti, bu amaçla Antep Kuvayı Milliye Komutanların-dan Milis Albay’ı Özdemir Bey’i 1922 baharında Rewanduz bölgesine göndermiştir.

Yine eski Musul Valisi Haydar Bey Başkanlığı’ndaki bir heyete, Kürt Liderleri Simko ve Şeyh Taha ile görüşme görevi verilmiştir. Buluşma, 15 Haziran 1922 Günü gerçekleşmiştir. Bu görüşmeden sonra Simko, bölgedeki önemli Kürt Aşiretlerini toplayarak daha yoğun direniş kararı alır.

1922 yılı başlarından itibaren Musul’da Türkiye yanlısı eğilimin yaygınlaştığı ve Kürt Aşiretlerinin Mustafa Kemal Paşa ile gizli temaslarda bulundukları İngiliz Raporlarına da yansımıştır.

Milli Mücadele Önderliği, İngilizlere karşı Kürt Aşiretlerini harekete geçirmekte başarılı olmuştur. 30 Ağustos 1922 zaferinden bir gün sonra bir zafer de Irak Cephesi’nde kazanılır. Özdemir Bey Komutasındaki Kürt Kuvvetleri Derbent Savaşı’nda İngiliz Kuvvetlerini yener ve 18 Eylül 1922 günü Şaklava İlçesi’ni işgal eder.”

El-Cezire Komutanı Tuğgeneral Nihat Paşa’ya gönderilen masajın orijinali ise şöyledir:

“Kişiye Özel.

El-Cezire Cephesi Komutanı Tuğgeneral Nihat Paşa Hazretlerine,

1-Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk gruplarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç politikamızın gereğidir. Kürtlerle dolu bölgede ise, hem iç politikamız ve hem de dış politikamız açısından ölçülü yerel bir yönetim kurulmasını savunmaktayız.

2-Ulusların kendilerini yönetmeleri yetkisi bütün dünyada benim-senmiş bir ilkedir. Biz de bu ilkeyi benimsiyoruz. Kürtlerin bu döneme kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini kurmuş ve başkanları ile yetkilerini bu amaç için bizce kazanmış olması ve oyladıklarında kendi kaderlerine gerçekten sahip oldukları BMM (Büyük Millet Meclisi) buyruğunda yaşam istekleri yayınlanmalıdır. Kürdistan’daki bütün çalışmaların bu amaca dayalı politikaya yöneltilmesi El-Cezire Cephesi Komutanlığı’nın görevidir.

3-Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizlere karşı düşmanlığını silahlı çarpışmayla durdurulamaz bir düzeye vardırmak ve yabancılarla Kürtlerin birleşmesini engellemek aşamalı olarak yerel yönetimler kurulmasının zeminini hazırlamak ve bu yolla yürekten bize bağlılıklarını sağlamak, Kürt Yöneticilerinin sivil ve askerlik görevleriyle görevlendirilerek bize bağlılıklarını pekiştirmek gibi genel yollar benimsenmiştir.

4-Kürdistan’ın iç politikası El-Cezire Cephesi Komutanlığı’nca belirlenecek ve yönetilecektir. Cephe Komutanlığı bu konuda Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’yla yazışmalar yapar. İller tarafından izlenecek yolu düzenleyip uyumu sağlayacağı için sivil yöneticilerin de bu konuda bağlı oldukları yer, Cephe Komutanlığı’dır.

5-El-Cezire Cephe Komutanlığı yönetim, adalet ve maliye (parasal) konularında değişiklik ve düzenlemeye gerek gördükçe, bunun uygulanmasını hükümete önerir.

BMM Başkanı

Mustafa Kemal. ”

(TBMM. Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985, Cilt: 3, Sayfa: 550)”

 

Amasya Tamimi’nde ise Kürt Halkı ve Kürdistan şu şekilde tanım-lanır ve tanınır:

“BELGE: 12

“TÜRK VE KÜRTLERİN OTURDUKLARI YERLER”

Amasya Protokolü Tutanağı’nın 1. Maddesi aynen şu cümlelerle başlıyor:

“Bildirgenin 1. Maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırları, Türk ve Kürtlerin oturdukları yerleri kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı Topluluğu’ndan ayrılmasının olanaksızlığı belirtildikten sonra, bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesinin sağlanması gereği ortaklaşa kabul edildi. Bununla birlikte yabancılar tarafından, görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı amacı altında uydurulan yalanların önüne geçmek için de, bu durumun Kürtlerce şimdiden bilinmesi uygun görüldü...” (Yurt Ansiklopedisi, Cilt: 1, Amasya maddesi.)

Türk tarafının dağıtılma ile bölünme fobisi ve özelde de Musul-Kerkük'te İngilizlerin girişimleri dikkate değerdir. Kürtlerin saltanat ve hilafet yanlısı çıkışları, cumhuriyete çok sıcak yaklaşmamaları ve devletin yereldeki otoriteleri daraltma girişimleri, dış kaynaklı tah-riklerle de desteklenince birliktelik gerilmeye başlamıştır. Kürtlerde yeterince süreci sezecek ve ona uygun çözüm geliştirecek öncülüğün ve liderliğin bulunmaması, Türklerde gelişkin olan Türkist yaklaşım-larla çakışınca, çok geçmeden Türk ve Kürtlerin bağlarının kopması-na yol açılmıştır. Giderek hilafetin kaldırılması gibi yeni görünümlü batıcıl reformlar ile Kürt Dili’nin resmi dil olarak kabul edilmemesi, gelişecek direnişlerin kapısını sonuna kadar aralamıştır.

 

3.-Gelişen Direnişler, İhanet ve Başaramamanın Nedenleri

a- Azadî Cemiyeti

1923’te merkezi Erzurum olmak üzere yeni bir örgüt 8. Kolordu bölgesinde kurulur. “Azadî” adını taşıyan bu yeni cemiyetin çekirdeği, eski Hamidiye Alayları subayları ile Türk Ordusu’ndaki bazı Kür-distanlı subaylarca oluşturmaktadır. Kuruluş gerekçesi geçmişte verilen vaatlerin yerine getirilmemesiydi.

Azadî Cemiyeti’nin liderleri Cibran Aşireti ileri gelenlerinden Cib-ranlı Halit Bey ile Bitlis beylerinden Yusuf Ziya Bey’di. Halit Bey, Ab-dülhamit’in Hamidiye Ordusu için kurduğu aşiret mekteplerine de-vam etmişti. Bu yüzden aşiret liderlerinin çoğundan büyük saygı görüyordu. Düzenli orduda albaydı. Yusuf Ziya Bey ise Bitlis’te büyük nüfuzu olan biriydi. Ankara Meclisi’ne Bitlis milletvekili olarak seçil-mişti. Rahat hareket etme imkânı bu pozisyonundan dolayı mevcut-tu. Cibranlı Halit Bey, Kürt meselesini Milletler Cemiyeti’ne götürmek istiyordu. Ayrıca Azadî örgütü içerisinde yer alan subaylar da vardı. Bunlar; Bitlisli İhsan Nuri, Süleymaniyeli Mülazım İsmail Hakkı Şaveyş ve Hortumlu Hurşit, Dr. Fuat, Cemil Paşazade’nin kimi çocuk-ları gibi Kürt ileri gelenleriydi.

Azadî Cemiyeti, 1924 yılında ilk kongresini yaptı. Katılanlar ara-sında, Halit Bey’in akrabası olan Şeyh Said de vardı. Bu toplantıda gelişmelere göre Mayıs 1925 isyanı başlatma ve o güne kadar her yere Azadî’nin teşkilatlanmasını oluşturmak ve ayrıca ‘dış güçlerle ilişki aramak’ kararları alınmıştı. Hedefte Bağımsız bir Kürdistan belirlenmiş, ancak dini motifli propagandanın da yapılması Şeyh Said tarafından önerilmiştir.

Azadî Cemiyeti’nde yer alanlar Cibranlı Halit Bey (Erzurum Mer-kez Şube Başkanı), Kör Hüseyin Paşa (Haydaran Milisleri Komutanı, Malazgirt Şube Başkanı), Yusuf Ziya Bey (Bitlis Şube Başkanı), Cemil Paşa ailesinden Ekrem Bey (Diyarbakır Şube Başkanı), Seyid Abdul-kadir’dir (İstanbul Şube Başkanı). Bu isyanın başlatılması halinde katılacakları kesin olan aşiret reisleri listesinde ise; Hacı Musa Bey (Mutki Aşireti Reisi ve bir zamanlar Temsilciler Meclisi üyesi), Gar-zan’ın Şeyh Selehaddin’i, Pınciran’ın Cemilê Çetosu (Bitlis), Milan’dan İbrahim Paşa’nın oğlu Mahmut Bey, Şırnaklı Abdurrahman ve Süley-man Ağa’ların oğullarıdır. Diyarbakır'daki Azadî şubesinin etkili isimlerinden bazıları da; Kadri Cemil Paşazade, Dr. Fuad, dava vekili Mehmet Efendi Bawe Tujo, Ekrem Cemil Paşazade gibi şahsiyetlerdi.

Kürtler giderek durumun büyük bir tehlikeye doğru gittiğini gör-müşlerdir. Örneğin; 9 Mart 1924 yılında yeni anayasanın gerekçele-rini, anayasayı hazırlayan komisyon dile getirirken, şu cümleler çok çarpıcıdır: ”…Devletimiz milli bir devlettir. Çok milletli bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka millet tanımaz. Memleket dahilinde eşit ve hukuka sahip olması gereken ve başka Irktan kimseler de vardır. Fakat bunlara da ırki durumlarına uygun olarak haklar tanımak veya bu anlama gelecek sözler etmek caiz değildir” denilerek, olacakları esasta işaret etmektedirler. Yine aynı ayda Halifelik’in kaldırılması, halbuki daha önceleri başta Atatürk Eylül 1919’de olmak üzere: ”Onurlu ve saygılı insanlar varlığını sürdürdükçe, Türkler ve Kürtler halifelik kurumunun etrafında kardeşçe yaşamaya devam edecekler ve iç ve dış düşmanlarına karşı sarsılmaz bir demir kule oluşturacaklardır” demişti. (Kaydedilmiş konuşmalar, Talimatlar, TBMM kayıtları) Özcesi ortak noktalar giderek siliniyor ve makas açılıyordu. Tüm bunların Lozan Antlaşması sonrası geliştiğini de eklemek gerekiyor.

 

Şeyh Said İsyanı

Şeyh Said kimdir? Şeyh Said 1865 yılında Erzurum’un Hınıs ilçe-sine bağlı Kolhisar Köyü’nde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi’dir. Şeyh Said’in ailesi köklü bir geçmişe sahip olup dini şeceresi bulunan büyük ailelerdendir. Dedesi Şeyh Ali, Mevlana Xalid’in öğrencilerindendi. Şeyh Ali, Mevlana Halid’in Şam’daki dergâhında eğitim gören öğrenciler arasında özel olarak ilgilendiği 11 gençten biriydi.

Şeyh Said medreselerde eğitim görmüş, dönemin en iyi din eğiti-minden geçmiş ve Arap-İslam Felsefesi’nin yanında eski Yunan Felse-fesi ile mantık derslerini de okumuştu. Arapçayı, Kürtçe kadar iyi konuşur, okur ve yazardı.

Şeyh, genç yaşta çevresinde sivrilmiş ve tanınmış bir kişilik halini almıştı. Olgunluk çağında ise bölgede tartışmasız kabul gören saygın-lık düzeyine ulaşmış ve sıfatları arasına Nakşibendîliğin “Postnişin”ini de eklemişti. Şeyh maddi olarak da varlıklı sayılırdı.

Yukarıda ifade edildiği gibi Azadî Örgütü geniş bir isyan için 1925 yılının mayıs ayını seçmişti. Bunun için hazırlıklar yapmaktaydı. Ha-zırlıkların başını bizatihi Cibranlı Xalıt, mebus olan Bitlisli Yusuf Ziya ile Mutkili Hacı Musa ve başka birkaç önde gelen yürütüyordu. Kür-distan’ın birçok yerini dolaştıkları biliniyor. Cibranlı Xalıt’ın daha sonra da belirteceğimiz gibi Dersim Alevileriyle ilişkilenerek yardım talep ettiğini de biliyoruz. Erdal Gezik, Alevi Kürtler kitabında: “1918’de Ovacık bölgesinde sorunlar yaşandığında devlet, Cibranlı Xalıt’ın bu saygın konumunu kullanarak, idarenin yeniden inşası için bölgeye onu göndermişti. Nuri Dersimi, Ovacık aşiretlerinin Xalıt’ı saygıyla karşıladıklarını ve onun politik ağırlığını ve tavsiyelerini dikkate aldıklarını yazar. Yine 1918 sonrası İstanbul’da gelişen KTC (Kürt Tearakki Cemiyeti) -ki Xalıt da bu cemiyetle ilişki halindeydi- her iki grubun içerisinde taraftar bulmuş ve yaşadıkları bölgelerde örgütlenebilmişti. Bu olgular, yaşanmış tüm olumsuzluklara rağmen, Xalıt’ı Alevi aşiretlerle ittifak oluşturma çabalarında cesaretlendirmiş gözükmektedir” diye aktarmaktadır. Mebus kimliği olan Yusuf Ziya daha fazla rahat hareket ettiği için örgütlenme çalışmalarını o da kendi cephesinde geliştiriyor.

TC Devleti’nin bu girişimi iyi takip ettiği bir gerçektir. Çünkü he-nüz 10 Ekim 1924 Yılı’nda Cibranlı Xalıt’ı, Yusuf Ziya’yı ve Mutkili Hacı Musa’yı tutuklatarak Bitlis’te zindana atarlar. Aslında Şeyh Said’in ismiyle birlikte birçok Azadî örgütünün lider kadrosu ve üye-sinin de ismi devletinin elindedir. Bu durumun Şeyh Said tarafından bilindiğini de bizler birçok yazılmış ve sözlü olarak aktarılmış olan belgeden biliyoruz.

Şeyh Said de bu gerçeği bilerek 1925 yılı boyunca örgütlenmesini sürdürür. Hatta kardeşini Halep üzerinden İstanbul’a Seyid Abdulka-dir’in yanına göndererek isyanın erkene alınmak zorunda olduğunu belirtir. Hazırlıkları gören TC Devleti, hazırlıkların tamamlanmadan hareketin bastırılma planlamasını yapar. Bunun içindir ki Şeyh Said Piran’da kardeşinin evindeyken bir TC Devleti müfrezesi köye gele-rek, köyde bulunan birkaç kişiyi -güya daha önce Türk askerlerini öldürmüş olmalarından dolayı -tutuklayacaklarını söylerler. Şeyh Said buna onay vermez. Gitmelerini ister. Daha sonra bu olaya ka-rışmış olanları bizatihi kendi eliyle getirerek teslim edeceğini söylese de, önceden planlanmış olan bir provokasyon söz konusu olduğu için müfreze saygısızca, provokatörce yaklaşım sergiler. Sonuç, bir çatış-ma yaşanır ve birkaç asker ölür. Şeyh Said İsyanı dedikleri isyan böy-le başlar…

Mermiler patlamıştır. TC Devleti Şeyh’in üzerine kesin gelecektir. Kaldı ki kış boyunca yürütülen hazırlıklar da vardır. Bir an’da her tarafa isyanın başladığı ulaştırılır. Herkes ayaklanır. 14 Şubat’ta Genç alınır ve giderek dalga dalga önce Elâzığ’ı, daha sonra ise Bingöl der-ken Muş ve birçok yer alınır. 7-8 Mart günü bizatihi Şeyh’in öncülü-ğünde Amed kuşatılır. Amed’i almak için Şeyh büyük çaba sarf etse de Amed alınamaz ve stratejik bir hata olduğu daha sonra anlaşılır.

Bu arada daha önce güçlü hazırlıklar yapmış olan provokasyonun sahibi Kemalist Rejim acımasızca Kürdistan’a yüklenir. Bilindiği gibi kalleşçe bir hile ile Şeyh Said ve kimi yoldaşı Abdurrahman Paşa Köprüsü üstünde bir hain tarafından 15 Nisan 1924’te esir alınarak TC Devleti’ne teslim edilir.

Şeyh Said İsyanı, Kürt egemenlerinin ve halkın tepkisini yansıt-ması açısından son derece önemlidir. İsyan aşiretsel, ulusal ve dinsel faktörün iç içe girişinin tipik bir örneğidir. Kürt Milliyetçiliği’nin ge-leneksel değerlere bağlılığı dikkate alındığında, aşiret reislerinin Kürt Milliyetçisi olarak ön plana çıkmaları da anlaşılırdır. Cumhuriyet öncesinde fırsatları olmasına rağmen, herhangi bir bağımsızlıkçı harekette birleşme eğilimleri zayıf olan çoğu aşiretlerin, bu isyanda birleşerek başkaldırmaları etnik bir tepkidir.

Merkezi yönetimle çatışan Kürt egemenleri halka ne somut bir proje sunabilmiş, ne de ulaşabileceği hedefleri doğru saptayabilmiş-lerdir. 1919–1923 yılları arasında Bağımsız Kürdistan kurma eğilim-leri vardır. 1925 isyanında, güçlü olmayan Kürt egemen sınıflarının güçlenen ve Kürtlere verilen sözleri giderek terk eden cumhuriyet karşısındaki isyanının birçok nedeni olsa da, Kürt egemenleri açısın-dan eski feodal yapılarını sürdürme istemleri sabittir. Bağımsız Kür-distan’ın savunulması daha çok tepkiseldir, derin bilinç öğesi zayıf olsa da yine de duyguda Kürdistan hayali capcanlıdır.

Seyid Abdülkadir’i, buna örnek olarak verilebilir. 1920’lerde Os-manlı Devleti çökerken “Bağımsız Kürdistan” fikrine en çok karşı çıkanlardandır. Padişahın İngiliz kuklası hükümeti, Anadolu’daki direnişçi güçler tarafından tanınmazken Seyid Abdülkadir son ana kadar onlara bağlı kalmıştır. “Bağımsız Kürdistan” fikri için; “Osman-lının bu düşkün zamanında onlara darbe vurulmasının Kürtlük şiarına yakışmadığını” söylemiştir. Aynı dönemde Anadolu’da Halife-Padişah’a rağmen ve onun hükümetinin sabote edici uygulamalarına karşın, Kuvva-i Milliye güçleri işgalcilere karşı savaş halindeydi. Ama Seyid Abdülkadir iradesizleşen Osmanlı Padişahı’na sonuna kadar bağlı kalmıştır. Kürtlerde Seyid Abdulkadir’in bu yaklaşımının izleri-ni, tarihin birçok anında görmek mümkündür. Politik olarak eleştiril-se de, ahlaki olarak anlaşılır yönleri fazladır.

İsyanın kitlesel olduğu merkezi alanlar dışında kalan yerleşik aşi-retsel ilişkiler ve devlet-aşiret ilişkileri, isyana katılım düzeyini belir-lediği gibi isyana karşıtlığı da belirleyen temel unsurdur. Bu anlamda, aşiretler arası rekabet ve çatışma durumları belirleyici bir önem arz etmektedir. Aşiretler, birçok yerde reislerini izlemişlerdir. Buna göre tavır belirlemişlerdir. Birçok Kürt İsyanı’nda da en belirgin özellik olarak karşımıza çıkan bu durum, bu isyanda da kendisini tekrar-lamıştır. Devlet güçleriyle hareket etmekten çekinmeyen birçok aşi-retin saf değiştirmesi durumu bununla açıklanabilir.

İsyanın Şeyh Önderlikli olması aşiretsel çatışma ve rekabeti azal-tarak birleştirici bir rol oynamışsa da, bu tamamıyla başarılamamış-tır. Dersim Alevi Aşiretlerinin, Şeyh Said İsyanı’na mezhepsel neden-lerle uzak kalmalarının altında, TC devletinin birçok işbirlikçinin eliyle yürüttüğü politikaların yattığını unutmayalım.

Alevi Kürtler adlı kitabında Erdal Gezik: “1916 yılında Dersimli aşiretler ayaklandıklarında, Osmanlı bu durumda faydalanarak, böl-gedeki Sunnileri, bilhassa Zazaları, ayaklanmayı bastırmak için milis olarak kullanmıştı. Bumke, bundan yola çıkarak, 1925’te Alevi aşiretlerin bunun intikamını aldıkları yorumunu yapıyor.

İkinci bir neden olarak, Ankara’nın var olan dinsel farklıklıkları is-yancılar aleyhine kullanmasından söz edilebilir. Ankara, bu yöreyi bir bütün olarak isyandan uzak tutmaya ve mümkün olan yerlerde isyan-cılara karşı milis olarak örgütlemeye çalıştı. Aşiret reislerini vaat ve hediyelerle kazanmak ve dinsel ayrılıkları aktifleştirmek, uygulanan politikanın temelini oluşturuyordu. Bunun uzantısında 1924’te bölgede Axuçanlı Hüseyin Dede (İzzetin Doğan’ın babası,) başarıyla sonuçlanacak çalışmalarına başladı. Hüseyin, isyanı şeriat lehine ve Alevilere karşı olduğunu ve Alevilerin bu yüzden cumhuriyeti desteklemeleri gerektiği propagandasını yaptı. 1925’te isyancılara karşı saldırılarda, bu bölgedeki Alevi aşiretlerin başında bizzat kendisi de yer aldı. Bu türden çalışmalar yalnızca Doğu Dersimle sınırlı değildi. İsyanın devam ettiği dönemde Bektaşi Dedesi Seyit Mehmed, Sivas’tan gelerek, Varto’da Alevi aşiretler arasında isyancılar aleyhinde faaliyetlerde bulundu” derken olup biteni tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Halit Cibranlı’ya “Sen bize Hamidiye albayıyken yaptığın baskıları Kürt Sultanı olduğunda daha fazla yaparsın” sözlerinin altında bu işbirlikçi kişiliklerin yürüttükleri çalışmaların yattığını, bu şekilde daha iyi görmüş oluyoruz.

Şeyh Said’in Elazığı’yı ele geçirmeden önce yeniden Dersim’deki Kürt liderlerine haber gönderdiği bilinen bir gerçektir. Kimi Dersimli olumlu cevap verse de dile getirildiği gibi kimi özel işbirlikçi çalış-madan dolayı bu özü itibariyle gerçekleşmeyecektir. Kürt egemenle-rinin bu mantığının sonucu bir kısmının tarafsız kalması, bir kısmının da isyanın bastırılmasında gönüllü veya zorunlu olarak katılmalarını ortaya çıkarmıştır. Buna bir de yeri gelmişken bugünlerin meşhur işbirlikçisi olan sözde Alevi İzzettin Doğan’ın babası olan Hüseyin Doğan ismindeki kişiliğin, hem Dersimlilerin Şeyh Said’e yardım etmemeleri hem de daha sonraki Dersim Direnişi’ne tüm Dersim aşiretlerinin katılmaması için ne kadar uğraştığını yine belirtmiş olalım. Aynı kişinin “Alevileri CHP’ye bağlamada Dedeler’den yarar-lanma” konsepti temelinde önceleri CHP’den daha sonraları ise De-mokrat Parti’den milletvekilli seçilmesine de dikkat çekelim. Ve tabi birde Alevi Hormek aşiretinin ileri gelenlerinden olan ”Doğu İlleri ve Varto Tarihi” adlı kitabının yazarı olan M. Şerif Fırat Varto gibi tipleri de ekleyelim. İhanet teşhisinin her zaman farklı renklerde olsa da bu bağlamda aynı doku üzerinde dönüp durduğunu söylememiz herhal-de yanlış olmayacaktır.

Yine tarihe geçecek başka bir ihanet örneği ise Binbaşı Kasım iha-netidir. Şeyh Said’in bacanağı ve Cibranlı Xalıt’in eniştesi olan Binbaşı Kasım, Aşiret mekteplerinde okumuş ve daha sonra Osmanlı Ordu-su’nda binbaşılık yapmıştır. Soyadı yasasından sonra ismini Kasım Ataç yapan Binbaşı Kasım, Şeyh Said ve arkadaşlarını Abdurrahman-paşa Köprüsü’nde esir alarak TC Devletine teslim eden kişidir. Daha önce TC Devleti’ne çalıştığını his edenler olmuştur. Bunlardan birisi bizzat Şeyh Said’in kendisidir. Aynı şekilde çevredeki birçok direnişçi Binbaşı Kasım’a daha başından beri güven duymamıştır. Fakat nasıl ki ‘Osmanlı’da hile çoktur’ gerçeği varsa, ne yazık ki ihanetçi ve işbir-likçilerin de hile ve oyunları boldur. Şeyh Said İsyanı başladığında, Kasım pişman olduğunu belirtir. İsyanın içerisinde yer almak istedi-ğini dile getirir. Şeyh Said buna katılmazsa bile sonuçta isyanda yer almasına imkan verilir.

Binbaşı Kasım’ın ihanetini olayın bir tanığı olarak Şeyh Said’in ak-rabalarından amcası Şeyh Hasan’ın torunlarından Şêx Feyzullah şöyle anlatmaktadır:

“Şêx Said Efendi Muş hattı üzerinde bir gece Girbas’ta kalır. Tabi Efendi ile beraber, O’nu adım adım takip eden bacanağı Binbaşı Kasım da vardır. Şerafettin Dağı’ndan, Mergimir’den, Kovax’tan, Murat suyundan geçip de oradan öbür tarafa ulaşınca selamete ulaşırlardı. Oradaki Oxin Şêxlerinden Şêx Maruf kendi aşiretiyle Şêx Said Efendi’ye saldırır, Şêx Said Efendi oradan da geri dönmek zorunda kalır. Kasım devreye girerek “Biz, Abdurrahmanpaşa Köprüsü’nden gidelim en sakin yer orasıdır” der. Binbaşı Kasım öncesinden de neredeyse 40 adamını köprüye gönderir. Şerafettin Efendi de yanlarındaki 300 kişiden 200-250 insanı dağıttığı için Şêx Said Efendi’nin yanında sadece 50 insan kalmıştır. Bunlar köprüye varınca Kasım’ın adamları silahı patlatırlar. Orada Şêx Said Efendi’yi yakalarlar.”

Nasıl ki tarihte bu işbirlikçi tutumlar, sonuçta kendi tasfiyesine yol açmışsa, daha sonra göreceğimiz Cemil’e Çeto olayında da aynı trajedik son ortaya çıkacaktır. Kendine bağımlı yerel otoritelerin güçlenmesine bile tahammül edemeyen rejim, bu dönem için daha çok güçsüzleştirme ve dağıtma politikasını uygulamıştır. İsyandan sonra aşiretlerden isyana katılan reis ve şeyhlerin bir kısmı idam edilirken, birçok aşiret ve ileri gelen aile de sürgün edilmiştir. Daha sonra sistematik olarak uygulanacak olan sürgün ve iskân politikası, isyan sonucunda tehlikeli görülen aşiret ve ailelere uygulanmıştır. Bu sorunun daha derinleşmesine yol açmıştır.

Şeyh Said İsyanı bastırıldıktan sonra 29 Haziran 1925 günü idam edilen 46 Kürt Lideri’nin son sözlerini aşağıya alarak, tarihe not düşmek önemli olacaktır.

ŞEYH SAİD: “Dünya yaşantımın sonu geldi. Ulusum için kurban edildiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız bizi düşmanlarımızın önünde mahcup bırakmasınlar.”

ŞEYH ABDÜLKADİR (Senatör): “Zaten sizler yakma ve yıkma ko-nusunda büyük bir şöhrete sahipsiniz. Burasını da Kerbela'ya çevirdi-niz. Şunu biliniz ki dehşet ve insafsızca sömürü ile şan ve şeref kaza-nılmaz. Yok olsun Türkler!...”

 

DOKTOR FUAD (Diyarbekir'li): “Vatanım için yiğitçe kurban ol-mayı daima düşünürdüm. Şüphesiz ki asılmakta olduğumuz bu topra-ğa bağımsızlık bayrağı dikilecektir.”

AVUKAT TEVFİK (Diyarbekir'li): “Cesedimi bütün dünyaya gösteriniz ve herkes bilsin ki kişisel haklar için değil, ulusal haklar için savaşıyorum. Yaşasın Kürdistan!...”

KOÇZADE ALİ RIZA (Bitlis'li): “Elimdeki silahı ulusuma karşı kul-lanmayıp düşmanımız Türk'e karşı yöneltmiş olduğumdan dolayı mutluyum. İşte şimdi hayatımı Kürtlük için kurban ediyorum.”

ŞAİR MOLLA ABDURRAHMAN (Siirt): “Sefiller!... Sizi ayağımızın altında çok alçak ve küçük görüyorum. Biliniz ki Kürt bir ağaç değildir, ölür fakat eğilmez!...”

HANİZADE ŞAİR KEMAL FEVZİ (Bitlis'li): “Cennet Kürdistan bi-zimdir. Ev sahibi biziz ve kim ne derse desin biz yine içeri gireceğiz, buna hiç bir güç engel olamaz, çünkü O bizimdir.”

Yine daha önce 14 Nisan 1925 Bitlis’te idam edilen:

CİBRANLI XALİD: “Karşınızda yalnız değilim. Arkamda İran, Me-zopotamya ve Türkiye'de muazzam bir Kürt ulusu bulunmaktadır. Bugün beni asıyorsunuz, fakat hiç şüphemiz yoktur ki yarın torunları-mız de sizleri yok edeceklerdir.”

YUSUF ZİYA (Bitlis Milletvekili): “Bize mevki ve rütbe bahşetmek suretiyle bizi aldatabilirsiniz endişesi içindeydim. Şükür Allah'a ki bizi mermi ve iple karşılıyorsunuz ve bundan dolayı biz hiç pişman değiliz. Verdiğiniz ders sayesinde torunlarımız öcümüzü alacaklardır.”

Gerçekler yukarıdaki sözlerde saklı olmasına rağmen TC Devleti bu gerçekleri çarpıtmak, tahrifata uğratmak ve de gerçeklerin bugüne ulaşmaması için hangi yol ve yöntemlere başvurduğuna bir örnekle vermek iyi olabilir. “Yüce Genelkurmay Başkanlığından gelen 30 Nisan 1341 tarih ve 1835/2270 numaralı tezkerede son isyan ve irtica olayının basınımızda, özellikle İstanbul basınının büyük bir kısmında genel bir Kürt ayaklanması şeklinde gösterilmesi, iç ve dış düşmanlarca propaganda zemini ittihaz edilmekte olduğundan ve esasen sınırlı bir sahada çeşitli emeller ve iglofat neticesi oluşan olayların büyütülmesi uygun olmadığından, isyanın ayrımcılıktan ziyade irticai cehalet ve aldatma neticesi olduğu zemininde yayın yapılması için gerekenin yapılması teklif olunmuştur…” (Avni Özgürel -Radikal Gazetesi)

Başkan Apo bu süreci şöyle değerlendirir: “Kürdistan’ın oluştu-rulmak istenen Irak temelinde parçalanması, Misak-ı Milli’nin açık ihlalidir. Bu gelişme TBMM’de ve Kürtler arasında büyük infiale yol açmıştır. İngilizlerle yapılan 5 Haziran 1926 tarihli bu anlaşma halen karanlıkta bırakılmış birçok unsur taşımaktadır. Kürt soykırımının başlangıç tarihi olarak işlemek şarttır. Mustafa Kemal’in bu konuda da çok zorlandığı ve hesap vermekte çok güçlük çektiği bilinmektedir. Bu antlaşmayla Kürtlerle Türkler arasındaki tarihsel uzlaşmanın temeline dinamit konulduğu da bilinmektedir. 1925’teki Şeyh Sait önderlikli isyan aslında bu tarihsel ihaneti örtbas etmek için hem provoke edilmiş, hem de anlamsız yere çok acımasız ve kanlı biçimde bastırılmıştır. 1925 yılı bu anlamda sadece isyanın değil, asıl olarak komplonun, ihanetin ve soykırımın başlangıç tarihidir. Bunda belirleyici rolü İngiliz diplomasisi ve Yahudi unsurlar oynamıştır. Bu dönemde Fethi Okyar’ın “Ben elimi Kürt Katliamı’na bulaştırmam” dediği için başbakanlıktan düşürüldüğü ve yerine İsmet İnönü’nün getirildiği bilinmektedir. Fethi Okyar, Mustafa Kemal’in çocukluktan beri tanıdığı ve en güvendiği arkadaşıydı. Serbest Fırka denemesinde başarılı olduğu görülünce, yine İsmet İnönü tarafından düşürülmüştü. Açık ki, bu yıllarda sadece Sol ve İslami unsurlar tasfiye edilmiyor, asıl tasfiyeyi ulus olarak Kürtler yaşıyor. Ortaya demokratik olması gereken bir cumhuriyet değil, tasfiyeci bir diktatörlük sistemi çıkmıştır.”

Başkan Apo’nun: “1925 yılı bu anlamda sadece isyanın değil, asıl olarak komplonun, ihanetin ve soykırımın başlangıç tarihidir” tespitini mercek altına aldığımızda karşımıza çıkacak olan Şark Islahat Planı’dır. Bu plan aynı zamanda kendine yurtseverim diyen her Kürt bireyi kadar kapitalizmi ve moderniteyi inceleyen her sosyal bilimcinin de, gerek varlık gerekçesi gerekse de bilimsel nesnellik ve sorumluluk anlamında mutlaka üzerinde yoğunlaşıp çalışmasını gerektiren Kürt Soykırımı’nın en bütünlüklü belgesini oluşturmaktadır.

Bu belgeyi genişçe ele almadan önce şunu belirtelim ki; Hem İtti-hatçılar hem de daha sonra Türkiye’de hakimiyetlerini kuracak olan Kemalistler baştan itibaren halklara karşı sistematik olarak bir kat-liam projesi temelinde çalıştıkları ispatlanmıştır. Örneğin; 1915 Yı-lı’nda Ermeniler, 1921 Yılı’nda Çerkezler, 1922 Yılı’nda Rumlar, 1924 Yılı’nda Süryaniler ve nitekim 1925 Yılı’ndan itibaren de Kürtler kat-ledilmişlerdir. Aynı yılın ortalarında Vakit Gazetesi …”Türk süngülerinin bulunduğu hiçbir yerde Kürt sorunu yok…” diye yazarak esasta artık başlatılacak olan soykırımın da bir ön habercisi gibidir.

Devam Edecek: Şark Islahat Planına İlişkin Birkaç Söz

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları

Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html