Çağdaş Çözüm Yöntemi: Hakikat ve Uzlaşma Komisyonları
Gençlik / 09 Haziran 2010 Çarşamba Saat 06:20
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Savaş çok zorunlu ve meşru savunma temelinde olmadıkça kesinlikle başvurulmaması gereken çok kötü bir araçtır.

Savaş çok zorunlu ve meşru savunma temelinde olmadıkça kesinlikle başvurulmaması gereken çok kötü bir araçtır.  Türkiye, İran, Suriye, Irak gibi Orta doğu’nun Kürdistan’a egemen devletleri, Kürt halkını inkar ve asimilasyona tabi tutarak insanlık suçunu işlemişlerdir. En az son yüzyıllık bir zaman dilimi içinde Kürt halkı orta doğunun coğrafi tarihinden silinmek istenmiştir. Bu politika sadece orta doğunun egemen ulusal devletleri tarafından değil, BM, AB ve ABD gibi dünyanın güç ve karar merkezleri tarafından da onay görmüş, dünya çapında resmi politik sistem olarak yürürlüğe girmiştir.

Bu nedenle Kürt özgürlük hareketinin silahlı savaşıma başvurmasının çok zorunlu tarihi ve toplumsal nedenleri ortaya çıkmıştır. Başta T.C devleti olmak üzere Kürt halkına sömürgeci inkarcı siyaseti uygulayan egemen devletler, PKK öncülüğünde gelişen ulusal özgürlük hareketine karşı amansız ve acımasız bir bastırma savaşını başlatarak uluslar arası savaş hukukunu çiğnemişlerdir. Yirmi yılı aşkın süren bu savaşta bırakalım uluslar arası temel insan haklarını, T.C devleti kendi inkârcı hukuk normlarını da çiğneyerek ‘rutinin dışına’ çıkmıştır. Kırk bini aşkın ölü ve bir o kadar yaralı ve sakat insanın olması, dört bin köyün boşaltılması, yirmi bine yakın failli meçhul cinayet, beş milyon insanın iç ve dış göçe tabi tutulması, tonlarca mermi ve bombanın Kürdistan coğrafyasına yağdırılması, ormanların yakılması, binlerce ailenin parçalanması, yüz binleri aşan işkence ve tutuklamalar sadece bu savaşın sonucu olarak ortaya çıkmış olan kaba bir bilânçodur. Bunca tahribat, maddi ve manevi kayba rağmen halada sorun çözümsüz bırakılmakta, inkârcı siyasete dayanan KCK operasyonları günü birlik sürdürülmektedir.

Ortaya çıkan sonuçlar göstermiştir ki, egemen devletlerin tek taraflı mahkemeleri ve yargı kurumları toplumsal çatışmaların çözüm yöntemi ve aracı olamazlar. Bu yöntemle bu sorunların çözümlenemeyeceği açığa çıkmıştır. Toplumsal sorunlardan kaynaklanana iç çatışmalar birkaç yargıcın ve mahkemenin çözebilecekleri sorunlar değildir. Hangi mahkeme bu kadar ağır sorunları çözebilir, bu acıları dindirebilir ve toplumsal vicdanları rahatlatabilir. Hangi mahkeme milyonların mağduriyetini giderebilir, hakikati açığa çıkarabilir ve adaletin hakkını teslim edebilir. Silivri deki ERGENEKON mahkemesi ve Diyarbakır da yürütülen sözde JİTEM yargılamaları ancak olayların üstünü ört pas ederek toplumda daha fazla hayal kırıklığına neden olabilirler. Çünkü bu yargılamalar daha çok AKP’ye mutlak iktidar yolunu açmak için kullanılan bir araç durumuna getirilmişlerdir. Bunların hakikat ve adaletle bir ilgilerinin olmadıkları anlaşılmıştır. Bu mahkemeler neyi, nasıl çözeceklerdir? Ne kadar ciddiyetleri vardır? Ne kadar hakikati açığa çıkarma gücüne sahiptirler? Yapılan kirli işleri ve katliamları açığa çıkarabilecekler midir?  Peki, olayların mağdurları nerdedir? Bunlara benzer pek çok önemli ve hayati soruların cevapları verilmemektedir. Ciddiyeti olmayan, komedi tarzı mahkemeler oldukları, tahrik yaratan ve potansiyel kötülük taşıyan yargılamalar oldukları dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu mahkemelerin iktidar içi bir çatışmanın sonucu olarak ve AKP’nin rakiplerine gözdağı vermek ve sindirmek için dış güçlerin desteğiyle kurulan mahkemeler oldukları açığa çıkmıştır. Bunların amacı hakikati açığa çıkararak adaleti sağlamak değil, rakiplerine boyun eğdirmektir. Bu yargılamalardan sonra ortaya çıkacak olan muhtemel sonuç, karşı tarafı haksızlıklarını daha fazla savunmaya itmek yada AKP’ye boyun eğerek gizli bir uzlaşma temelinde gerçekleri halktan gizlemek ve üstünü örtmek olacaktır. Nitekim yargılanan ERGENEKON ve JİTEM’ciler suçlarını itiraf ederek toplumdan ve mağdurlardan af dileyeceklerine, her gün daha fazla tehditler savurmakta ve yeni cinayetler işlemek için büyük bir kinle fırsat kollamaktadırlar. Zayıflayan iktidar gücünü yeniden elle geçirmenin çabası içindedirler. Oysa tüm halka açık, tanık sanık ve mağdurların bir araya geldikleri, cezalandırma korkusunun fazla olmadığı, suçluların kendi suçlarını büyük bir samimiyet içinde itirafta bulundukları, mağdurların ise bunları samimi ve içten bularak affa hazır oldukları, uzlaşma ve hakikate yanaşmayanların ise cezalandırıldıkları bir süreç ancak bu travmaların önemli bir bölümünü hafifletip yeni sürecin önünü açabilir ve toplumsal uzlaşmayı sağlayabilirdi. Kuşkusuz bir suç ve olayı açığa çıkarmak ve adil bir karara varmak için açık duruşmaların yapılması, tanık, sanık ve mağdurların dinlenmesi gerekir. Olay ve eylemlerle ilgili tüm tarafların kendilerini savunma, kanıtlarını sunma ve argümanlarını ispatlama hakları olmalıdır. Demokratik ve adil bir çözüm için bu yöntemin geliştirilmesi zorunludur.   Gerçeklerin açığa çıkarılması ve yaraların sarılması ancak bu anlayış ve yöntemle mümkün olabilir. Ne var ki, AKP iktidarı buna yanaşmamaktadır. Demokratik değerlerin ve kavramların içlerini boşaltarak sulandırdıkları gibi hakikatin açığa çıkmasını önlemek için yargı ve hukuku da kendi amaçları için kötü kullanmaktan çekinmemektedir.

Yıllardır Kürt Özgürlük Hareketine karşı Türk ceza hukukunun olağan üstü biçimleri uygulandı. Sıkıyönetim Mahkemeleri ve DGM’ler kuruldu. Diyarbakır da PKK ana davası adına yargılamalar yapıldı. Ortaya çıkan sonuç, savaş ve çatışmaların daha çok derinleşmesine ve on binlerce insanın ölümüne yol açtı. En son Türkiye de yürütülen KCK operasyonları barış arayışı içinde olan bir dönemin sonunu getirmiş, yeni bir çatışma sürecine neden olmuştur.

Oysa Büyük toplumsal çatışmalar ve sorunlar ancak toplumun ortak katılımı; katkısı, kararı ve sağduyusuyla çözülebilir. Bu sorunlar demokratik siyasal iradeyle hakikat, uzlaşma ve adalet komisyonları kurularak yada akil adamların arabuluculuklarıyla çözülebilir sorunlardır. Bu oluşumların görevleri suçluları bulup cezalandırmak ve intikam almak değildir. Güney Afrika’daki gibi hakikati açığa çıkarmak ve karşılıklı af edilmeyi sağlayarak toplumsal barışı ve uzlaşmayı sağlamaktır. Başta Güney Afrika olmak üzere, uluslar arası deneyim göstermiştir ki, Hakikat, Adalet ve uzlaşma komisyonları toplumsal sorunların çözümünde hayati ve önemli bir işlev görmektedirler. İç savaşı yaşayarak toplumsal travmalar geçiren çağdaş toplumlar, çözümleyici bir yöntem olarak uzlaşma ve hakikat komisyonlarını kurarak iç çatışmalarını aşmayı esas almaktadırlar. Bu yöntemle geliştirilen yaklaşım ve çabaların olumlu pratik sonuçları ve kazanımları her gün daha çok açığa çıkmakta, çağdaş ve çözümleyici bir yöntem olarak önemli bir işleve kavuşmaktadır.

Kürt halk önderliği bu sürecin önüne geçmek ve savaş tahribatlarını asgari düzeye çekmek için 1993 yılından sonra meşru savunma anlayışını derinleştirerek, demokratik çözüm ve barış yolunu açmak için büyük çabalar göstermiştir. Bunun bir devamı olarak İmralı da tutuklu bulunduğu zor koşullarda Hakikat ve Adalet komisyonunun kurulmasını önermiştir. Ne var ki, Kürt Halk önderliğinin bu yapıcı ve çözümleyici yaklaşımına karşılık devlet inkarcı ve imhacı siyasetinde ısrarcı olmaya devam etmiş, bu çaba ve önerileri görmezlikten gelmiştir. Devletin bu inkarcı ve imhacı siyasetine rağmen gerek Önderliğimizin perspektiflerini ve gerekse uluslar arası deneyimleri dikkate alan hareketimizin yönetimi, 7. olağan kongresinde Hakikat ve Adalet komisyonunu örgütleme kararını almıştır. Kuşkusuz yaşanan savaş ve çatışmalara çözüm bulmak için tek yanlı bir komisyon kurmak yeterli değildir. Çünkü bu savaş tek taraflı değil, çift taraflı bir savaştır. Ancak her iki tarafın onay verdikleri bir komisyon gerçek işlevine kavuşabilir ve rolünü oynayabilir.

Şu gerçek iyi bilinmelidir ki, savaşın kendisi insanlık dışı bir olaydır. Bir kez başladıktan sonra üzerinde kontrol kurmak ve istenilen mecrada yürütmek çok zor bir mesele haline gelir. Dünya savaşlarında on milyonlarca insanın can verdiği, atom bombasının kullanıldığı ve yeryüzünden silinen şehirler olduğunu biliyoruz. Çin, Vietnam Cezayir gibi ulusal kurtuluş savaşlarını veren ülkelerde milyonlarca insanın can verdiği, şehirlerin yerle bir edildikleri, jenosid ve tehcirlerin yapıldığı ve onulmaz acıların yaşandığı bilinmektedir. Büyük insanlık suçları işlenmiştir. Yaşanan bu acı ve travmaların yol açtıkları derin yaraların izleri halada giderebilinmiş değildir. Sırbıstan, Ruanda, Filistin, Irak gibi ülkelerde yapılan ve henüz güncel olan etnik temizlik hareketleri bilinmektedir.

Hakkını teslim etmek gerekir ki, tüm kusur ve günahlarına rağmen Kürt özgürlük hareketi insanlık tarihi içinde insan haklarını ihlal etme bakımından en az günaha sahiptir. Dünya da yaşanan vahşetlerle kıyasladığında bir halkın yokluk, varlık savaşını yürüten bir hareketin işlediği suç ve günahların masumiyet düzeyi vicdanı olan herkes tarafından takdir edilmesi gereken bir durumdur. PKK’nın verdiği adalet ve özgürlük mücadelesi sadece Kürt Halkı için değil, Kürt halkı adına insanlığın evrensel hakları ve değerleri için verilmiştir. Ne yazık ki bu hakikat takdir edilip destekleneceğine, PKK dünya çapında terörizmle damgalanarak mahkûm edilmiştir. Ülke içinde bazı provokatör unsurların, dışta ise karanlık odakların yaptıkları eylemler bilerek PKK’ya mal edilmiştir. Olof Palme cinayeti gibi GLADIO türü karanlık odakların yaptıkları açık olan kimi eylemler PKK’ ye mal edilerek dünya çapında yasa dışı ilan edilmesi sağlanmıştır. Açık ki yürütülen bu siyasetin PKK’nın örgütsel ve eylemsel niteliğiyle hiç bir ilgisi yoktur. Bunun Kürt toplumuna karşı dünya çapında yürütülen inkârcı siyasetle ilgisi vardır. Mahkûm edilen PKK değildir, mahkûm edilen Kürt halkının varlık ve özgürlük taleplerinin mücadelesidir.

Ama işlenen suçların düzeyi ne kadar sınırlı olursa olsun bu bize yeterli bir teselli vermez. Hareketimizin ve Önderliğimizin meşru savunma anlayışına göre bir damla kan bile asla boşa akmamalıdır. Meşru savunma savaşında militarist güç dışında, kadın, çocuk, esir ve sivil insanları vurmak insanlık dışı ve savaş suçudur, asla kabul edilemez. Çünkü “suçsuz ve silahsız bir insana zarar vererek insan haklarını çiğneyenler, fırsat bulduklarında Naziler gibi milyonlarca suçsuz insanı öldürerek insanlığı tehdit etmeye adaydırlar” Yine, “düşmanımıza benzeyerek yürüteceğimiz bir savaş asla bizim amaçlarımızın savaşı değildir” ilkesinden hareketle, insanın kutsal yaşama hakkı başta olmak üzere, temel hak ve özgürlüklere zarar vermeyen bir meşru savunma anlayışıyla mücadele yürütmek, insan olmanın ve demokratik özgürlükçü amaçlarımızın bir gereğidir. Eğer savaş bu anlayış temelinde verilirse doğru ve meşrudur. Bu anlayış bizleri amaçlarımıza götürecek tek yoldur. Bu çalışmanın amacı da geçmişte yaşanan ve içimize sızan bazı unsurların yol açtıkları haksızlıkları gidermek, gerçekleri açığa çıkarmak ve adaletin tecellisini ağlamaktır. Ayrıca önümüzdeki mücadele sürecine meşru savunma çizgisini hâkim kılmak için katkı sunmaktır. Bu mücadele deneyimimizden çıkaracağımız önemli dersler olacaktır.

 

Haydar Karaaslan

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net - www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.