‘Güçlü ve Kurnaz Adam’ Kadının ev Ekonomisine Bir Hırsız Gibi Girdi
Özgürlük Perspektifleri / 08 Haziran 2010 Salı Saat 14:54
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Toplumun mekân sorunu irdelenmeye değer bir konudur. İnsan toplumunun hangi coğrafya ile bağlantılı olup geliştiğini anlamaya çalışır. Konu geniştir.

Toplumun mekân sorunu irdelenmeye değer bir konudur. İnsan toplumunun hangi coğrafya ile bağlantılı olup geliştiğini anlamaya çalışır. Konu geniştir. Güneş sisteminin oluşmasından başlatılabilir. Hatta bunun ötesinde, güneşin etrafında üçüncü halka olan Dünya gezegeninin oluşum evreleri; atmosfer tabakaları, deniz, okyanus, akarsu ve yağmur oluşumları, kaya tabakalarının ortaya çıkmaları, toprak tabakası, okyanuslarda canlı ortamı ve ilk canlı hücreleri, yosunla başlayan bitkiler alemi, yine ilk bakterilerle başlayan hayvanlar alemi, hayvan-bitki ilişkisi, genel anlamda bitki ve hayvanlar aleminin evrimi, ilk insan ataları varsayılan primatlarla başlayan evrim zincirinin hangi halkasında insan türünün biçimlendiği gibi çok uzun bir soru ve cevaplar listesi coğrafyanın konusuna dahil edilebilir.

Kalın çizgilerle ve spiral halkalar halinde insan-coğrafya ilişkisinde sıkı bir ilintililik olduğu açıktır. Örneğin atmosfer, bitki, hayvanlar, toprak ve tatlı su kaynakları bir gün kesilse, insan türü diye bir şey kalmaz. Hatta sanki muazzam bir zekâ eseriymiş gibi, bu ortamların ani bir bozulmaları bile insan yaşamının sonunu getirebilir. Dolayısıyla genel anlamda insan-coğrafya ilişkilerini daimi olarak göz önünde bulundurmayı gerektirir. Bunsuz toplumbilimi incelenemez, araştırılamaz. Hâlbuki son dönemlere gelinceye kadar sanki bu ilişkinin söz konusu edilmesi gerekmezmiş gibi bilim, felsefe ve din yapılmış, binlerce eser yazılmıştır. Tuhaftır, en çok gerçek dışı saydığımız mitolojiler, coğrafya-insan ilişkisi diyebileceğimiz konularla daha çok ilgilenmişlerdir. Bu, analitik zekânın duygusal zekâdan kopuşunun bir sonucu olsa gerekir.

İnsan topluluklarının ilk klan düzeyinin ‘uzun süre’ aşamasında mekânın, yani coğrafi koşulların etkisi daha belirgindir. Dördüncü buzul döneminin sonuna kadar klan toplumunun sıçrama yapamamasını iç evrimin yetersiz kalmasından ziyade, coğrafi ortamın elverişsiz olmasına bağlamak daha doğru bir yorumdur. Yaşadığı varsayılan birkaç milyon yıl iç evrimleşmeler için yeterli bir süredir. Demek ki dış ortam gelişmeye şans tanımıyordu. Dördüncü buzul döneminin sonunda (M.Ö. 20000’lerden günümüze doğru) bugünlere ana hatlarıyla benzeyen bir coğrafi ortamın oluştuğunda coğrafyacılar hemfikirdir. İnsan türü bu döneme kadar (galiba Amerika ve Okyanus Adalarının büyük kısmı dışında) Asya, Avrupa ve Afrika diye çok sonraları adlandırılan coğrafyada birçok aşamadan geçtikten sonra, dördüncü buzul döneminin sonunda Homo Sapiens (Düşünen insan) türünün etkinliğinde yeni döneme giriş yapmıştır.

M.Ö. 20000’den sonra üç kültür grubunun belirginlik kazandığını gözlemekteyiz. Mukayeseli antropolojik ve arkeolojik olarak. Birinci grup, daha çok Afrika kıtasından sürekli kopmaların son dalgası olan siyaha yakın Semitiklerdir. Bunlar Kuzey Afrika, Arabistan ve yer yer Zagros-Toros dağ sistemlerinin eteklerine kadar yayılma istidadı göstermişlerdir. Uygarlık aşamasına kadar çok yoğun, sonrasında da güç buldukları oranda. İkinci grup Sibirya eteklerinden kopup Bering Boğazı üzerinden Amerika kıtasına, diğer ana kolu Büyük Okyanusun batı kıyılarına, adalarına ve iç kara olarak Orta Asya ve yer yer Doğu Avrupa’ya (Fin-Uygur) kadar yayılma olanağı bulmuşlardır. Sarı ve Kızılderililer olarak da adlandırılırlar. En büyük grubu bugünkü Çin, Japonlar ve Türkler oluşturur. Arada kalan daha elverişli ve geniş alanda Hint-Avrupa grubu dediğimiz beyaz tür yer alır. Uygarlığı ve daha önceki ön aşama olan neolitik tarım çağını başlatan esas grup bunlardır. Daha gecikmeli olarak, kuzey ve güney türü olan sarı ve siyahlar neolitiğe ve uygarlığa geçmişlerse de, yorumum, bu geçişleri ortada yer alan beyazların etkisi olmadan çok zordur.

Hint-Avrupa grubunda neolitiği ve daha sonraki aşaması olarak uygarlığı başlatan mekân olarak Zagros-Toros eteklerinin geçiş için en elverişli koşulları sunduğu, tüm önde gelen antropolog, arkeolog, jeolog ve biyologların ortak görüşüdür. Esas belirleyici olarak hayvan ve bitki örtüsü, yağmur ve akarsu durumu, iklimi ve jeolojisiyle birlikte Afrika, Asya ve Avrupa arasında temel geçiş ve ana konaklama mekânı olarak, burası ideal bir konum arz etmektedir. Hint-Avrupa grubunun öncü çekirdeği olarak, tarihte uygarlığı ilk başlatanlarca (muhtemelen Sümerler tepe ve tarladaki bitki kültürünü çağrıştıran Aryan -günümüzde İran- kelimesini ilk kullanan kültür olmuştur) Aryen grup olarak tabir edilenler, bu mekânın neolitik-tarım ve daha sonra kent-devlet-uygarlık çağını başlatıp dünyaya yayılmasında başat rolü oynamışlardır. Savunmamın birinci kitabı bu konuya ayrıldığından tekrarlamayacağım.

Esas konumuz olan husus, kapitalist ekonominin tarihte adı bile pek okunmayan bugünkü Hollanda ve İngiltere adasında nasıl olup da zafere ulaştığı konusunda bu coğrafyanın rolünü araştırmaktır.

Günümüz sosyal bilimcileri coğrafyanın rolünü daha çok ‘jeopolitika’, ‘jeostrateji’ adları altında daraltarak ve esas özünü göz ardı ederek yorumlamaya çalışırlar. Hâlbuki tarihi-toplumsallıkla coğrafya arasındaki ilişki, daha temel ve öncelikli ele alınmayı gerektirir. Dallarla değil, köklerle uğraşmak herhalde daha anlamlıdır. Genelde çağların ve uygarlıkların coğrafi incelenmesi anlamlı bir antropoloji ve tarih bilgisi için şarttır. Mekânsız tarih olmaz. Zaten evrenin zaman-mekân ikilemi en temel boyutlar olarak hep dikkatlerdedir. Birbirlerine etkileri, hatta dönüşme, birleşme yetenekleri bilimlerce sürekli tartışılmakta, değerlendirilmektedir.

‘Güçlü ve kurnaz adam’ öykümüze yeniden dönelim. Geçerken şu noktaya da dikkat çekmeliyim ki, öykü ve bilgi-bilim arasında ilişkinin gereğine inanırım. Öyküsüz bilimin tam anlam kazanacağına kani değilim. O açıdan ‘kurnaz ve güçlü adam’ öyküsü, sosyal bilimlerde köşe taşı yapılması gereken kavramlardan biridir. Birçok toplumsal ilişkiyi daha iyi yorumlayabilmemiz için gerekmektedir. Kaldı ki, sayılamayacak kadar çok olay ve ilişkinin olduğu alanlarda, öyküleme bilime en değerli katkı aracını sunar. Pozitivizm denen dinsellik, olguculuk adı altında bu denli sayılması ve tespit edilmesi olanaksız olay ve ilişkileri tespit edemeyeceğine göre, geriye öyküleme benzeri din, ahlak ve diğer sanat türlerine başvurarak bilimi geliştirmek daha doğru yol olsa gerekir. Kurnaz ve güçlü adam egemen erkeğe geçişle başlayıp, günümüzün süper güç odaklarında üslenenlere kadar uzun, labirentli, bol komplolu bir yol izler. Bu adam veya adamların mekânlarını, zaman zaman açık, bazen gizli saklandıkları yerleri araştırmak önemlidir. Onları daimi stratejik bir güç olarak sürekli toplumsal hamleler (ekonomik, siyasi, askeri), taktikler içinde tasarlamak bilgilerine bizi daha da yaklaştırır.

 

‘Güçlü ve kurnaz adam’ kadının ev ekonomisine bir hırsız gibi girdi. Talanla yetinmedi. Daha da vahimi, kadını daimi tecavüzü altında tutarak, kutsal aile ocağını kırk haramiler yatağına dönüştürdü. Ne yaptığını bilen bir hainin ruh halini hiçbir zaman terk etmedi. İlk sermaye birikimlerinin tohumları bu iki mekânda atıldı. Birincisi, ev ekonomisinin yakınlarından bizzat evi işgal etme; ikincisi, devletin resmi, meşrulaşmış tekeline karşı özel tekel halinde kırk haramilerin üs merkezlerinde veya yakınlarında mekân tutma. Toplumun ve devletin gözetiminden çekindiği için, erkenden hileli ve maskeli yüzle mekânları arasında gezindi. Pusuda yattı. Fırsat bulduğunda aslan kesilerek avının üzerine atladı. Bazen tilki kurnazlığıyla avını yakaladı. Bukalemun gibi her ortama renk vermekten geri kalmadı. Marjinal noktalarda ticaret uzmanı kesildi. Uygarlıkların erişemediği kent ve kırsal alan onun sıkı gözetimindedir. Toplumun yarıldığı noktalara yerleşmede ustadır. Denge rolünü oynayarak iki tarafı da soymasını bilir. Kısa ticaretten az, uzun yol ticaretlerinden ise azami kazanmanın çok iyi farkındadır. Kârlı alanları adeta burnuyla koku alırcasına tanıması ve yönelmesi, mesleğinin temel kurallarındandır. Eylemini bu yolların stratejik korsanlığı olarak değerlendirmek öğreticidir. Sermayenin yurdu yoktur denilirken, bu gerçeklik dile getirilmek istenir.

Denilebilir ki, madem kent-pazar-ticaret kapitalistin ön şartları iken, neden bu mekânlarda zaferini erkenden ilan etmedi? Bu noktada önemle belirtmeliyim ki, kapitalizmin sistem olarak gelişmiş bilim ve teknolojiyle direkt bir ilişkisi yoktur. Amsterdam kentine bağlı olarak başarılı bir doğuş yaptığı gibi, Uruk sitesinde de doğuş yapabilirdi. Tüm sisteme oynama yerine, bir işbirlikçi tüccar veya tezgâhtar başı, çiftlik sahibi gibi kalmak daha çok işine gelebilir. Fakat esas neden rahip, siyaset ve askeri tekelin ona hâkimiyet kurabilecek bir yer vermemesi olabilir. Denenmiş ve meşruiyet kazanmış bu güç odakları, dördüncü bir odağı fazla ve belki de yapısından ötürü varoluşlarına karşı bir tehlike olarak görmüş olabilirler.

‘Güçlü ve kurnaz adam’ın dördüncü bir tekel olarak sisteme oynamayı yer yer denediğini görüyoruz. Ama hep yeniliyor. Sanıyorum birçok kentin beklenmedik coğrafyalarda bir enkaza dönüşmesi bu tür gelişmelerle mümkündür. Hem ilk hem ortaçağlarda çok zengin tüccar kentlerinin aniden tarihten silinecek kadar bir viraneye çevrilmeleri, dördüncü tekelin (ilkel kapitalizmin) siyasi ve askeri direnişiyle bağlantılı olabilir. Hindistan-Pakistan coğrafyasında Harappa kentinin (çok gelişmiş, yazıyı bile kullanan, mimarisi düzgün, oldukça zengin bir kent; M.Ö. 2500) çok erkenden silinmesi, komşu coğrafyadaki rahip-siyaset-asker üçlüsünün tekeli karşısındaki rekabeti ve başkaldırısı nedeniyle olabilir. Önceleri Sümer kökenli bir uygarlığın ticaret kolonisiyken, bağımsızlık peşine düşüp başkaldırma ihtimali güçlü bir olasılıktır. Kazansaydı, belki de rakiplerine benzer şartları olmadığı için, ilk Amsterdam gibi bir sistem (ilk kapitalist deneyim) kurmaya yeltenebilirdi.

Daha çarpıcı bir örnek Kartaca’nın öyküsüdür. Fenikelilerin Akdeniz’in en uç noktalarında M.Ö. 8. yüzyılda inşa ettikleri bu kent, tamamen ticari ağırlıklı bir kentti. Adeta Batı Akdeniz’i ve Kuzey Afrika’yı temsil eden ve hinterlandı gibi kullanabilen konumdaydı. Çok geliştiği açıktı, fakat koşullar gereği imparatorluk oluşturmama gibi bir zaafı vardı. Oluşturmak isteyenlere de engel oluyordu.

Roma’yla çelişkisi bu nedenle olsa gerekir. Roma’nın İtalyan yarımadası nedeniyle kent devletini aşma ve geniş alanlar üzerinde cumhuriyet veya imparatorluk kurma yeteneği vardı. Kartaca’nın kurtuluşu için tek şartı, İspanya ve Fransız İmparatorluğu karşısındaki Amsterdam’ın yaptığını yapmaktı. Yani kentin gelişkin ticari tekel karakterini kapitalistik bir devlet aygıtıyla giderek genişleyen bir coğrafya üzerinde (örneğin Kuzey Afrika’nın tümü veya Emevi sülalesinin İspanya’da kurduğu gibi İspanya’da bir devlet tekeli kurmak) birleştirmek, takviye etmekti. Bunun dışında Roma Cumhuriyetinden kurtuluş şansı yoktu. Roma’nın da Kartaca’yı yenmekten başka şansı yoktu. Çünkü yanı başında sonunu getirebilecek bir alternatif olabilirdi. Küba-ABD ilişkisini nasıl da çağrıştırıyor! Halen ünlü bir deyim olarak söylenir: Romalı senatörlerin her toplantı açılışında ayağa fırlayıp ilk söyledikleri söz, “Şu Kartaca işi ne olacak?” olmuştur.

Roma’nın benzer bir kurbanı da imparatorluğun ilk çöküş krizlerini yaşadığı M.S. 3. yüzyılın ikinci yarısında Suriye’nin doğusundaki ünlü Palmyra kentinin başına gelenlerdir. Suriye’deyken sık sık ziyaret ettiğim bu şehrin kalıntısını büyülenerek seyrettim. Çölde yer altından çıkan bir su etrafındaki hurma ormanının kenarında kalesi, surları, agorası, tapınağı (ünlü Delf Tapınağı), senato binası, vadi mezarları, uzun çarşıları, çok sayıda saraylarıyla muhteşem bir kenttir. Taş oymacılığının tam bir harikası olma vasıflarına sahiptir. İnsanı huşu ve dehşet içinde bırakan bir kenttir.

Önemi doğu-batı, kuzey-güney ticaret ağının merkezinde yer almasından; Roma ve İran-Sasani İmparatorluğu arasındaki tampon kent-devleti rolünden ileri gelmektedir. Uzun yüzyıllar ticaret tekelleri üzerinde büyüdükçe büyüyor, zenginleştikçe zenginleşiyor. Dönemin Amsterdam’ına veya günümüzün Newyork’una benzetmek bana göre az bile gelir. Evrensellik açısından! Roma İmparatorluğu, tıpkı Kartaca gibi bu örnekten de çok rahatsızdır. Tarih kentin son döneminde (M. S. 270’ler) Roma’ya bağlı bir nevi krallık statüsünde sülaleye dayalı bir güç erki olmayla yetinmediğini, bizzat Roma’ya alternatif olmaya soyunduğunu göstermektedir.

Kartaca’nın başaramadığını Palmyra başarabilecek mi? Sorun budur ve tehlikeli bir potansiyel arz ettiği açıktır. Roma İmparatoru Aurelius’un uzun çatışmalardan sonra zaptettiğinde, kenti dönemin güçlü kraliçesi Zennube’ye olduğu gibi bırakmak istediği söylenir. Kendine bağladıktan sonra bağımlı bir eyalet olarak Zennube’ye bırakır. Dönerken yarı yolda kentin tekrar başkaldırdığını ve bağımsızlık peşinde koştuğunu duyduğunda, büyük bir hışımla kentin üzerine yürür. Bir daha kendine gelmemek üzere, sadece harabesini geride bırakarak Roma’ya döner. Yanında Sasanilere kaçarken Fırat kıyılarında yakalanmış Zennubey’le birlikte. Bütün zenginliğiyle Zennube’nin bir esir gibi Roma halkına teşhir edildiği tarihin diğer bir sözüdür.

Roma’nın kadın dili beni hep etkilemiştir. Zenubbe öyküsünü anladıktan sonra, bunun sırrını yakalamış gibiyim. Roma sadece bütün yolların bağlandığı kent değil, bütün yetenekli güç sahibi kral ve kraliçelerin de taşındığı bir kenttir. Tabii başıma gelenin (yarı komik-yarı trajik Roma çıkışım) Roma’nın bu tarihiyle yakından bağlantısı olsa gerek. Spartaküs, Saint Paul ve Bruno’yu iyi özümsemiş olsaydım, daha dikkatli olacağım açıktı. Bir de Gramsci’yi iyi okumam gerekliydi. Ah Sosyalistler!

Palmyra’nın da kurtuluşu için tek yol, Amsterdam veya London yoluydu. Direndi, fakat başaramadı.

Antikçağın Atina’sını da örneklemek öğretici olabilir. Deniz ticaretinin ürünü olan bu kent (M.Ö. 500-350), döneminde uygarlığın yıldızı gibiydi. İlkel kapitalizmin en çok geliştiği bir kent olduğunu tespit etmek mümkündür. Büyük ve özel (devlet değil) ticaret tekelleri, yüzlerce mil ve kilometreler ötesinden işler halleder. Zenginlikler Atina’ya akıyor. Doğu Akdeniz’den Marsilya’ya, Kuzey Afrika’dan Makedonya’ya, tüm Anadolu Karadeniz ticaret ağlarıyla Atina’ya artık-ürün ve para akıtmaktadır. Felsefeyi yaratmış, zanaat fabrikanın eşiğine gelmiştir; gemi yapım sanatı zirvede, para devrededir. Her tarafta kolonileri vardır. Atina’ya her yandan zenginler, para sahipleri geliyor. İlk defa kozmopolit niteliği kazanıyor. Şahsi yorumum, tek eksiği olarak yarımada içindeki birliği sağlayamamasının kapitalist zaferin önündeki tek engel olmasıdır. İşgücü sorunu da yoktu. Pazarda köleler sudan ucuzdu. Gelinen aşamada Atina ya köleliğin eski yapısını aşıp, yarımada ölçüsünde bir ulusal devlet olarak çıkış yaparak erkenden bir Hollanda olacaktı, ya da rakipleri tarafından yenilip önemsiz bir konumda bırakılacaktı. Kara gücü olarak Isparta Krallığı ve deniz ötesinden gelen Pers İmparatorluğu bu kenti yüzyıldan fazla sürekli dövdüler. Ama o demokrasisiyle kendini hep ayakta tutmaya çalıştı. Makedon kralları baba Filip ve oğul İskender’in pençesi Atina’yı stratejik bir yenilgiye soktu. M.Ö. 300’lerden sonra yükselen Roma ve Anadolu Helenistik krallıklar karşısında pek hamle yapacak şansı kalmamıştı.

Proto-kapitalizmin ortaçağ İslam uygarlığındaki örnekleriyle Hint yarımadası ağzında kurulan örneklerini sunmak kaba bir tekrar olur. Bu dönemin en çarpıcı örnekleri İtalyan yarımadasındaki ünlü kapitalist kentlerdir. Venedik, Cenova ve Floransa’nın, eski tarz imparatorluk sevdasında olan İspanya, Fransa ve Avusturya kaynaklı olanları tarafından yarımadanın bütünlüğünde olduğu gibi her kentin üstündeki egemenlikleri de kırılıp ellerinden alınınca, daha erken bir Amsterdam ve London olma şansını kaybettiler.

İtalyan kentleri modern kapitalizm için gerekli her şeyi yaratmışlardı. Sermaye birikimi, banka, şirket, kredi, finans araçları olarak senetler, uzak ve yakın ticaret, manifaktür, zanaatkâr ve sanatkârların her çeşidi, dönemin tüm endüstri mamulleri, cumhuriyet ve imparatorluk deneyimleri, din ve her tür mezhepleriyle İtalya yarımadası, 1300-1600 döneminde daha sonra doğacak Avrupa’nın laboratuarı ve prototipidir. Ayrıca Rönesans’ın yurdudur. Bu şüphesiz diğer Doğulu coğrafyayla öncü ilişkileri ve tarihi mirasıyla bağlantılıdır. Bu dönemin İtalya’sı demek, İslam’ın Ortadoğu’su, Çin, Hint ve hatta yeni yükselen Rusya demektir. Bu coğrafyanın birikimleri Venedik, Floransa ve Cenova başta olmak üzere, kent ticaret tekelleri tarafından doymak bilmez bir iştahla yarımadaya taşınmışlardı. Daha da önemlisi, tarihinde ilk defa tüm Avrupa çapında İtalyan kentlerinin öncülüğünde gelişen kentleşme hareketleri, sermaye birikimi için muazzam bir hinterland oluşturuyordu. Her Avrupa kentinde bir İtalyan tüccar parmağını görmek mümkündü. Zaten Katolik Kilisesi çoktandır uygarlık zeminini döşemişti. Rönesans öncülük için son kesin söz oluyordu.

 

İtalya’nın İngiltere ve Hollanda olamamasının tek nedeni coğrafyasıydı. Paradoksal olarak aynı coğrafya kent kapitalizminde öncü kılıyor, yarımada çapında zaferin eşiğine getiriyor, ama nihai zafer adımını atamıyordu. Attığında başına gelmedik bela kalmıyordu. Nedeni çok açıktır. Eğer İtalya erken dönemin İngiltere’si olsaydı, kendini işgal etmek isteyen İspanya, Fransa ve Avusturya’nın taçlarını başlarına yıkıp, tıpkı Roma’nın imparatorluk çıkışı gibi ikinci bir dünya emperyali olabilecekti. Ama kapitalist sosyoekonomik temel üzerinde. Taç sahiplerinin İtalyan kentlerinin başına üşüşmeleri son derece anlaşılırdır. İtalyan kentlerinin yeni sosyoekonomik temel üzerinde birliği imparatorlukların sonu olacak, önce Avrupa’da ve sonra da tüm dünya üzerinde bir yayılma dönemi kaçınılmaz hale gelecekti. Bunun için başta sermaye olmak üzere ellerinde her şey vardı. Başarısızlık gerçekten büyük şansızlık ve üç yüz yıllık bir ulusal gerilik anlamına geldi.

Bence ikinci Roma olamama coğrafi nedenlerle kıl payı kaçırıldı. Birinci Roma da kuzeyden uzun yürüyüşten sonra saldıran Hannibal’den kıl payı kurtulmuştu. Bu sefer kuzeyden saldıranlar, bir değil kırk Hannibal’e bedel güçlerdi. Dolayısıyla şansı yoktu. Bunun için tek yol, Arap İslam’ının tüm Ortadoğu’da yayıldığı gibi bir kılıç dini olacaktı. Roma’daki Hıristiyanlık yerine İslam olsaydı veya Katolik Hıristiyanlık dini ve siyasi yayılmayı birlikte ve kılıçla yürütseydi, dünya tarihinin seyri bambaşka olurdu. İnsan şunu sormadan edemiyor: Hıristiyanlık olmasaydı, Roma’nın sonu nasıl olurdu ve nelere yol açardı? Daha ilginci, Fatih Sultan Mehmet, Papa’nın davet ettiği gibi bir nevi kılıçlı Hıristiyan olmayı kabul etseydi, sonuçlar nasıl olurdu? Tarih spekülasyon alanı değildir. Ama her zaman birçok alternatifi de beraberinde taşıdığı inkâr edilemez bir gerçekliktir. İtalyan kentlerinin başaramadığını 16. yüzyılın sonlarında Amsterdam ve Londra başardı. Nedenleri ve sonuçları tarihçiler tarafından en çok araştırılan ve tez konusu olan alandır. Oldukça da aydınlatılmıştır. Nedenlerini kısaca sıralarsak:

1- Tüm eski uygarlık alanlarının Atlas Okyanusuna en geç ve en zayıf ulaştıkları Kuzeybatı Avrupa’nın ucunda yer almaktadırlar.

2- Avrupa’nın üç büyük gücü Fransa, Avusturya ve İspanya Krallıkları kendi aralarında Avrupa üzerinde egemenlik savaşı yürütmektedirler.

3- İtalyan kentleri kadar tehlikeli görülmeyip üzerlerine birleşik ve yeterli güçle gelinmemektedir.

4- Reformasyonun Kuzey Avrupa’daki yayılmasında öncülük yapmaktadırlar.

5- Atlas Okyanusu kıyılarında olmaları uzak ve yakın ticarette büyük avantaj sağlamaktadır.

6- İtalyan kentlerinin bütün maddi ve manevi kültürlerini transfer etmişlerdir.

7- Feodalizmin hem maddi hem manevi kültürü bakımından zayıf olduğu alanların başında gelmektedirler.

8- Ulaşım, tarım ve endüstrinin kapitalistleşmesini engelleyecek güçlü bir feodalizm oluşmadığı gibi, uygarlaşma birçok bölgede belki de ilk defa kapitalistik nitelikte gelişmektedir.

Sayısını daha da arttırabileceğimiz bu nedensel etkiler coğrafik konumla yakından bağlantılıdır. Jeostrateji ve jeopolitika gerçekten en elverişli konum arz etmektedir. Toplumsal koşullarla bu konum birleşince başarı mümkün kılınmıştır.

Avrupa ve Asya, hatta Afrika birleşik üç kıtadır. Afrika’nın son buzul dönemine kadar insanlık serüveninde öncü konumda olduğu antropolojinin önemli tespitlerindendir. Öncü coğrafya daha sonra Zagros-Torosların çok çekici mümbit eteklerinde neolitik devrim olarak el değiştirdi. M.Ö. 15000’lerden M.Ö. 4000’lere kadar bu dağ etekleri daha sonra uygarlık olacak süreç için ne gerekiyorsa hepsini üretti: Maddi ve manevi kültür olarak. Neolitik devrime tarihin en büyük devrimi demek yerinde bir tespittir. Dicle ve Fırat suları bu dağlardan ve eteklerinden sadece en verimli toprakları Haliç deltasına yığmadılar; ilk gemiler ve gemicilik zanaatıyla kendilerini ve tüm kültürel değerlerini de taşıdılar. Eridu ve Uruk kentleri ilk uygarlık serüvenine başladığında, aslında bu kahırlı yolculuğun değerlerini sentezleştirmişlerdi. Büyüme kutsal ırmaklar kenarında ve okyanusa döküldüğü ağza kadar bir nehir akışı gibi devam ediyordu. Kesintisiz ve büyüyerek.

Uruk sıradan bir insanlık kültürü değildir. Yeni bir mucizenin başlangıcıdır. Uruk Tanrıçası İnanna’nın sesi halen tüm destanların, şiir ve türkülerin ana kaynağıdır. Bu ses bu muhteşem kültürün sesidir. Çirkin erkeğin henüz lekelemediği kadının sesidir aynı zamanda. Uruk kültürü kendi coğrafyasında çiçek açtı. Peş peşe kentler çığ gibi arttı. Bir kent kuşağı oluştu. Güçlü ve kurnaz adam bu sefer asıl birikim kaynağını kentin artan ticari olanaklarında gördü. Dağ eteklerine kadar tersinden bir kültürel akış başladı. Neolitik coğrafyanın kent tarafından yutulmaya başlandığı başlangıç sürecidir. Giderek kısılan İnnana’nın sesi, etkisizleşen kadının sesidir. Kurnaz ve güçlü adamın artık sesi de gürdü. Sümer dilinin ön takıları kadın cinsi karakterindedir. Bu husus dilin oluşumunda kadının rolünü gösterir.

Güce dayalı uygarlığın coğrafi serüvenini burada açma gereği yoktur. Fakat yazılsa iyi olur. Ama bir ana nehir gibi aktığını ve binlerce kilometrelik kıyı ve engebeli araziyi aşarak, en son Amsterdam ve London kıyılarında yeni bir kültürü arkada bırakarak Atlas Okyanusuna döküldüğünü simgesel olarak belirtmekle yetinelim.

Tüm çağlardan ve coğrafyalarından alınan maddi ve manevi kültürün en son bu iki kentin öncülüğünde modern kapitalist ekonomiyi ve ulusu tarih sahnesine çıkardığı açıktır. Aynı bölgeler neolitik kültürü de en geç alan bölgeler konumundaydılar. Coğrafyayla kültür arasında şu tür bir ilişkiyi hep görüyoruz: Eski kültürün köklü olduğu alanda, yeni bir kültürün oluşumu çok zordur. Eski kültür yeniyi kolay kolay kabul etmiyor. Kendini savunuyor ki, bu da anlaşılır bir husustur. Ortadoğu’da eski uygarlık kültürünün yeterince işgal etmediği tek alan Arabistan yarımadasının iç bölgeleriydi. Bu coğrafi boşluk İslam’ın sosyal coğrafyasını oluşturdu. Bu coğrafya olmasaydı İslam da olmazdı.

Kuzey Avrupa ve iki uç ülke (ülke kavramı ulusal sınır anlamında bu dönemde yeni yeni ortaya çıkmaktadır), İngiltere ve Hollanda eski uygarlıklar açısından boş denecek kadar bakir topraklardır. Eğer yeni bir tohum atılırsa en iyi yeşerebilecek alan olmaları bu özellikleri nedeniyledir. Derinliğe kök salma ve kalıcı olma şansı yüksektir.

Kapitalist ekonominin bu tohumu atılmış ve iyi tutmuştur. Uruk kültürünün bir kıyıdan diğer bir kıyıya taşınan son mirasıdır. Bu mirasın taşıyıcıları hep tüccar olmuştur. Denilir ki, tüccarlar kârın bol ürediği alanları iyi sezen insanlardır. Güç odaklarının ufkunda yer almayan bir nevi marjinal bölge konumları ve uzun yol avantajlarının şansın olumlu yönde tecelli etmesine yol açtığını önemle belirtiyorum. İtalyan kentlerinin tüm kapitalistik bulgularına ve İspanya-Portekiz armadasının keşfettiği coğrafi yollara korsanvari konarak öncülük şansını pekiştirdiler. Yapılan, kendi dillerine bir asimile işlemiydi. Avrupa’nın büyük güçler arası iç savaşı dıştan gelecek tehlikeyi önlerken, içte yeni ekonominin kesin verimliliği (ucuz işgücü ve hammadde), 16. yüzyılın sonlarında bu coğrafyadaki doğuşu başarılı ve kalıcı kılmaya yeterliydi.

Aralarında sadece bazı biçimsel farklar bulunan bu iki güç, kurdukları ittifakla yeni ekonomiyi dünya çapında temsil etme konumuna geçtiler. Ekonominin yeniliği devletin de kendini yenilemesine, verimli ve başarılı devlet biçimine doğru evrilmesine yol açtı. Ekonomik üstünlük askeri ve siyasi üstünlüğe katkıda bulundu. Tüccar tekelleri ilk defa devlet tekelleriyle ortaklık (Batı ve Doğu Hint Kumpanyaları) kurarak yarı resmi güce eriştiler. Hep uçlarda ve dehlizlerde gizlenen, tutunan uygarlık gaspçıları, ilk defa meşruiyetleri tartışılmaz efendiler haline geldiler. Eskinin tüm aristokrat yaftalarını kral ve kraliçelerinin eliyle üstlerine taktılar. Nasıl zamanında Uruk aslanının ‘Gılgameş’in önünde duracak gücü yok idiyse, en son mirasçıları Amsterdam ve Londra (aslan demeyelim) yırtıcılarının karşısında duracak güç kalmamış gibidir. Kalsa da, tıpkı Gılgameş’in aslanı boynunda tutup boğması gibi boğmaları zor değildir.

Tanrıça İnanna’nın ilk zorba ve kurnaz erkek tanrısı (tanrılaştırılmış egemen erkek), Eridu kentinin koruyucusu Enki’nin elinden kadın icadı 99 sanat türünün eserlerini kurtarmaya çalışırken yaptığı savaşı dile getiren destanı, aslında ilk ve en etkili destandır. Mirasçısı sayılan İngiltere ve Hollanda kraliçelerinin ise, sanki zorba ve kurnaz erkeğin bütün çirkinliklerinin kadında yansıtılmış sembol figürleriymiş gibi biçim kazanmaları, adeta bütün uygarlık serüvenini özetler gibidir.

 

Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Uygarlık Manifestosu”

 Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net - www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.