Diyarbakır Zindanında Bir Taş
Gençlik / 07 Mayıs 2010 Cuma Saat 08:17
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hesaplasa ne yazardı ki. Zaman onun için artık direnmenin ve nefes alıp vermenin ötesindeki tüm anlamlarını yitirmişti.

Kaç yıl geçmişti kendiside artık bilmiyordu. Kaç yıl, kaç ay, kaç gün. Hesaplasa ne yazardı ki. Zaman onun için artık direnmenin ve nefes alıp vermenin ötesindeki tüm anlamlarını yitirmişti. Bir şey anlamını yitirdi mi gerisi ağırlıktı, yüktü. Ama öylemiydi gerçekten. Kafası karışıyordu her düşündüğünde. Oysa dışarıdan bakıldığında nede güçlü görünüyordu. Yıllarca omzunda taşıdığı yükün altında ne kadar kuvvetli, dirayetli görünüyordu. Peki narin ve nazlı yüreğinde sızlayan yaraya ne demeliydi. Her şeyin bir tarifi vardı elbet.

Zaman bir silindir gibi geçmişti gençliğinin üzerinden. Her gün arşınlamaktan bıkmadığı beş metre karelik havalandırma onun sessiz kalabalığının, dört duvar arasında uçup giden koca yirmi yılının tek tanığıydı. Her Voltada zamanın ötesine geçer ve bir yerlerde saklı kalan hayatı beyaz bir perdede sürekli izlediği tek filmi olmuştu. İnsan kendi filmini izlerken neler hissederdi? Peki o neler hissetmeliydi? Belki de o da yirmi yılını dört duvar arasında inadına geçiren her hangi birinin hislerinden farklı hisler yaşamıyordu. Zamanın acımasızlığı karşısında giderek bozulan kareler hayata tutunmanın, kavganın, inatla direnmenin adı olmuştu.

Dışarıda hafiften bir yağmur çiselemeye başlamıştı. İnceden de bir rüzgar esiyordu. Öyle ki cansız bir beden gibi koğuşun nem kokan havasında ranzasında uzanmışken dışarıdaki her şey canlı bir hayatın varlığını haber veriyordu. İçinden kalkıp havalandırmaya çıkma istemi belirdi. Ya artık güçten düşmüş vücudu soğuk havaya yenik düşerde hasta olursa. Bir süre voltaya çıkmakla çıkmamak arasında kararsız kaldı. Ama sonra varsın hasta olayım deyip havalandırmaya attı kendisini. Çıkmalıydı. Mekanın ötesine taşmalıydı. Hem yağmur çok şiddetli değildi, üşürse içeri geçer ve hastalığa karşı tedbirini alırdı.

Oradan çıkmalı, sadece koğuştan değil, hayatını zapt eden bu dört duvarın, hata zamanın dışına, ötesine çıkmalıydı. Zamana yürümeliydi. Garip şeyler hisseti. Kurduğu tüm hayaller yirmi yıl öncesine aitti. Sanki yirmi yıl boyunca hayat donmuştu. Sanki bir dakika dahi akmamıştı bu yirmi yıl boyunca. Sanki içeri düştüğünün ilk gününde gibiydi. Gardiyanların alaycı bakışları arasında volta atarken karışık duygular girdabında kaybolmuştu. Bir ara yağmurun sağanak bir hal aldığını ve artık yıllara yorgun düşmüş bedeninde titremeye neden olduğun fark etti. Gökyüzünde durmadan yer değiştiren simsiyah bulutlar birbirlerine çarpıyor ve şimşekler birer dinamit gibi patlıyordu. Beton yığınına çarparak kristal taneleri gibi dağılan her yağmur damlasında yıllar öncesine gitti ve bir süre sonra yeniden anılar girdabında yitip zamanın dışına çıktı.

Utanç kareleri olarak tarihe kazınan işkence tezgahlarıyla bilinirdi Diyarbakır zindanı. O da çok geçmişti bu tezgahlardan. Ama direnmişti. İnsanlık her gün biraz daha kendisinden utanırken o direnmeye devam etmişti. Direniş günlerindeki arkadaşlarını, bedenini özgürlük için ateşe veren yoldaşlarını düşledi. Direnmeye devam etmeliydi. Zaman geçse de, ömrü bu dört duvar arasında da geçse direnmeliydi. Anılarına bağlı kalmalıydı. Bir kez daha içten içe kedisine direnme sözü verdi.

Üşüyordu. Yaşlı vücudu artık kaldıramıyordu soğuğu. Son kez gökyüzüne bir bakış fırlattı. Yağmur yağmıyor sanki havadan su gibi dökülmeye başlamıştı artık. İçeri geçmeliydi. Düşen damlalara bakıp içeri geçmeye hazırlanırken nereden geldiğini, neden geldiğini bilmediği küçük bir taş gelip ayaklarının dibinde durmuştu. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Kaldırsa bir türlü kaldırmazsa bir türlü. Ama işte ansızın misafiri olmuştu o küçük taş parçası. Hem kaç yıldır beton yığınından öte bir şeye dokunmamıştı elleri. Bu davetsiz misafirinin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Ani bir refleksle eğilip kaldırdı taşı yerden.

Bir süre öylece durup taşa baktı. Nereden gelmişti? Taşı sımsıkı tuttu elinde. Sanki birileri gelip elinden alacakmış gibi hemen cebine koydu. Gözlerinde suç işlemiş bir çocuğun bakışları vardı. Ağır adımlarla koğuşuna geçti. Ne yapmalıydı taşını? Bir küçük taş parçası görmeyeli kaç yıl olmuştu. Bir taş ne anlatır ki insana? Her gün binlerce defa varlığının farkına dahi varmadan basıp geçtiğimiz sıradan her hangi bir taştı işte. Sulasa büyür müydü? Bir küçük kavanoz görse ekse miydi? Ne yapsaydı taşını? Ranzasına uzandı. Taşını yeniden eline aldı. Bir taş ne anlatırdı? Yüreğinin sızladığını, gözlerinin buğulandığı fark etti. Bir taş parçasıydı oysa. Peki bir taş parçasını eline almayışı, okşamayışı, koklamayışı kaç yıl olmuştu. Gerçekten taş koklanır mıydı? Denizin ortasına susuzluktan ölen bir çaresize benzetti kendisini.

O gün yine içinde sadece kendisinin anlayabileceği duygu depreşimleri geçiyordu. Sabah kahvaltısından sonra bir kez daha, yalnızlığını en derinden hissettiği hücresinde havalandırmaya çıktı. Kaç kişi tanımıştı, kimler gelip geçmişti bu duvarların arasından.  Kaç hayal çürütmüştü, kaç kuşak eskitmişti bu beton duvarlar arasında. Ama bir söz vermişti kendisine ve sadık kalacaktı. Öyle ya sözü onur bellemişti. Vazgeçemezdi. Vazgeçmemişti. Vazgeçmeyecekti. Bu sabahta kendisini süzen, belki de içten içe acıyan bakışlar arasında voltasına başlamıştı. Bazen nedenini bilmeden hızlı adımlarla, adeta koşarcasına yol alıyordu. Bitmeyen bir yoldu. Yıllardır o yolu yürüyordu. Yürümekten de vazgeçmeye niyeti yoktu. Bir ara başını kaldırdı ve binlerce toz zerreciğinin sindiği hava boşluğundan uçarcasına dışarı fırlamayı düşündü. Oysa etrafını üç metrelik surlar kapatıyordu. Oradan sadece beş metre karelik alandan beliren gökyüzünü izlemeye koyuldu. Dışarıdaki hayatı yeniden düşündü. İnsan bir yerden ayrıldığında yıllarda geçse bir gün döndüğünden her şeyi bıraktığı gibi bulacağını sanır. Ve oraya dair hayalleri de ayrılırken gözlerine takılan son kareler hayallerinin başucu olur. Oysa şimdi yirmi yıl geçmişti.

 Yirmi yılı siyasi düşüncelerinden  dolayı kendisinden çalınmış, ama kendisine verdiği sözden dönmemiş olmanın gururuyla cebinde taşıdığı taşını okşuyordu. O gün ziyaret günüydü. Günlerce oyarak şekil verdiği taşını ziyarete annesine verecekti. Görüş kabini önünde annesi durmuş hal hatırını soruyor, durmadan oğlunun yalnızlığını paylaşma gayreti veriyordu. Oysa o, annesine belki de anlamsız gelecek bu taşı nasıl vereceğini düşünüyordu. Sadece bu muydu annenin taşı almasına engel. Kimse görmemeliydi, çünkü insanlığın mahkum edilmeye çalışıldığı Diyarbakır zindanında dışarıdan bir şey almak da dışarıya bir şey vermek de suçtu. Ama hacı taşını annesine vermeliydi. Gardiyanların dalgınlığına gelen bir anı kovalıyordu hacı. Fırsatını bulduğu anda taşı annesine verdi. Elini kaldırıp annesine taşı uzatırken, annesi şaşkın bakışlarla oğlunun, Hacı’nın elindeki taşı süzüyordu. Bu taşa senin için şekil verdim. Annesi taşı alırken gözleri buğulandı. Ama Hacı taşını emin ellere vermiş olmanın derin rahatlığını yaşıyordu. Görüş süresi bitmişti. Annesi Hacının verdiği taşı yüreğine bastırarak dışarı çıktı.

İnsanlığın anlam yitimine uğradığı bir dünyada Hacının kendisine verdiği taşı yıllarca sakladı annesi. Annesi Taşa her baktığında sanki Hacıya bakıyor, onu görüyor gibi oluyordu. Hacıya olan sevgisini, özlemini o taşta buldu yıllarca. Hacı ise yıllar sonra ansızın gelen misafirini emin ellere teslim etmenin rahatlığıyla her gece uzandı yatağına. Hacının annesine verdiği sadece bir taş değildi, yılların köhnetemediği umuttu, taşta olsa oğul sıcaklığıyla sunduğu bir yadigardı. O artık annesine bir hediye vermenin içsel rahatlığının yaşıyordu. Annesi taşı okşadığında, kokladığında hacısını okşar, koklar olurdu.

Yıllar sonra hacının gözleri yeniden değdi bizim dünyamıza. Hacı dışarı çıktığında çocukluğuna koştu. Günlerce, haftalarca, gece ve gündüzler boyu yılların eskitemediği, hiçbir ayak izinin silmediği çocukluk mekanlarında buldu kendisini. Annesi hacısını karşılamaya gelememişti. Hacının ziyaretgahı annesinin mezarı oldu. Ve çok sonradan duyacaktı annesi ölürken hacının verdiği taşın kendi mezarına konmasını vasiyet ettiğini.

Esaret yılları hacıyı annesinden ayırmış, bir evladın anne sıcaklığına hasretini bir anneninse oğlunun esaretiyle esarete dönüşen hayatının yılları olmuştu. Hacının öyküsü bir daha başka anneleri bulmasın diye yollara düşmeliydi hacı. Güneşin dağların alnını öptüğü gibi her yeni doğan günde annelerin çocuklarının alnını öperek uyandırdığı yeni bir dünya yaratmanın yolcusuydu Hacı. Annelerin evlat acısı çekmediği, savaşın çocukları annesiz, anneleri evlatsız bırakmadığı, özgür bir dünya yaratmanın yolcusuydu ana tanrıçaların diyarında.

Bu Diyarbakır zindanında yaşanmış gerçek bir öyküdür. Gerçek ismini bilmediğim, ama Hacı diye hitap edilen bir direnişçinin gerçek yaşam öyküsünden bir kesittir. Diyarbakır zindanı var olduğu sürece hayatımızı saran utanç duvarı her gün biraz daha büyüyecektir. Diyarbakır zindanını okul yapmak isteyenlerin gerçek yüzleri bu utanç duvarının her bir taşında, her gün biraz daha belirginleşmektedir.

 

Halit Ermiş

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.