‘Sürgün Kürdistan’a Yolculuk -1
Dizi Yazı / 21 Nisan 2010 Çarşamba Saat 18:12
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ezidi Kürtlerin kutsal bayramı Çarşema Sor’a katılma davetini Mart sonlarında aldık. Haliyle davete icabet edeceğiz.

İzlenim

Ezidi Kürtlerin kutsal bayramı Çarşema Sor’a katılma davetini Mart sonlarında aldık. Haliyle davete icabet edeceğiz. Çarşema Sor kutlamalarına iki gün kala, yani 12 Nisan’da Şengal’e gitmenin yollarını araştırmaya başladık. Bu sırada Ezidi Demokrasi ve Özgürlük Hareketi TEVDA’nın Maxmur mülteci kampının müzik grubu Koma Penaber’i resmi davet ettiğini öğreniyoruz. Hemen telefona sarılıp Maxmur’dan yola çıkacak heyete katılmanın yol ve yöntemlerini araştırmaya başlıyoruz. Araştırma telaşında Maxmur’da gazetecilik yapan Nalin ve Berivan’ın da müzik grubuyla beraber Şengal’deki Çarşema Sor kutlamalarını izlemek üzere yola çıkacağını öğreniyoruz. Telefon üzerinden randevulaşıp, buluşma noktasını netleştirdikten sonra, Hewler, Musul, Maxmur üçgeninde üç arabadan oluşan konvoya katılıyoruz.

Musul istikametinde

Beklemeden Musul istikametine yol alıyoruz. Yeni gördüğümüz yol güzergahını ve çevresindeki köyleri, beldeleri meraklı gözlerle incelediğimizi gören şoförümüz Metin, devreye girip neredeyse metrekaresine kadar geçtiğimiz yerleri bir bir bize tanıtmaya başlıyor. Ne de olsa ekmek parası için haftada bir iki sefer bu yolları arşınlamış Metin. Yollardaki tehlikelere, insan kaçırmalara ve mayınlı tuzaklara rağmen, haftada bir-iki sefer ölüm yolunda yolcu taşıması Metin için olağan bir hal almış.

Yola çıktığımız Hewler-Maxmur kesişme noktasından ekili buğday tarlalarının muhteşem güzelliği arasında ölüm sessizliğini andıran yıkık ve viraneye dönmüş köylerin manzarası iç burkutucu. Birbirine benzemeyen, birbirine zıt iki manzara arasında yolculuk yapmak, insanda tarifi zor duygular oluşturuyor. Bu duygu yaşamla ölüm kadar birbirine karşıt iki görüntü sunuyor.

Yol boyunca kilometre başı rastladığımız karakollar ve karakolların yansıttığı ürkütücü manzara karşısında düşüncelere kapılmamak elde değil. Bu hat üzerinde yol güvenliğinden sorumlu karakollarda Arap ve Kürt askerler beraber nöbet bekliyor. Karakolların giriş ve çıkışında 200’er metreden oluşturulan güvenlik bariyerleri tehlikenin boyutlarını gözler önüne sermeye yetiyor. 3 metre yüksekliğinde, bir metre genişliğinde demir ve betondan yapılmış blokların yerleştirildiği şehirlerarası karayolu adeta cezaevi hücresini andırıyor.

‘Tehlike var’

Yol güvenliğinden sorumlu ve ürkütücü manzaraya sahip çok sayıda karakolu geride bıraktıktan sonra, ‘Musul’a varıyoruz, vardık’ derken, Maxmur heyetini Şengal’e götürmeye gelen Şex’e gelen ani telefon tüm dikkatleri üzerinde topluyor. Yapılan hararetli tartışmalardan bir terslik olduğunu anlıyoruz. Şex bir yandan telefonla konuşurken, diğer yandan eliyle şoförümüz Metin’e durmasını işaret ediyor. Telefonla konuşmayı bitirdikten sonra “bir sorunumuz var” diyor. “Şengal’den arayan TEVDA yöneticileri, Musul üzerinden geçmenin güvenli olmadığı için yol güzergahımızı değiştirmemizi istiyorlar” diyor. “Ama nasıl olur, Musul’a varmamıza 10 km kaldı, Duhok seçeneğine yönelirsek yolumuz en az 5 saat uzar” tartışmaları arasında geçen birkaç dakikanın ardından, mecburen yönümüzü Kuzeye çeviriyoruz. Yolumuzu bile bile 5 saat uzatıp Duhok yoluna sapıyoruz.

“Ama neden?” itirazları arasında üçüncü arabanın geride kaldığını farkeden araç sürücüsü Metin biraz beklemenin iyi olacağını söylüyor. Zaten herkesin molaya ihtiyacı var, arabadan iniyoruz, tanıdık simalar arasında yabancı biri var. Hemen yanaşıp sohbete başlıyoruz. Onu tanımadığımızı fark edip “ben Berbang” diyerek kendini tanıtmaya başlıyor. Tanışma faslını fazla uzatmadan sohbet etmeye başlıyoruz.

‘Ben Berbang’

Berbang bir Kürt sanatçısı, uzun yıllardır Avrupa’da kalıyor. Yanık sesiyle Kürtlerin acılarını müzik notalarıyla dile getiren klasikleri söylerken, bu çağda yaşadığını unutuyor adeta. “Seni buralara hangi rüzgar attı, neden gelme gereği duydun” sorularımıza “Kürdistan ve dağlar” diye net yanıtlar veriyor. Ama hayal kırıklığına uğradığını da saklamıyor. “Ben” diye söze başlıyor, “daha farklı bir Kürdistan bekliyordum” diyor. “Seni hayal kırıklığına uğratan ne?” sorumuza “Federal Kürdistan” diye yanıt veriyor.

“Binlerce yıl acı çeken ve özgürlüğü uğruna büyük bedeller vermiş bir halka reva görülen Kürdistan böyle olmamalıydı” diyerek hayal kırıklığını dile getiriyor. Berbang’ın hayal kırıklığını sorularla anlamaya çalışırken, “Şengal yolu gece tehlikeli, hemen çıkmamız lazım” söylemi üzerine Berbang’la sohbetimizi erteleyerek arabalarımıza biniyoruz.

Bomba yüklü kamyonlarla patlatılan TNT, C-4 gibi patlayıcıların viraneye dönüştürdüğü kasabalar ve askeri yerler arasında bir saati aşkın yaptığımız yolculuk ardından başka bir ülkeye geçmenin sınır kapısına benzeyen yeni bir karakola varıyoruz. Askeri elbisesinin sağ omuz altına Federal Kürdistan amblemi olan ve yol üzerinde nöbet bekleyen asker eliyle arabayı sağa çekip beklememizi işaret ediyor.

Üç araçtan oluşan konvoyumuz yol kenarında beklerken, başka bir asker gelip kimliklerimizi topluyor, fırsattan istifade eden herkes arabalardan iniyor. Kimlik bilgilerimizin karakoldaki deftere yazılması 20 dakikayı alıyor, ardından yeniden yola devam ediyoruz. Bir başka karakolda da aynı muameleyle karşılaşıyoruz.

Eluka karakolu...

Duhok girişine varmadan önümüzde Eluka karakolun olduğunu, bu karakolda PKK’den 12 yıl once kaçan Kara Ömer kod adlı Salih Tarhan’ın da görev yaptığını gazeteci arkadaşımız Nalin’den öğreniyoruz. Kara Ömer’in Federal Kürdistanlılar dışında bütün Kürtlere ve Maxmurlulara tepki duyduğunu ve hiç yere engel çıkaran biri olduğunu da bu vesileyle öğreniyoruz. Eluka karakoluna vardığımızda önceden söylenen manzarayla karşılaşınca şaşırıyoruz. Kimliklerimizin alınması üzerinden yarım saat geçtikten sonra hepimiz karakolun arkasında bulunan yıkık-dökük bir odaya çağrılıyoruz. Odada beli eğri, giydiği siyah takım elbise altında ruh hastalarını aratan, kara bir kişinin eskimiş masa başında oturduğunu görüyoruz. Şoförümüz Metin gözleriyle bana oturanın Kara Ömer adlı kekli soyu olduğunu işaret ediyor. Toplanan kimliklere bakarak, tek tek isimleri ve nereden geldiğimizi sormaya başlıyor. Okuma yazma bilmediği Berbang’ın pasaportuna baktığında anlıyoruz.

Isim sorma faslı bitince aniden “aranızda gerilla olanlar var, geçişinize izin vermiyoruz” diyor. Herkes bir ağızdan “aramızda gerilla falan yok, sanatçılar ve gazeteciler dışında kimse aramızda yok, hepimizin kimlikleri önünde işte” diye yanıt veriyor. Gazeteci arkadaşımız Nalin hemen araya girerek sert bir çıkış yapıyor söz konusu şahsa. “Yalansız konuşmayı beceremiyor musun?” sözü ile karşısındakini adeta şoka sokuyor.

Nalin’den sonra devreye Berbang giriyor. “Burası Kürdistan değil mi?” sorusu ile başladığı sözlerine, “ben bir Kürt olarak heryere gitme hakkına sahibim. Bu hakkımı ne sen, ne da başka birinin engellemesine asla izin vermem” diyerek, net, ikirciksiz bir tutum takınıyor. Yine “senin gibi binlerce kişi de engellese Şengal’deki halkımızın yanına gidip bayramlarına katılacağım ve şarkılarımı söyleyeceğim” diyor. Sinirlerin gerildiği bu sözler üzerine malum kişi susuyor, ardından herkes dışarı çıkıyor.

Takınılan tutum dışarıda da sürdürülüyor. Sinirler gergin. Göbekli, sempatik bir KDP peşmergesi yanımıza gelip, “heval, bununla hiç muhatap olmayın, bu kişinin sizi zorlaması bizi de üzüyor ama elimizden gelen birşey yok. Bu adam tüm Kuzey Kürtlerini ve Maxmur kampı sakinlerini potansiyel PKK’li görüyor, siz geçişinizi Duhok emniyeti üzerinden sağlayın. Bu pisliğin yapabileceği hiç bir şey kalmaz” diyor. Peşmergenin söyledikleri son derece mantıklı. Koma Penaber üyelerinden Baran Maxmur meclisini, Yezidi Şex’e ise TEVDA’yı arıyor. Nitekim 15 dakika sonra başka bir peşmerge yanımıza gelip kibarca “sizi uğraştıran şahısın sizi engelleme şansı kalmadı. Kimlik bilgilerinizi bir de ben yanıma aldıktan sonra gidebilirsiniz” diyor. Iki saatlik bir bekleme ardından tekrar Şengal’e doğru yola çıkıyoruz. Eğri belli ve siyah takım elbise altında deli, yabani gibi duran adam, başını kaldırmadan, varlığını belli etmeden yanımızdan uzaklaşıyor.

Bir halk, iki sınır

Kuzeydoğuya, Zaxo’ya doğru yol alıyoruz. Gare dağı ve Çiyaye Spi’nin Güney eteklerinden geçerken, şoförümüz Metin Kandil ve Maxmur’dan Türkiye’ye giden Barış Grupları’nın da bu yoldan Habur sınır kapısına gittiğini söylüyor. Habur sınır kapısına 15 kilometre kala doğuya, Suriye sınırına yöneliyoruz. Dolambaçlı yollardan tepe görünümü veren dağ yamacını tırmanıp zirveye çıktığımızda Dicle nehrinin heybetli görüntüsü baş döndürücü bir görüntü sunuyor. Dicle nehrinin her iki yakasında karşılıklı iki köyün güzelliği cezb edici. Dicle nehrinin doğu yakasında kalan köy Irak’a bağlı iken, batıda kalan ise Suriye’ye bağlı. Her iki köy halkı da akraba ama iradeleri dışında toprakları iki ayrı devlet arasında bölüştürülmüş. Köy halkını ve iradeleri dışında paylaştırılan o cennet parçası coğrafyalarını izleyince herkesin içi burkuluyor. Nehrin akış yönüne doğru birkaç kilometre yol aldıktan sonra, suyun öte tarafına geçip Suriye sınırına paralel gitmeye başlıyoruz.

Yol boyunca açılan kuyulardan petrol çıkaran pompalar dikkatimizi çekiyor. Sınırın her iki yakasında manzara aynı. Gözlerimizle Kürt coğrafyasını Suriye ve Irak arasında paylaşan sınır hattını arıyoruz ama belirgin bir işaret gözükmüyor. Şex kafamızdaki çelişkiyi anlarcasına “yeğen burada tampon bölge yok, tel örgü yok, bazı yerlerde sınır taşı var o kadar. Şu 50 metre ötede gördüğün toprak yükselti sınır işareti” diyor. Hayret ediyoruz. Yarım metre toprak yükselti sınır işareti olarak belirlenmiş. Yarım metrelik toprakla bölünmüş sınırın her iki yakasında farklı renkte petrol çıkarma pompaları aralıksız çalışıyor. Irak tarafında petrol çeken pompaların rengi beyaz, Suriye tarfındakiler ise siyah renge boyanmış. İşin en ilginç yanı ise iki ülkenin petrol kuyuları arasında en fazla 60 metre mesafenin olması. Anlıyoruz ki, her iki ülke de aynı kaynaktan petrol çekiyor.

Yakın zamana kadar adı bile kabul edilmeyen bir ülkenin ve halkın yeraltı zenginlik kaynakları iki ayrı Arap ülkesi tarafından böyle paylaşılıyor işte. Gördüğümüz manzaranın şokunu üstümüzden atmadan adı Rabia olduğunu öğrendiğimiz bir kasabanın yanından geçiyoruz. Takip ettiğimiz toprak yükselti ile oluşturulan Irak-Suriye sınırı tam Rabia kasabasının içinden geçiyor. Uzaktan bakıldığında kasabanın iki ayrı ülke arasında paylaşıldığına inanmak güç. Yapıları neredeyse birbirinin aynısı. Gidip yakından inceleme koşulumuz yok ama bu kasaba iki ayrı ülke arasında paylaşılmış, hem de tel örgü çekilerek.

Her iki ülke de kendince kasabaya bir isim vermiş. Kasabanın Irak tarafında kalan kısmı Rabia olarak isimlendirilirken, Suriye tarafında kalan kısmı ise Tılkoşer olarak adlandırılmış. Bu manzara bizi bir kez daha Propaganda filmine götürüyor. Bu kasaba iki ülke arasında tel örgülerle paylaştırılırken, burada yaşayan Kürtler ne hissetmişti acaba?

 

Şahan Dicle

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.