Pozitivist Siyaset Ve Toplumsal Putçuluk -3
Dizi Yazı / 20 Nisan 2010 Salı Saat 09:08
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Sosyal bilimlerin içinde siyaset biliminin bir dalı olarak kabul edilmektedir.

Uluslararası İlişkiler Disiplininde Pozitivizmin Yeri

“Uluslararası ilişkiler henüz kendi başına bir bilim dalı değildir. Sosyal bilimlerin içinde siyaset biliminin bir dalı olarak kabul edilmektedir. Uluslararası ilişkiler Anglo-Sakson kültürün etkisi altında ortaya çıkmıştır. Bu kültür, uluslararası ilişkilerin metodolojisini belirlemiştir. Uluslararası ilişkilerin temel yöntemi bu kültürün esas metodolojisi olan pozitivizmden etkilenmiştir. Kısacası pozitivizm uluslararası ilişkiler disiplinin temel yöntemi olmuştur.

Aydınlanma ideolojisinin neden bu kadar etkili olduğu yerinde bir sorudur. En gelişmiş kozmopolit din niteliğindedir. Kendisinden önceki tüm din mensuplarına seslenir. Ulusaldır; ulus-devlete tapmayan bir ulusallık, toplumsallık neredeyse düşünülemez kılınmıştır. Ulus-devletsiz insan dinsiz insan durumuna sokulmuştur. En zayıf din durumundadır. Dolayısıyla kabullenmek eski dinler kadar zor değildir. Bilimsellikle sürekli beslenmektedir. Maddi yaşam tarzı bir nevi dinin ritüeli haline getirilmiştir. Manevi kültür araçları, başta medya organları sürekli propagandasını yapmaktadır. Siyasi ve ekonomik yaşam tam kontrolündedir.” ( A.ÖCALAN )

Uluslararası ilişkilerin temel metodu pozitivizm, temel teorisi de realizm olmuştur. SSCB’nin yıkılmasını öngöremediği için de sert bir eleştiriye uğramıştır.

Pozitivizmin uluslararası topluma bakış açısı modernize olmuş, realizm de bu bakış açısını uluslararası politika anlayışına uygulamıştır.

 

Pozitivist felsefeden beslenen temel uluslararası ilişkiler teorisi realizmdir. Realizme göre insanın dışında var olan bir dünya vardır ve bu dışarıdaki dünya ebedi gerçeklikler doğrultusunda bilinebilir. Uluslararası politikanın toplumsal bir bilim dalı olduğunu yani insanın dışında nesnel bir dünyanın olamayacağını savunursak pozitivist yöntemden uzaklaşıyor olmamız gerekir. İnsan dünyası, toplumsal dünya dolayısıyla uluslararası politik dünya, anlam ve değer yüklüdür. İnsanın değerleri ve anlam dünyası ile kurgulanmıştır. Uluslararası politika araştırmacıları da bu nedenle politikayı kişisel değer ve anlam dünyalarından yola çıkarak incelerler. Bu bağlamda uluslararası ilişkiler alanında objektif bir temelden bahsedemeyiz. Özellikle sosyal bilimlerde bilimsel tek bir doğru söz konusu değildir. Çünkü yaklaşımlar sübjektiftir.

    “Aydınlanma ideolojisinde laik kanat Yahudiciliğinin büyük etkisi vardır. ‘ Bilimcilik’ olarak adlandırabileceğimiz bu ideoloji, felsefi düzlemde pozitivizmle eşittir. Yeniçağa damgasını vuran bu ideolojik akım, bilimcilik veya pozitivizm adıyla giderek kapitalist modernitenin dini inancı haline gelmiştir. Pozitivizm bir gömlek farkla eski dindir. Veya aynı gömleğin, din gömleğinin tersine çevrilmiş halidir. Bilimcilikteki yasa anlayışıyla, dinlerdeki yasa anlayışı arasında zihniyet birlikteliği vardır. Ne sanıldığı gibi ‘uhrevi’ bir anlayıştır, ne de laiklik, sekülerlik ‘dünyevi’ bir anlayıştır. Burada yapay bir ayrım söz konusudur. Bütün dinler dünyevilikle ilgilidir. Ve toplumsallıkla bağlantılıdır. Dünyevi denilen anlayışlarda öncelikle dünyevi değil, toplumsallıkla bağlantılıdır.” ( A. ÖCALAN )

Realizm uluslararası ilişkiler disiplininin en güçlü kuramıdır. Pozitivist felsefenin egemenliğinde bir teori olarak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmıştır. Ancak düşünsel ve felsefi kökenleri itibariyle çok daha eskilere gitmektedir. Realizmin kökenleri Hobbes’a, Makyavel’e hatta Tuchydides’e kadar uzanmaktadır. E. H. Carr realizmin öncülerinden biri olmakla birlikte, realizmin modern anlamda ilkelerini, koyan Hans Morgenthau olmuştur. “Uluslararası Politika” isimli eseri temel kaynaklardan birisidir.

“Uhrevilik, dünyevilik kavramları toplumsallığın ciddi bir çelişkisini hem örtmekte, hem de çatışmayı örtülü sürdürmeye hizmet etmektedir. Aydınlanma ideolojisi bilimsellik ve olguculuk ( pozitivizm ) olarak sistemleştikçe, yeni ulus-devletin resmi ideolojisi haline geldiler. Bu da hızla milliyetçi ideolojiye dönüşüm demektir.” ( A. ÖCALAN ) 

Realizm devlet merkezli bir teoridir. Uluslararası ilişkilerin devletlerarası ilişkilerden ibaret olduğunu varsayar. Devletlerin, ulusal çıkarlar için rasyonel politikalar izleyebilen politik birimler olduğunu kabul eder. Dünya arenasında devlet üstü düzenleyici bir kurum olmadığından devletler çıkarlarına ulaşabilmek amacıyla bir güç mücadelesi içinde olan birimlerdir. Devletler üstü bir kurumun, sistemin olmadığı bir dünya anarşik bir dünyadır. Anarşik bir ortamda güç mücadelesinde bulunan devletler güçlerini maksimize etmek için her yola başvururlar.

 

Realizm üç temel varsayım üstüne kurulmuştur.

1.            Uluslararası ilişkilerde devletler başlıca aktörlerdir.

2.            Devletin iç politikası ve dış politikası arasında kesin bir ayrım söz konusudur.

3.            Devletler bir güç mücadelesi indedirler. Bu varsayımlardan hareketle realizmin üç temel kavramı vardır. Ulusal çıkar, güç dengesi, güç maksimizasyonu.

 

Morgenthau, Hobbes’un etkisi altında kalarak şunları söyler: “İnsan doğası gereği bencil, çıkarcı, günahkâr ve kötüdür ve günahkârlığı bir kaza değildir. Yani düzeltilebilecek bir şey değil, aksine insanın kaçınılmaz bir özelliğidir.” (Hıristiyanlığın etkisi) Bu düşünceyle Morgenthau idealizme kesinlikle karşı çıkmıştır.

“Morgenthau devletleri de insan doğasına yönelik olan düşünceleri ile açıklamıştır. Devletler birbirlerinden farksız olarak ilişkilerinde güçlerini mümkün olan en üst seviyeye çıkarma amacındadırlar. Bu nedenle devletlerarasındaki ilişkiler sürekli bir savaş potansiyeli içermektedir. Uluslararası sistem her an bir anarşiye ya da savaşa yakalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Devletlerarasında doğal bir anarşi ortamı mevcuttur ve bu ortamda ancak güce bağımlı bir düzen kurulabilir. Güç devletlerin var olabilmeleri ve mücadelelerine devam edebilmeleri için en önemli unsurdur. Devletler rasyonel varlıklar olarak kötünün önüne ancak akıl yürüterek geçilebilir.

Kapitalizmin doğuşunda akılcılık etkenine başat rol tanınır. Batı düşünce tarzı diye bir kategoriye de tanık oluyoruz. Akılcılık sanki Batı toplum biçiminin ayırt edici bir özelliğiymiş gibi sunulur. Diğer toplumların tarih boyunca akıldan yeterince nasiplenmediği, bu varsayımın değer yargısıdır. Aklını kullanarak bilimi yarattıkları söylenir, biliminde güç olduğu kanıtlanınca, sistemin hegemonikleşmesi kaçınılmaz olur. Nitekim günümüzde bu akıldan kaynaklanan mamur bir hegemonik sistemle kuşatılmış bulunmamız bu iddianın ciddiyetini gösterir.” ( A. ÖCALAN )

 

SONUÇ

“İnsanî gerçekliğe ilişkin modern çağın ortaya attığı bilgi iddiaları ve mükemmellik istenci hiç beklenmedik trajik sonuçlar doğurdu; bunlar söz konusu iddiaları maskaraya çeviren sonuçlardı. Modern felsefî antropolojiler, yeni bir insan yaratmayı hedefleyen dev teknolojileri haklandırmak uğruna, insanoğluna düşman bir tutum sergiliyorlardı. Bir zamanlar filozofların işi, bizzat kendi hayatları aracılığıyla, evrensel ölüm akıbetine nasıl dayanılabileceğini öğretebilmekti. Çağımızda ise, genellikle başkalarına yapılan katliamların nasıl kabul edilebileceğini öğretmeye başladılar. Hem de hakikat adına. Çağımızda kokuşmuşluklara, kapatılmalara ve hatta masum insanların katledilmesine hizmet eden şey, profesyonel düşünürlerin affedilemez tutumlarıdır. Bir tarafta özgürlük ve insan hayatının mükemmelleştirilmesi doğrultusunda dev kampanyaların yürütüldüğü, öte yandan ise bu hedefler uğruna binlerce canların telef edildiği bir dünya, bir anda gökten zembille gelmedi; anlı şanlı bildirgeler ve manifestolar böyle bir dünyanın habercileriydi. Bu dünya, kendi hedeflerinin değerliliğine kendisini inandırmak için, disipline edilmiş her aklın kutsadığı kelimeleri sürekli tekrarlıyordu.”

Yukarıdaki sözler modernizmin en önemli eleştirmenlerinden Foucault’a ait.

Batı düşüncesi Aydınlanma ile birlikte kendisine yeni bir rota çizmiştir. Bu rotada Tanrı merkezli bir dünya görüşünden, bütün bilginin referansının insan olduğu, insan merkezli bir dünyaya gelinmeye başlanmıştır. İnsan aklının edinilecek bilginin tek referansı haline gelmesi ve aklın amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlarla tanımlanır hale gelmesi yeni bir egemenlik biçimi yaratmıştır. Bu egemenlik biçimi Adorno ve Horkheimer’in “Aydınlanmanın Diyalektiği”nde belirttiği gibi tümelin akıl yoluyla tikel üzerine egemenliği şeklinde yansımıştır. Bir anlamda tümelin, birey üzerinde bireyin aklını işgal etmesi olarak işlev görmesi olarak da anlaşılabilir. Heidegger’in “das man” kavramında belirttiği gibi, birey artik kendi varlığını tümelin kendisine öngördüğü roller harici tanımlayamaz hale gelmiştir. Bu, bir anlamda Aydınlanma’nın kendi ideallerine ihanetidir. Ancak bu ihanet Aydınlanma’nın kendi iç tutarsızlığından zorunlu olarak doğan bir sonuçtur.

Aydınlanma ideolojisinin ikinci büyük çelişkisi, doğayı insana tâbi kılmasıdır. Aydınlanma öncesi dönemde insan doğaya tabi iken, Aydınlanma ile birlikte doğayı insana tabi kılmak özne ile nesnenin kesin çizgilerle birbirisinden ayrılmasına da yol açmıştır. Bu yolla insan için doğa artık dışsal bir şey; fethedilecek, üstünde hükümranlık elde edilecek bir nesne haline dönmüştür. Doğa üzerine yapılan bilimsel çalışmalar da onun egemenliği için araç olabilecek bilgilerdir. Horkheimer’in dediği gibi, doğaya egemen olma isteği, doğanın bir parçası olan insanın, kendi üzerinde de egemen olması gibi bir çelişki yaratmıştır. Bilim ve teknoloji doğa üzerinde egemenlik kurmak için kullanılırken, biçimlendirilmeye çalışılan “aşkın özne” tipolojisi, ayni zamanda üzerinde egemenliğin konumlanması dolayısıyla insanın çöküşüne de zemin hazırlamıştır. Böylece insanın doğa üzerindeki egemenliği, insanin hem kendisinin, hem iç dünyasının, hem de doğanın üzerinde egemenlik kurması seklinde sonuçlanmıştır. Bu iktidar ilişkisi yine Adorno ve Horkheimer’in dediği gibi öznenin, bir bakıma nesnenin de yazgısını paylaşması gibi bir sonuç doğurmuştur.

    İnsan türünün oluş öyküsünü ben-merkezci kılmamak önemli olduğu kadar, sıradanlaştırmak da evrenin müthiş döngüsüne saygısızlık olmaktadır. En kötü metafizik, insan olgusunu tüm evrenden soyutlayarak anlatma durumuna düşün pozitivizmdir. En kaba materyalizm olarak pozitivizmin, kapitalizmle bağını ortaya koyduğumuzda, yaşama daha anlamlı olduğu kadar saygıyla da yaklaşacağımız kanısındayım. ( A. ÖCALAN )    

    İnsan zihninin bilimleri denen bilimlerin pozitif işlevi, tamamen ya da kısmen ( bilgi, ahlak, siyaset, iktisat vb.) hep yanlış anlaşılmaya açık olmuştur. Bu bilimler, ideal olarak, hep var olmuş ve hep var olacak değişmez bir konunun, insan zihninin açıklamaları diye görülmüştür. Hiçte öyle olmadıklarını, yalnızca insan zihninin tarihindeki belli bir aşamada ulaştığı zenginliğin dökümleri olduklarını görmek, onlarla bir parça tanışıklığı gerektirir. Platon’un Devlet’i değişmez siyasal yaşam idealinin değil, Plato’nun yeniden ele alıp yorumladığı Yunan idealinin bir açıklamasıdır. Aristoteles’in Etik’i öncesiz-sonrasız bir ahlakı değil, Yunan çelebisinin ahlakını betimler. Hobbes’un Leviathan’ı on yedinci yüzyıl mutlakçılığının siyasal ülkülerini İngiliz biçimleriyle sergiler. Kant’ın Etik kuramı Alman dindarlığının ahlaki kanılarını dile getirir; onun Saf Aklın Eleştirisi Newton biliminin ilkelerini günün felsefi sorunlarıyla ilişkileri içinde çözümler. Bu sınırlamalar, sanki Platon’dan daha güçlü bir düşünür Yunan siyasal ortamından sıyrılıp çıkarmış gibi, sanki Aristoteles’in Hıristiyanlığın ya da modern dünyanın ahlak anlayışlarını önceden görmesi gerekirmiş gibi, kusur diye görülür. Kusur olmak şöyle dursun, bunlar bir değer işaretidir; en iyi nitelikli yapıtlarda en açık biçimde görülecektir. Nedeni de bu yapıtlarda yazarların bir insan zihni bilimi kurmaya girişildiği zaman yapılabilecek en iyi şeyi yapmalarıdır. İnsan zihninin onların zamanına rastlayan tarihsel gelişmesi içinde ulaştığı durumu sergiler.

Kapitalizmin zihniyet tanımlanması çeşitli açılardan yapılabilir. Başta yapılması gereken eklektik, her kalıba giren, aldatıcı riski yüksek, bir yandan en katı dinsel dogmalardan daha dogmatik, en soyut felsefelerden daha saçma, spekülatif, putçuluğun bile asla düşmediği kadar sığ putçuluk olan pozitivizm ve liberalizm olarak tanımlamaktır.   

“Pozitivist olgucular toplumu bilimsel olarak tanımladıklarını iddia etmelerine rağmen, pozitivist olguculuk toplumun gerçek akışını en az tanıyan düşünce okuludur. Toplumu tarihsiz, kaba materyalist bir yığın gibi yorumlayarak, en çarpık, eksik bir tanımıyla en tehlikeli operasyonların yolunu açarlar. Toplumsal mühendislik kavramı pozitivizmle bağlantılıdır. Bunlar dıştan müdahaleyle topluma istenilen şekli verebileceklerini sanırlar. Modernitenin resmi anlayışı olan bu yaklaşımlar, toplumun içinde ve dışında yürütülen iktidar ve istismar savaşlarının meşru gerekçelerini oluştururlar.” ( A. ÖCALAN )

Tarihsel şimdi kendi geçmişini kendinde taşır, bütünün dayandığı gerçek temel, yani içinden çıktığı geçmiş, onun dışında değildir, içinde bulunur. Bu dizgeler gelecek kuşaklar için değerliliğini sürdürüyorsa, tam tarihsel özelliklerine karşın değil, ondan ötürüdür. Bizim için onlarda dile gelen düşünceler geçmişe ait düşüncelerdir. Ama bu bir ölü geçmiş değildir; onu geliştirip eleştirerek, bu mirası kendi ilerlememiz için kullanmayı olanaklı kılarız. 

    “Toplumların olaysal günlük baskı ve sömürü durumlarının analizleri, gerçeğin kapsamlı ele alınmamasının temel nedenidir. Pozitivizmin belki de en büyük saptırması bu konudadır. Belki de Avrupa düşüncesinin en sakıncalı yönleri de pozitivist çıkışla ilgilidir. Toplumları maddi ve ideolojik kültür derinliği içinde, tüm çelişkileri ve çatışkılarıyla ele almadıkça, anlamlı bir yorumlama yapılamaz, dolayısıyla daha özgür bir yaşam için paradigmalar inşa edilemez.” ( A.ÖCALAN )

     “Pozitivizmle bilimi iğdiş edip inanç ve ahlak dünyasına karşı çıkarken, liberalizmle de toplumun canına okuyan bireyciliği soykırıma kadar tırmandıran ulus-devletçi tanrıya dönüştürmüştür. Hiçbir dini zihniyet kapitalizm zihniyeti kadar savaş, baskı ve işkence doğurmadı. Hiçbir toplum bireyi kapitalizmin zafer kazandığı kadar sorumsuz, çıkar düşkünü, zalim, soykırımcı, asimilasyonist, diktatör doğurmadı.

    Dinden daha tehlikeli olan ve arkasına en tutucu din olarak pozitivizmi alan, kapitalizm tanımlamalarının içyüzü açıklanıp boşa      çıkarılmadıkça, özgürlük tercihinin herhangi bir şansı olamaz.” ( A.ÖCALAN )

Uzmanlaşmış cahillerin çoğunlukta olduğu bilimci yapı öyle radikal bir yapıdır ki, kendi disiplinine yönelik bir eleştiriye maruz kalan bilim adamı büyük bir fanatiklikte saldırıya geçebilmektedir. Çünkü bilim ve bilgi artik “insanı yapan, olduran” araçlardan birisi değil, o bilimle uğrasan bilim esnafının iktidar kurma aracıdır. O iktidarlardan kolay feragat etmek istememek ise modern bilimcinin en belirgin özelliğidir. 

 

Ali Rızgar

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.