Demokrasi ve Kadın Kazanımlarını Geri Kazanmak İçin
Kadın / 18 Ağustos 2017 Cuma Saat 15:29
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Erdoğan ve partisi AKP’nin Türkiye’nin başına musallat olduğu 2002’den bu yana, kadına karşı şiddet uygulamasında büyük bir artış yaşanmaktadır

Kuşkusuz Erdoğan ve AKP öncesi Türkiye çok da demokratik bir özgürlükler ülkesi değildi. Ama hiç değilse; kadınların ne giydiğine karışılmıyor, kaç çocuk doğurduklarına müdahale edilmiyor, çok çocuk doğurup ev kölesi olmak ödüllendirilmiyor, küçük yaşta evlilikler teşvik edilmiyor, evde ve sokakta taciz ve tecavüzler bu kadar zirve yapmıyor, alternatif medyaya bu kadar saldırılmıyor, aydın ve akademisyenler bu denli cezalandırılmıyordu. Buradan hareketle; kadına karşı şiddetteki artış ile topluma karşı şiddetteki artışın at başı yükseldiğini belirtmek yanlış bir saptama olmayacaktır. Ancak Türkiye’yi bu güne taşıyan temel virajlara şöyle bir bakmakta fayda görüyorum.

Türkiye cumhuriyetini kuruluşunda oluşturan orijinal öğeler, çok çeşitli ve çok renkli bir muhtevaya sahiptir. Adeta bir etnik, kültürel, inançsal ve siyasal mozaikten oluşmaktadır. Cumhuriyetin Kuruluş Anayasası olan 1921 Anayasası bu mozaiğin barış ve kardeşlik içinde yaşamasına elverişli bir ortam sunan demokratik bir muhtevaya sahipti. Cumhuriyet 1921 Anayasası çerçevesinde yönetilse, belki de Türkiye bu gün bu noktada olmayacaktı. Ancak maalesef ardından geliştirilen ve Türkiye’de yaşayan sosyal-kültürel renkleri yok sayıp homojen, tekçi bir ulus devlet yaratmayı hedefleyen 1924 Anayasası ile beraber Türkiye, süreklileşen kaoslu bir ülke halini aldı. Darbelerle yönetilmek, adeta bir geleneğe dönüştü. Yeni kurulmuş ulus devleti koruma adına geliştirilen halk katliamlarının ve soykırımların hafızalarda yarattığı toplumsal psikolojiler ve yarattığı toplumsal travmalar, normal koşullarda aşılacak gibi değildir. Ne Ermeniler uğradıkları soykırım ve sürgünleri unutabilir, ne de Kürtler; Şeyh Sait İsyanını, meşhur Şark Islahat Planını, Dersim Tertelesini, Zorunlu İskan Yasasını, Ağrı İsyanını, Maraş Katliamını unutabilir, ne de Türkiye Sol-Sosyalistleri; Mustafa Suphiler olayını, Kızıldere Olayını, Mahirleri, Denizleri unutabilir. Tıpkı Kürtlerle birlikte tüm Türkiye’nin 12 Eylül askeri faşist cuntasını unutamadığı gibi…

Ardından yaşanan köy yakmalar, zorunlu göçler ve faili meçhul cinayetler…

Gazi Olayları…

Madımak Olayı…

İmralı sürecini başlatan 15 Şubat uluslararası komplosu ve ardından gelişen 18 yıllık krizli kaoslu süreç…

Türk savaş uçaklarıyla gerçekleştirilen Klaban katliamı…

Gezi olayları…

Yine Türk savaş uçaklarının gerçekleştirdiği ve Solin bebekle özdeşleşen Kandil’deki Kortek saldırısı…

Rojava’daki Karaçox saldırısı…

En kötüsü de insanlığın ortak düşman ilan ettiği DAİŞ çetelerine, bu gün Türkiye’yi yöneten Erdoğan ve AKP’nin verdiği destek…

Böyle bir devletin, böyle bir ulus devletin kadın vatandaşları olmak kadar, onur kırıcı başka bir şey olamaz herhalde. Derler ya insan kendinden utanıyor. Bu ülkede doğmuş olduğuna, bu ülkede büyümüş olduğuna, böyle bir devletin himayesinde olduğuna utanıyor. İnsan Kürt komşusundan, Ermeni dükkancısından, Alevi arkadaşından utanıyor. Ne söyleyeceğini, her gün yaşanan yeni bir durumu neyle izah edeceğini bilemiyor.

Demokrasinin olmadığı bir ortamda, hak ve özgürlüklerden hele hele bir de kadın haklarından, kadın özgürlüğünden bahsetmek mümkün olmamaktadır. Çünkü ancak demokrasilerin hakim olduğu ortamlarda temel hak ve özgürlükler, yine kadın hakları ve özgürlüğü tartışılabilir. Türkiye’de kadın hak ve özgürlüklerini eskiden kapalı kapılar ardından ancak tartışabiliyorduk. Dar bir feminist çevre ve çıkardıkları pazartesi dergisiyle sınırlı bir tartışma platformu ve ortamı vardı. Ancak Türkiye’de kadın sorununu cesurca tartışmaya başlamamız, Kürt Kadın Hareketinin gelişip serpilmesine paralel olarak gelişti. Bunu sayın Ayşe Düzkan ve çevresi iyi bilir. Türkiye feminist çevrelerinin Kürt Kadın Hareketine eskiden yaptıkları temel eleştiri, bir erkek olmasına rağmen Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ı Önderleri olarak kabul etmeleriydi. Kürt Kadın Hareketi, yıllarca bunun nedenlerini anlatmaya çalıştı. Karşısında anlama niyeti görmeyince de bu tartışmayı bıraktı zaten. Ancak ardından gelişen doğal süreçler, Sayın Öcalan’ın kadın özgürlüğü hakkındaki düşüncelerini şüphe götürmez bir biçimde ortaya çıkarınca ve bu yönlü projelerinin kadın özgürlüğüne ne kadar hizmet ettiği görüldükten sonra, Kürt Kadın Hareketinin haklılığı biraz anlaşılmaya başlandı.

Tabi tüm bu süreçlerin ardından, özellikle 2013 Newroz’unda Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın yaptığı demokratik çözüm çağrısı ardından, Türkiye feminist çevreleri ile Kürt Kadın Hareketi ciddi bir dayanışma ilişkisi içerisine girdi. Ya da kamuoyuna böyle yansıdı. Çünkü İmralı’da Sayın Öcalan ile devlet arasında yapılan görüşmeler müzakere sürecine evrilebilseydi, müzakere edilecek temel başlıklardan biri de Türkiye’de kadının durumu olacaktı. Kürt Kadınları ve Türkiyeli kadınlar bunu birlikte çalışıyorlardı. Kadın Özgürlük Komisyonu bu konuda bazı çalıştaylar yaptı. Biraz kol kola, kafa kafaya verilen bu süreçte hem demokratik değer ve kazanımlar genel anlamda güçlendi, hem de kadın lehine epey mesafeler alındı. Ancak 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin almış olduğu altı milyon oyu kabullenemeyen Erdoğan ve AKP yönetiminin, seçimi yok sayıp tüm Türkiye’yi 1 Kasım’da tekrar sandık başına götürmesi, hem yükselmeye başlayan genel demokrasi açısından hem de kadın lehine kazanımlara yol açan süreci adeta baltaladı. Bu tüm Türkiye’ye yapılmış bir siyasi darbeydi. Bu darbeden hem demokrasi güçlerinin hem de kadın kazanımlarının sağ çıkması oldukça zordu. Nitekim Erdoğan’ın 1 Kasım siyasi darbesi ardından geliştirdiği süreçte tüm güzellikler, tüm umutlar, tüm kazanımlar adeta yolundu, kırımdan katliamdan geçirildi. Demokratik güzellikler, umutlar ve kazanımlar Kürdistan kent ve kasabalarını yakıp yıkan tank paletlerinin altında çiğnenmek istendi, Cizre’de bodrumlarında diri diri yakılan sivil günahsız insanlarla beraber, bir daha yeşermemecesine yakılmak istendi. Kürdistan belediyelerine işgalci olarak atanan KAYYUM’ların yaptığı ilk icraatlar, istisnasız belediyeler bünyesinde yıllarca tüm yasaklama, baskı ve işkencelere rağmen büyük bir emek ve çabayla geliştirilmiş olan kadın kurumlarını kapatmak oldu. Bu kurumların her biri Kürt Kadınlarının adeta el emeği göz nuruydu. Kadın mekanları, kadın kurumları, kadın faaliyetleri böylelikle bu işgalci KAYYUM’lar tarafından durduruldu, dağıtıldı, târ û mâr edildi. Kadın kazanımlarına karşı geliştirilen bu saldırılar en büyük tecavüz eylemidir desek yeridir. Eş başkanlık sistemi ve eşit temsiliyet suç sayıldı ve tüm Eşbaşkanlar görevden alındı, işkencelerden geçirildi ve tutuklanıp zindanlara atıldı.

Geçirdiğimiz süreçler diyalektik bütünlük içinde incelendiğinde, ülke demokrasimizde büyük yükselmelerin ve hızlı alçalmaların olduğu görülmektedir. Demokrasi ve kadın özgürlüğü lehine büyük yükselişlerin başlangıcına bakıyoruz, İmralı’nın devreye girdiği, konuştuğu, Kürdistan’da demokratik siyasetin serbest yürüdüğü ve kendi demokratik yönetimini geliştirip kurumlaştırdığı süreçlerdir. Demokrasinin hızla alçaldığı süreçlerin başlangıcına bakıyoruz, İmralı’nın susturulduğu, görüşmelerin kesildiği, savaş ve şiddetin devreye sokulduğu, tüm toplumun bastırıldığı, yoğun tutuklamaların olduğu, zindanların dolup taştığı dönemlerdir.

İsterseniz Türkiye’nin mevcut durumuna şöyle bir bakalım ve ne yapmamız gerektiğine öyle karar verelim;

Erdoğan-Bahçeli faşist yönetimi, Kenan Evren yönetimini aratır oldu. Tüm Türkiye OHAL rejimine, Kürdistan ise Sıkı Yönetime tabi tutulmuş bulunuyor. Hükümetin KHK yetkisine sığınarak geliştirdiği keyfi uygulamalar İmralı’dan başlayarak tüm Türkiye’ye hükmediyor. HDP milletvekillerinin tutuklanması, Kürt belediyelerine KAYYUM atanarak işgal edilmesi, yüzlerce seçilmişin zindanlara atılması, Kürdistan’ın yakılıp yıkılması, soykırım bodrumlarında sivil insanların diri diri yakılması, her gün panzerlerle Kürt çocuklarının ezilmesi, kadınların giydiği kıyafetten dolayı sokakta özel sivil adamlar tarafından cezalandırılması, tutukluya tek tip kıyafet giydirilmesi, Müftülere resmi nikah yetkisinin verilmesi, ders müfredatındaki bilimsel teorilerin çıkarılarak yerine teolojik söylemlerinin yerleştirilmesi gibi uzun uygulama listesine baktığımızda, Türkiye’nin gerçek tablosunu görüyoruz. AKP eski MKYK üyesi Ayhan Oğan’ın itirafı aslında bu konuda işimizi biraz kolaylaştırdı. Ayhan Oğan’ın itiraf ettiği gibi AKP, Bahçelinin desteği ile “yeni bir devlet kuruldu ve kurucusu da Erdoğan’dır”.  Tabi ki, kurdukları bu yeni devletleri kendilerine mübarek olsun deyip meydanı onlara bırakmayacağız. Kılçık olup boğazlarına batacağız. Kimse kendisini bu sürecin dışında görmemelidir. Hele özellikle de biz kadınlar bu sürecin temel özneleriyiz. Erdoğan ve AKP’si bizi her ne kadar ezmek, teslim almak, korkutup sindirmek istiyorsa da bunu başaramayacağını onlara göstermeliyiz. Bakın; biz kadınları yeniden nesneleştirmeye çalışıyorlar. Cinsel obje dışında işe yaramaz kılmaya çalışıyorlar. Ne giyeceğimize, nereye gideceğimize, nasıl kurumlaşacağımıza, siyasete nereden katılacağımıza, nikahımızı kimin kıyacağına, kaç çocuk yapacağımıza, ne iş yapacağımıza karışıyorlar. Hayatımızı organize etme özgürlüğümüzü elimizden almaya çalışıyorlar. Yakında tv spikerlerinin ne giyeceğine, ne takacağına, nasıl oturacağına bile karışılırsa şaşırmayın. Yine şu anda kıyafetinden dolayı sokak ortasında dayağa maruz kalan kadınlar olarak yakında değil dayak, bizleri öldürebilirler de. Bunlara şaşırmamamız gerekiyor. Çünkü Erdoğan-Bahçeli rejimi, kendi kadın modelini geliştirmek istiyor. Kadın giyimi, kıyafeti, kadın biçimi ve görünüşü tüm ideolojilerin kendine göre biçimlendirmeye çalıştığı bir alandır. O yüzden Erdoğan AKP’si başa geldiğinden beri, kadının ortak dayanışmacı mücadelesini başı açık-başı kapalı kadın ayırımı üzerinden parçalamaya çalıştı ve bu güne kadar da getirdi. Başını kültürel olarak kapatan kadın kardeşlerimizin başörtüsünü istismar etti. Adeta kendi ideolojik simgesi, kendi bayrağı haline getirdi. Kadınlar olarak AKP’nin kadına dönük bu istismarcı siyasetini daha fazla geliştirmesine izin vermemeliyiz.

Peki tüm bunları aşmak için neler yapmalıyız?

Hep beraber Türkiye’yi faşizmin elinden kurtarma mücadelesine odaklanmamız gerekiyor. Adalet ve vicdan mücadelesini kadınlı erkekli hep beraber yükseltmemiz gerekiyor. Bunun için ortak örgütlülükler, ortak insiyatifler, kardeş kurumlaşmalar oluşturmak gerekiyor. Belki de çok geniş bir demokrasi cephesini geliştirmek en faydalısı olacak. Yapılacak ilk ortak iş ise İmralı kapılarının açılmasını sağlamak olmalı. Çünkü yukarıdaki değerlendirmede bir kez daha gördük ki, Türkiye demokrasisinin yeniden yükselmesi, kadın hak ve özgürlüklerinin yeniden gündeme girmesi, gerçekten de İmralı kapılarının açılmasına bağlı kalmaktadır.    

Meral Karayel

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Demokrasi  ve  Kadin  Kazanimlarini  Geri  Kazanmak  Icin  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.