Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış-19
Kürdistan Tarihi ve Dili / 26 Mayıs 2017 Cuma Saat 14:33
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
24 Eylül 1925 yılında kabul edilen Şark Islahat Planı, Şeyh Said İsyanı ardından sistematik olarak Kürdistan’a ve Kürt Halkı’na karşı geliştirilen çok kapsamlı bir soykırım planıdır. Aynı yıl İzale-i Şekavet Kanunu (Eşkıyalığı Ortadan Kaldırma Kanunu) ve Takrir-i Sükun Kanunu (Susturma Yasası) da çıkarılması söz konusudur. Bu planın ilgili kanunları peyderpey Meclisten geçirilerek uygulanacaktır

Şark Islahat Planına İlişkin Birkaç Söz

Şark Islahat Planı esasta, Kürt Halkı’nı inkar ve imha etmenin planı olup Kürtleri eritmenin detaylarını, kültürel olarak bu coğrafyadan silmenin ve yozlaştırmanın oldukça bütünsel ve ayrıntılı yol haritasıdır.

Şark Islahat Planı bunun için, en çok da Kürtlerin dillerinin tasfiyesi üzerinde durmuştur. Dil yasakları ve asimilasyonu üzerinde yoğunlaşmıştır. Kürtlerin kültürel değerlerinin yasaklanması ve ülkelerini terk etmeye zorlanmaları üzerinde yoğunlaşmıştır. Kendi otantik isimlendirmelerini kaldırarak Türkçe oluşturan yeni bir toplumsal bellek yaratma üzerinde yoğunlaşmışlardır. Özcesi Şark Islahat Planı, Kürt Halkı’na yönelik asimilasyon (eritme) ve soykırım (yok etme) üzerine kurulu plandır ve günümüze değin geçerliliğini koruyan uygulamalı bir planlamadır.

19 ve 20. yüzyılda dünya milliyetçilik ve ırkçılık tarihi incelendiğinde, Şark Islahat Planı’nın kendi nevi şahsına münhasır en soykırımcı ve faşizan toplumsal mühendislik örneklerinden biri olduğu ve kesinlikle yeni kavramlarla tanımlanması gerektiği kendiliğinden açığa çıkmaktadır.

Bunun için Başkan Apo, “çubuğu tersten bükmek” şeklinde bir tanımlama yaparak “kapitalist modernist uygarlığın söylediklerinin tersi doğrudur” demiştir. Kıssadan hisse olarak, köklere yeniden sıkı sıkıya sarılmadan Kürtlere karşı uygulanan kültürel soykırımı aşmanın başka bir yolu yoktur. Unutulmamalı ki Başkan Apo son savunmasına ilk önce “Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak” ismini vermiştir. Bunun için Kültürel Soykırım Kıskacında olmayı hissetmek ve duyumsayarak yaşamak çok önemlidir. Zira başka türlü toplumsal varlığımızı, zaman ve mekan bağlamında oluş halimizi gerçekleştirmemize imkan yoktur. Bu hem oldukça reel ve objektif olarak ontolojik varoluşumuzun sahih koşulları açısından böyledir hem de düşünsel ve felsefik olarak insan-toplum-evren bağlamında kendimizi toplumsallığımızla ve evrenle ilişki halinde tanımlayabilmemiz ve anlamlandırabilmemiz için böyledir. Dolayısıyla asimilasyon ve soykırım kavramlarını kendi gerçekliğimizi hissederek anlamlandırmamız adeta olmazsa olmaz kabilinden bir ruhsal ve akli zorunluluktur.

Asimilasyonu Başkan Apo:

“Asimilasyon kavramı uygarlık toplumlarında iktidar ve sermaye tekellerinin kölelik statüsü altına aldıkları toplumsal grupların üzerine uyguladıkları ve kendi eki, uzantısı durumuna indirgemek için tek taraflı ilişki ve eylemini ifade eder.

Asimilasyonda esas olan, iktidar ve sömürü mekanizmasına en az maliyetle köle oluşturmaktır. Asimile edilen grubun öz kimliği ve direnci dağıtılıp kırılarak hakim elit içinde, hizmetlerine en uygun kölelerin derlendiği konuma düşülür. Burada asimile edilen köleye düşen temel işlev, efendisine mutlak benzeşme, eki, uzantısı olma uğruna her tür çabayı göstererek kendini kanıtlamak ve böylelikle sistemde kendine yer yapmaktır. Başka hiçbir çaresi yoktur. Yaşayabilmek için eski toplumsal kimliğini bir an önce terk etmek, efendilerinin kültürüne kendini en iyi adapte etmek tek seçenek olarak sunulmuştur. Asimilasyonu yaşayan toplum en uysal, en çalışkan ve uşaklıkta yarışan vicdansız, ahlaksız ve zihniyetsiz insan taslaklarından oluşur. Özgürce hiçbir karar ve eylemi yoktur. Tüm toplumsal kimlik değerlerine ihanet ettirilmiştir. Hakim elit, asimilasyon toplumuna bu kimliksizliği dayatmak için iki temel silah kullanır; birincisi çıplak fiziki zor’dur. En ufak isyan ve başkaldırıda imha kılıcı başında sallanmaktadır. İkincisi açlıkla, işsizlikle karşı karşıya bırakmaktır” diye tanımlamaktadır.

Soykırım’ı:

“Asimilasyon yöntemleriyle üstesinden gelinemeyen halkın, azınlıkların, her türlü farklı din, mezhep, etnik grupların fiziki ve kültürel olarak tamamen tasfiyesini amaçlar.

Fiziki soykırım yöntemi genellikle hakim elit kültürüne, ulus-devlet kültürüne göre üstün konumda olan kültürel gruplara uygulanır. Bunun tipik örneği Yahudi kültürüne ve halkına uygulanan jenositlerdir. Tarih boyunca Yahudiler, hem maddi hem manevi kültür alanında en güçlü kesimleri oluşturduğundan karşıt kültürlerin fiziki darbe ve imhalarına maruz kalıp sık sık pogrom denilen soykırımlara da uğratılmışlardır.

İkinci soykırım yöntemi olan kültürel soykırım denemeleri ise, daha çok hakim elit ve ulus-devlet kültürüne göre zayıf ve gelişmemiş durumda bulunan halk, etnik ve inanç gruplarının üzerinde uygulanır. Temel mekanizma olarak hakim elit ve ulus-devletin dil ve kültürü içinde tümüyle tasfiye edilmeyi amaçlayan başta eğitim olmak üzere her türlü toplumsal kurumların cenderesi içine alınıp varlıkları sona erdirilmeye çalışılır. Fiziki imhaya göre daha sancılı ve uzun sürece yayılmış bir soykırım türüdür. Yarattığı sonuçlar, fiziki soykırımdan daha felaketlidir. Bir halk veya herhangi bir topluluk için yaşamda karşılaşabileceği en büyük felaket niteliğindedir. Varlığını, kimliğini toplum doğasının tüm maddi ve manevi kültürel unsurlarını terk etmeye zorlanmak, uzun sürece yayılmış kitlesel çarmıha gerilmekle özdeştir” diye tanımlayan Başkan Apo’nun bu çarpıcı tanımlamasından sonra, Planın içeriğine göz attığımızda tüylerimizin ürpermesi işten bile değildir.

Nedir bu Şark Islahat Planı dedikleri yok etme planı, neyi içeriyor bu plan, hedefleri nedir?

Şark Islahat Planı 24 Eylül 1925 tarihinde kabul edilmiş olup toplam 27 maddeden oluşmaktadır:

1. madde: Kürdistan’a idare i örfiye dedikleri sıkıyönetimin ilan edilmesi.

2. madde: Kürdistan, 5 umumi müfettişlik mıntıkasına düzenlenir ya da bölünür.

3.madde: Mahakim-i nizamiye ve divan-ı harb-i örfilerde yani sivil ve askeri mahkemelerde sivil hakim bulunmayacaktır.

5. madde ise: “Van şehri ile Midyat arasındaki hattın garbında Ermenilerden metruk araziye Türk muhacirleri yerleştirilecektir. Bunun için idare-i örfiye mıntıkasındaki vilayette bulunan Ermeni emvali maliyece satılmayacak ve hatta Kürtlere icar dahi edilmeyecektir. Yugoslavya'dan gelmekte olan Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya'dan gelecek teşkil edeceği muhacirin evvelemirde Elaziz, Ergani, Diyarıbekir, Elaziz, Palu, Kiğı, Palu, Muş arasındaki Murat Vadisi, Bingöl Dağı'nın şark ve cenubu ve Hınıs, Murat vadileri, Muş Ovası, Van Gölü havzası, Diyarı Bekir, Garzan, Bitlis hatlarında iskan edilecek. Bunlardan başka Rize, Trabzon Vilayetleri ile Erzurum Vilayeti’nin şimali şarki kazalarında mütekasif olan halktan inzimam ve muvafakatlar ile ve muhacirlerin iskanı için müttehez şeraitten istifade ederek Hınıs Çayı ve Murat Vadisi'ne ve Van Gölü'nün şimal mıntıkasına naklolunacaktır.

Şarka yerleştirilecek muhacirin ve yerli Türklerin iskan edilecekleri mıntıkalara kadar hükümetin vesait-i seriası ile nakilleri ve esnay-i nakilde iaşeleri ve evlerinin taraf-ı hükümetten inşası bir senelik iaşelerinin temini, hayvanat ve alat-ı ziraiyelerinin de kezalik taraf-ı hükümetten itası lazım gelir.

Türk muhacirinin yerleştirileceği Ermeni emvalini vesaik-i tasarrufiye ibraz edemeyerek ne sebeple olursa olsun işgal etmiş olan Kürtler çıkarılarak geldikleri eski yerlerine iade veya arzu ettikleri garpte hükümetin irae edeceği mahallere naklolunacaktır.

Yerleştirilecek Türklerin, Kürtlerin taarruzundan muhafazaları için tedabir-i mahsusa alınacaktır.

1341 senesinde azami 50 bin nüfus sevk ve iskan edileceğine nazaran: 1.000.000 Nakil masrafı otomobil, iaşe ve saire beher nüfusa 20 lira hesabile. Yani buraya nakledileceklerin masrafları karşılanacaktır.

Ayni veçhile 10 senede Yugoslavya, Bulgaristan, Kafkasya ve Azerbaycan'dan beş yüz bin nüfusun celp ve bâlâda arz edilen mıntıkaya yerleştirilmesi için 1343′ ten itibaren her sene bütçeye ekalli beş milyon lira tahsisat konması lazımdır.”

6. ve 7. madde: Kürtlerin ve Ermenilerin mal varlıklarını ve nüfus sayımını yapmayı ele alıyor.

8. madde: İsyan sürecinde ortaya çıkan tüm zararların, isyana kalkışanlardan tahsis edilmesine dönük bir karardır.

9. madde: “İsyanı teşvik ve idare etmiş olanlar ile bunların akraba ve taallukatı ve rüesadan hükümetin şarkta kalmalarını muvafık görmediği eşhas, aile ve taallukati ile beraber garpta hükümetin göstereceği mahallere nakledilecektir. Terk edecekleri emval ve arazi hükümetçe satın alınarak bedeli nakden ita veya nakledilecekleri mahallerde ayni kıymette emlak ve arazi tefviz olunacaktır.”

Yani direnmiş olanlar göçertileceklerdir. Devletin belirlediği yerlere bu göçertmeler yapılacaktır.

“İsyan harekatı esnasında hükümete arz-ı hizmet ve sadakat edenlerden hükümetle beraber bizzat isyan aleyhinde hareket etmiş olan rüesanın nakilleri tehir olunacaktır.”

Yani devlet yanlısı tutum takınanlar, işbirlikçiler ve kendi halkına karşı kullanılmış olanların bir müddet daha göç ettirilmeleri ertelenecektir.

10. madde: Aşiretlerin lağvedilmesine dönük bir karardır. Ancak bunu yapabilmek için bir sürü memura ihtiyaç vardır. Sayımı ve tespiti gerekecektir. Bunu yapacak memurlar kesinlikle Kürt olmayacaklardır.

Oraya gönderilen memurlar maaşlarına yüzde 75 zam alacaklardır. Üç yıl kalanlar başka yerlere yani Türkiye’de istedikleri yerlere terfi edilebileceklerdir. Ordu ailelerine mensup kişilere 1,5 kat fazla erzak artışı sağlanacaktır.

11. madde: Sınır illerde, Hakkari ve Van gibi yerlerde askeriyenin sayısı artırılacaktır. Ek taburlar ve alaylar oluşturulacaktır.

12. madde: “Silahlar toplanacak ve silah taşınması men edilerek ancak vesika tahtında taşınmasına müsaade edilecektir. Vesikasız silahlar evlerde dahi olsa müsadere edilecek ve sahipleri Divanı Harbi Örfilere tevdi olunacaktır.”

Yani silahlar yasak olacak vesikasız silah bulunduranlar Sıkıyönetim Harp Divanı’na götürüleceklerdir.

13. madde: “Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan berveçhi ati Malatya, Elaziz, Diyarıbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezek, Ovacık, Hısnımansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde hükümet ve belediye dairelerinde ve sair mücessesat ve teşkilatta, mekteplerde, çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada lisan kullananlar evamir-i hükümete ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmile tecziye edilirler.”

Yani Türklükleri giderek zayıflayan ve Kürtlüğe mağlup olanlar Kürtçe konuşmaları durumda para cezasına çarptırılacaklardır.

14. madde: “Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek üzere olan bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur, gibi ahalisi Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakarlık iktiham olunarak mükemmel kız mektepleri tesis ve kızları mekteplere rağbetlerinin suveri adide ile temini lazımdır.

Hassaten Dersim, tercihan ve müstacelen leyli iptidailer açılmak suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an ewel kurtarılmalıdır.”

Yani aslen Türk olup da ancak Kürtlüğe doğru kayan ya da Arapça konuşan yerlerde Türk Ocakları, okulları, özelde de kız mekteplerinin açılması özendirilmelidir. Bu durum özelde Dersim’de hızla uygulanarak Türk olup da Kürtlüğe kayanların önü alınmalıdır.

15. madde: Dersim’de çıkmak isteyenlere devletin göstereceği yere gönderilmeleri.

16. madde: “Fırat garbındaki vilayetlerimizin bazı akvamında dağınık bir surette yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları behemehal men edilmeli ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları temin olunmalıdır.”

Fırat’ın batısında dağınık yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmalarının önüne geçilmeli, Kız Mektepleri’ne ağırlık verilerek Türkçe konuşmaları garanti altına alınmalıdır.

17. madde: “Hükümet binaları ile Jandarma karakolları ve askeriye ve hudut karakolları süratle inşa edilecektir.”

18. madde: “Rejimin öncelik vereceği stratejik yerlere ulaşılacak şekilde yolların inşa edilmesi.”

19. madde: “Şark şimendiferlerinin Erzincan'a, Sivas, Elaziz-Diyarıbekir, Elaziz-Çapakçur-Muş, Van Gölüne mümkün olduğu kadar az zamanda varmasını temine çalışmak lazımdır.”

Yani yukarıda ismi geçen illere hızla demiryolların ulaştırılması için çalışılmalıdır.

20. madde: “Bilumum karakollar, müdafaaya müsait inşa edilmekle beraber telefon ve helyosta ile mücehhez olmalıdır. Bu mıntakada behemehal birkaç telsiz istasyonu bulunmalıdır.”

21. madde: “Kaçakçılık, istihbarat, casusluk ve emniyet noktaları gibi hususlarda sınır komiserleri genel sıkıyönetim idaresinden (Umumi Müfettişten) izin alırlar.”

22. madde: “Kaçakçılığı engellemek için sınırlarda birkaç tane zırhlı aracın alınması.”

23. madde: “Bu alanlarda görev yapacakların maaşlarına zam yapılmasını.”

24. madde: “Bu mıntıkaya yabancı kişi ve kurumlar hükümetin izni olmadan giremeyecektir.”

25. madde: “Nüfus sayımı yapılan yerlerde hızla askeri şubeler inşa edilecektir. Ve buranın insanları askerliklerini bu bölgenin dışında yapacaklardır.”

26. madde: “Bu mıntıkada hükümet, bütün şuabat-i idarede halkın işini bilavasıta ve bizzat görmeli ve mutavassıtları şiddetle red ve men eylemelidir.”

27. madde: “İllere ilişkin düzenlemeler gibi hususlar genel sıkıyönetim sürdükçe ertelenebilir.”

Yukarıda özetleyerek ele aldığımız Şark Islahat Planı ivedilikle uygulanmaya başlanmıştır. Bu plan dahilinde Kürdistan adım adım işgal edilmiş, katliamlardan geçirilmiş, Türklerin kültürel yayılma alanı haline getirilmesi için Kürt dili, kültürü ve her türlü geleneklerinin yasaklanmasına dek küçük ve gözden düşürülmesi için her şey yapılmıştır. Benzer bir uygulama Ermeniler ve burada yaşayan başka halklar için uygulanmış olsa da, hiç biri Kürtlere yönelik olanı kadar komplike ve uzun erimli olmamıştır. Bu plan elbette bu maddelerle sınırlı kalmamış olup, Kürdistan o gün bugündür özel statülerle yürütülürken tümden bir Özel Savaş Sistemi devrede tutulmuştur.

1927-1947 yılları arası Kürdistan, Örfi İdare (Sıkıyönetim) altında Umumi Müfettişlikler ile 1980’lerden sonra ise Olağanüstü Hal Bölge Valilikleri, Sıkıyönetimler, Terörle Mücadele Kanunları ve güncel durumda Güvenlik Müsteşarlıklarıyla yürütülmektedir.

Şark Islahat Planı’nın hayata geçirilme süreci her dönem yeni yeni kararlarla desteklenmiş, güçlendirilmiş ve güncellenmiştir.

Şark Islahat Planı’nı ele alırken:

“Kürdistan’da, Kürt memur tayin edilmemeli. Sıkıyönetim mahkemelerinde, asker ve sivil yerli hakim bulunmayacak. Posta ve Telgraf, polis, Jandarma zabitleri ve asayiş umumiyetle alakalı memurların yerli halktan olmayacak. Kürtçe konuşmak yasak olacak. Konuşanlar cezalandırılacak” demiştik. Gizli genelgeler ile de: “Türk kızlarının Türkçe konuşamayan köylülerle evlendirilmesini teşvik etmeli” yaklaşımı özel olarak ele alınmıştır.

Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın raporunda: “Kürdistan bölgesinde, Türk nüfusu, Kürt nüfusunun dörtte birinden daha azdır. Elimizde kalan Türkiye arazisinde iki milletin aynı kudret ve selametle hakim bulunması imkanını katiyet görmüyorum. Binaenaleyh bütün memlekette Türk nüfusunun ve nüfuzunun hakim kılmağı farz ve zaruri görüyorum” derken Kürtlerin sürgün ve asimile edilmesinin asıl nedenlerini alenen ifade etmiştir.

1927 yılında çıkarılan “Bazı şahısların Şark Mıntıkasından Garp Vilayetlerine Nakline dair Kanunları. Mecburi İskan ve Tunceli (Dersim) kanunları” gibi sansür ve sürgün talimatnameleri ile Kürtler binlerce yıldır yaşadıkları yerleşimlerinden, köylerinden ve meskenlerinden zorla çıkarılıp batı illerine sürülmüştür. Yerlerine ise Türk göçmenler yerleştirilmiştir. Bu yeni kitlenin tüm harcamaları, bir senelik iaşe bedeli ve tohumluk, araç gereç ve konut giderleri devlet bütçesinden karşılanmıştır.

14 Eylül 2000 tarihinde basına ve kamuoyuna Doğu ve Güneydoğu Eylem Planı (DGEP) adıyla bir belge yansıdı. Siyaset Bilimi Profesörü ve Türkiye Tarihi Uzmanı Baskın Oran bu plan için şunları ifade etmektedir:

“Aralık 99’daki MGK toplantısında alınan karar uyarınca hazırlanmış bu Planın bir “durum saptaması” ve bir “öneriler” bölümünden oluştuğu ve sadece bu ikinci bölümünde tam 107 adet öneri bulunduğu yazılıyor. Yazılıyor diyorum, çünkü Sabah’ta Cengiz’in de (Çandar) isabetle belirttiği gibi, “bütün partilerin partiler üstü bir anlayışla yaklaştıkları” bu Plan, böyle nasıl uygulanacaksa, “gizli bir eylem planı” diyor. DGEP’in “durum saptaması” bölümü üç ana tespit yapıyor:

1) Sorun, sosyal nitelikli bir sorundur. Kaynakları şunlardır:

a) Kamu yönetimindeki büyük eksiklikler ve kadro açıkları. Halk bölgede “güçlü, adil, sevecen” devlet istemektedir ve güçlü devletten kasıt, kamu yönetimindeki eksikliklerin giderilmesidir;

b) Ciddi ekonomik sorunlar (istihdam, hayvancılık, yatırımlar);

c) Büyük eğitim açığı;

d) Büyük sağlık sorunu.

2) PKK’nın bütün çabalarına rağmen, bölgede “kimlik duygusu uyandırmaya yönelik” çabalar yaygın ve temel bir sorun yaratamamıştır. Bu açıdan halk 3 gruba ayrılabilir: a) PKK sempatizanları; b) Protestocular; c) PKK kimliği taşıyanlar. İlk iki grup, ekonomik ve sosyal sorunları çözülünce PKK etkisinden kurtulacaktır.

DGEP’in önerdiği çözümler (yani tedaviler) de, tabii ki, bu saptamalarla (yani teşhislerle) tamamen tutarlı:

1) Kamu yönetiminin güçlendirilmesi: “Birinci sınıf” vali ve kaymakam atanması, bütün memurlara askerler ve polisler gibi zorunlu şark hizmeti;

2) Ekonomide onarım: İşsizlere iş bulma kurumu, arazinin verimli kılınması, kooperatifçiliğin özendirilmesi;

3) Eğitimde onarım: Yatılı bölge okullarının güçlendirilmesi, kadınlara okuma-yazma öğretilmesi, TRT’nin eğitici ve öğretici yayınlarının artırılması;

4) Sağlıkta onarım: Personelin zorunlu rotasyonla bölgeye gönderilmesi.”

DGEP 1999 yılında MGK tarafından alınan bir planlama ve karardır. Yani aradan tam 75 yıl geçtikten sonra bile devreye konulmak istenen plan yine aynı şekilde Şark Islahat Planı’nın temel amaçlarının hayata geçirilmesine dönüktür. Kürt Halkı’na uygulanan kültürel soykırımının derinleştirilerek devam ettirilmesi ve sonuç alınmasını engelleyen kamu yönetimi zaaflarının giderilmesi amaçlanmaktadır.

Bugün bile halen YİBO (Yatılı İlköğretim Bölge Okulları) ve bunun yenilenmiş versiyonu olan PİO (Pansiyonlu İlköğretim Okulları) modellerindeki ısrar ve Kürt Kızları’na uygulanan taciz ve düşürme saldırıları, zindanlarda Kürt Çocukları’na yapılan taciz ve tecavüzler, “Haydi Kızlar Okula” kampanyaları ve ÇATOM’lar (Çok Amaçlı Toplum Merkezleri) gibi birçok proje derken, Kürt Çocukları’na ve gençlerine karşı uygulanmakta olan Türkçe asimilasyonu ve kendine yabancılaştırma uygulamalarının tümü Şark Islahat Planı’nın yürürlükte olduğunu göstermektedir.

Öyle ya, daha birkaç yıl önce Van depremi ardından Mersin’e göç etmek zorunda kalan Kürt Analara boşu boşuna zoraki Türkçe öğretilmiyor! Boşuna Kürt Çocukları’na zoraki el konulmak istenmiyor, boşuna ıslah evlerinde Kürtlükten pişmanlık duygusu yaratsın diye en iğrenç uygulamalar yürütülmüyor, boşuna Kürt Kızlarına “dağa çıkma yerine fahişelik yapsınlar” denilmiyor, boşuna “her Türk ikinci imam nikahlı eşini Kürtlerden getirsin” denilmiyor, boşuna spor, sanat ve fuhuş için Kürt Kızları ve çocukları özendirilmiyor! Ve boşuna Hakkari’den çocuklar alınıp İstanbullarda okutulmak istenmiyor!

Bu kadar kirli politikalara bugün yeniden başvurmalarının nedenlerini devlet içi yazışmalarda gizli tutulan Milli Bütünleşme Projesi adındaki bir belgede şöyle formüle edilmiştir:

“PKK’nın başarısı, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürdürülen “Milli Bütünleşme Projesi” çerçevesinde henüz ulusal bütünlüğe tam olarak eklemlenememiş yurttaşlarımız ile ulusal bütünleşmeyi sağlamış olan yurttaşlarımızın bir kısmını ulusal bütünlük sürecinden kopararak, Kürt “etnik gruplaşması” sürecine sokmuş olmasıdır. Bölge insanının kafasında kendisine Kürt oluşundan ötürü farklı davranıldığı tezi oluşmuş olması, etnikleşmeyi güçlendirmektedir. Esasen Milli Bütünleşme Projesi 1980’lerde GAP projesinin devreye girmesi ile dev adımlarla hızla sonuca doğru gidecek Türkiye Cumhuriyeti’nin milli bütünlüğü sosyolojik olarak tamamlanacaktı. PKK’nın bu dönemde ortaya çıkması “Milli Bütünleşme Projesini” sekteye uğratmış ve toplumu “Milli Bütünleşme Projesine” karşı harekete geçirmiştir.

Devletin halkı kazanmak için yaptığı girişimler büyük ölçüde amatörce kalmıştır. Bazı çok başarılı çalışmalar kişisel olarak kalmış kurumsal bir kimlik kazanamamıştır. Türkiye’nin Milli Bütünleşme Politikaları’nın sürdürülmesi konusunda en ufak bir komplekse kapılmasına gerek yoktur. Çünkü bütün milli devletler, tarihsel süreç içinde toplumsal bütünleşme, yerleştirme ve üretilen modern bir hakim kültür etrafında asimilasyona ve/veya bütünleşmeye öncelik vermişler, çatışma ve gerilimleri azaltıcı politikalar izlemişlerdir.”

Evet, yukarıda dile getirilenlerin tümü bir plan dahilinde yapılmaktadır. Bu planın adı Şark Islahat Planıdır. Ve bu plan cumhuriyet rejimi boyunca evirilip çevrilip, yeni adlar altında, yeni isimlerle, ek maddelerle ve güçlendirmelerle daima canlı ve güncel tutulmuştur. Hedef her zaman kültürel soykırım olmuştur. Kültürel soykırımın en başat hedefi ve başarısının garantisi ise hiç kuşkusuz anadilidir. Büyük filozof Martin Heidegger’in de dediği gibi “varlığın evi dildir”. Anadilinden olan bir topluluğun varlığını ve oluşum halini sürdürmesi imkansızdır.

Başkan Apo boşuna “Kendi dilini yazdıramayan, kullanamayan bir halk hor görülmeye layıktır!” dememektedir. Yine “Dil kavramı, kültür kavramıyla sıkı bağlantılı olup esas olarak dar anlamında kültür alanının başat kavramıdır. Dil’i dar kültür olarak da tanımlamak mümkündür. Dilin kendisi bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlak ve estetik duygu ve düşüncenin toplumsal birikimidir. Anlam ve duygunun bilince çıkmış, ifadeye kavuşmuş kimliksel, ansal varoluşudur.

Dile kavuşan toplum, yaşamın güçlü gerekçesine sahip olmuş demektir. Dilin gelişkinlik düzeyi yaşamın gelişkinlik düzeyidir. Bir toplum ne kadar anadilini geliştirmişse o denli yaşam düzeyini geliştiriyor demektir. Ne kadar dilini yitirmeyle ve başka dillerin hegemonyası altına girmeyle karşılaşmışsa o denli sömürgeleşmiş, asimilasyona ve soykırıma uğramış demektir. Bu gerçekliği yaşayan toplumların zihniyet, ahlak ve estetikçe anlamlı bir yaşamları olmayacağı; trajik, hasta bir toplum olarak silininceye dek yaşamaya mahkûm kalacakları açıktır. Anlam, estetik ve ahlak yitimini yaşayan toplumların kurumsal değerleri ancak sömürgenlerin hammaddesi olarak işlenecekleri de bu açık olmanın bir gereğidir” diyerek dilin insan zihniyeti ve var oluşu üzerindeki olmazsa olmaz yerini dile getirmektedir.

Soykırımcı ve faşist rejimlerin halkları yok etme planlarında dil ve kültür asimilasyonunun önemini şöyle ifade etmektedir Albert Memmi:

“Üstelik sömürge insanının ana dili, duyguları, düşünceleri ve rüyalarıyla ayakta kalan dili, yumuşaklığını ve merakını ifade ettiği o dil, yani en büyük duygusal etkiyi yapan dil, aslında en az değer verilen dildir. Ülkede ya da halkların birliğinde bir statüsü yoktur. Bir işe girmek, kendine bir yer edinmek, toplulukta ve dünyada var olmak isterse, önce efendilerinin diline boyun eğmek zorundadır. Sömürge insanı içindeki dil çatışmasında, ezilen anadil olur. Bu zayıf dili bir kenara bırakmaya, yabancıların gözünden saklamaya bizzat kendisi koyulur… Dilini yazılı eserlerde yeniden yaratma noktasında kullanmayı öğrendiğini varsayalım; kimin için yazacaktır, hangi kamuoyu için? Kendi dilinde yazmakta ısrar ederse, sağırlardan oluşan bir dinleyici önünde konuşmak zorunda kalır. İnsanların çoğu kültürsüzdür ve hiçbir dilde okuması yoktur, oysa burjuvazi ve akademisyenler sadece sömürgecinin diline kulak verirler. Geriye yalnızca tek bir doğal çözüm kalır: Sömürgecinin dilinde yazmak.”

Paulo Freire’nin: “Dilin sadece bir iletişim aracı değil, ayrıca ulusal varlık için bir düşünme yapısı da olduğunu kabul etmeleri gerekir. Dil, bir kültürdür” sözlerine Sao Tiago Devlet Başkanı olan Aristide Pereira ise: “Özgürlüğümüzü elde ettik ve sömürgecileri attık. Şimdi zihinlerimizi sömürgecilikten ve sömürgelikten kurtarmalıyız” dediği gerçeklik özünde Dil üzerinde oluşturulmuş olan bu tahakkümü ve çöreklenmeyi söküp atmaktır. Çünkü “düşüncemiz özgürleşme mücadelesinde evrilen yeni kavramlarla çatışma içerisinde olacaktır.” Bu yapılmadıkça sömürgecilerin dil ve asimilasyon politikaları sökülüp atılamayacaktır.

Devam edersek; Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra 1926 Yılı’nda on iki Dersim Aşiret Reisi’nin idamı Hozat’ta direnişe neden olmuştu. Aynı yıl Sason’da bulunan Şeyh Said İsyanı’na katılmış olup hala direniş halinde bulunan Musa Bey ve aşiretine yönelik geliştirilen askeri hareket başarı sağlayamamıştı. Kürdistan’ın birçok yerinde halen devletle çatışan gruplar dağlarda varlıklarını sürdürmekteydiler. Bu döneme kadar bastırma, imha ve sürgün politikaları ağırlıklı olarak uygulanırken, diğer bir taraftan ise “yatıştırma, kazanma, yumuşatma” politikaları devreye konulmuştu.

Özelde Dersim aşiretlerine bu politika denge unsuru olarak ele alınırken, Bektaşi liderlerinin Dersim’e ziyaretleri de eksik edilmez. Diğer taraftan ise aşiretleri birbirlerine karşı örgütleme yoluna gidilmiştir. Bu arada bir milyona yakın Kürt sürgüne tabi tutulmuştur. Siyaseten ve ruhen çok yönlü olarak Kürt’ün doku yapısının zayıflıkları tanındığı için, aşiret hiyerarşisi ve özelde de reislerinin “şeker politikasıyla” kazanılması çabası tüm hızıyla sürmüştür.

Kürdistan’a özgü olarak geliştirilen sıkıyönetim diye de tabir edeceğimiz genel müfettişliklerle, soykırımın idari yapısı kurumsallaştırılmaya ve bu şekilde sürdürülmeye çalışılıyordu. Ancak direnişin kırılması mümkün olmayıp beklenildiği üzere bir durulma, rahatlama ve sakinleşme görülmüyordu. Bunun üzerine, 1927 yılında çıkarılan yasa ile Şeyh Said İsyanı’na katılanlar af edilirken, Kürdistan’ın birçok yerinde göreceli bir serbestlik ve rahatlama yaşanmıştır.

Devlet, Takriri Sükûn gibi kanunları çok da gündemleştirmeden sessizce ve derinden uygularken, kimi aşiret ve reislere yerel haklar tanımış, devlete bağlılığı kanıtlanmış olan aşiret, reis ve ağaların Kürdistan’a dönmelerine izin vermiştir. İzlenen bir nevi çok daha profesyonelleştirilmiş bir Abdülhamit politikasıdır. Hep bir şekliyle vurucu bir işbirlikçi güç olarak önemli bir kesimin devlete bağlı tutulmalarının sağlanmasıdır. Ayrıca güçsüzleşen ve iradesi kırılan Kürt egemenlerinin celladına aşık ettirilme politikasıdır.

Devam Edecek: Şeyh Said isyanı sonrası yaşanan direnişlere ilişkin kısa bilgiler

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları

Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Tarih  Simdidir-Kurdistan  Tarihine  Ozlu  Bir  Bakis-19  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.