TC’nin Kürtler’e Saldırması Üzerine Kısa Bir Analiz
Makaleler / 11 Mayıs 2017 Perşembe Saat 03:12
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Rojava ve Şengal, TC tarafından 24 Nisan gecesi saat 02: 00 sularında hava saldırısına uğradı. YPG ve YBŞ’nin TC tarafından saldırıya uğraması, Kürt tarihinde üstünden geçilmeyecek önemli olaylardan biridir. Zira bu saldırının yüz yıllık cumhuriyet tarihinde gerçekleşen, Kürtlere dönük kıyım ve yok etme saldırılarından farklı bazı yönleri var

 Diğer saldırılardan farklı olarak ilkin, Kürtlerin neredeyse yüz yıldır ilk kez tarih sahnesinde örgütlü bir askeri ve siyasi güç olarak yer alıyor olması ve bu güçlerin uluslararası alanda fiilen de olsa meşru görülmesidir. İşte TC, bu fiili duruma saldırmıştır. Bugüne kadar Kürtlere karşı geliştirilen tüm saldırılarda “devletlerin egemenlik hakkı” kapsamında, saldırılar uluslararası kamuoyu tarafından desteklenmiş ve Kürt kıyımları karşısında tüm dünya suskun kalmıştır. Hala pek çok devlet, “devletlerin egemenlik hakkına” vurgu yaparak sessizce TC’nin Kürtlere dönük saldırılarını izlese de; esasen Kürtlerin ulaştığı askeri ve siyasi örgütlülük düzeyi sayesinde bu saldırılar kırılmakta ve uluslararası kamuoyu, TC’nin bu saldırılarına karşı tepki göstermeye mecbur bırakılmaktadır. İşte TC için asıl yeni olan bu durumdur. TC, Kürtlere karşı geliştirdiği saldırılarında, uluslararası kamuoyunu karşısında görmesi açısından, bir ilki yaşamaktadır ve bu anlamda da önemlidir. Bu saldırının bir diğer önemli boyutu da sürekli değişen Ortadoğu dengelerinde Türkiye’nin pay kapma savaşı gibi görünse de aslında olayın bunun da ötesinde yeni bir süreci başlatmasıdır. Yeni bir sürecin başladığına dair en önemli göstergelerden biri de III. Dünya Savaşı’nı yürüten ülkelerin son günlerde yürüttüğü yoğun istihbarat ve diplomasi faaliyetleridir. Rusya, Almanya ile görüşüyor. Trump, Erdoğan’ı arıyor. Putin, Erdoğan’ı Soçi’de ağırlıyor. Çin Devlet Başkanı Şi’nin Erdoğan ve Putin’le üçlü görüşme yapması bekleniyor ve beraberinde devletlerin dış işleri bakanları arasındaki yoğun görüşme trafiği ise durmak bilmiyor. Bir diğeri ise, ABD başkanlık seçimlerinin ardından neredeyse dünyanın tamamında bir seçim gündemi var ve değişen yönetimlerde çoğunlukla sağ muhafazakar çizgiler öne çıkmakta, aşırılaşmış ve uçlaşmış liderler halkın tercihini oluşturmaktadır. Bu anlamda ABD, Avusturya, Belçika seçimlerini yaptı. Sırada Fransa ve Almanya var. Almanya’nın Fransa’daki seçimlere etkisi şimdiden kendini gösteriyor. Bu süreçte birbiriyle yarışan siyasi parti liderlerinin yabancı karşıtlığı, dincilik, cinsiyetçilik üzerinden geliştirdiği şovenist ve milliyetçi söylemleri de Avrupa demokrasisinin ayaklar altına alındığını ve dünyanın artık bir insanlık krizinin eşiğine geldiğinin ispatı oluyor. Yine Avrupa Birliği’nin dağılma ipucunu taşıyan Brexit ve İngiltere’de siyasi skandallarla beraber gelen erken seçim beklentisi dünyanın ön görülen geleceği açısından pek de iç açıcı bir tabloyu yansıtmıyor. Ayrıca, Türkiye’de yapılan şaibeli seçim, İran’da Reformistler'le Cumhuriyetçiler’in arasında devam eden sert seçim yarışı yine bölgenin girdiği “yeni sürecin” kodlarını taşıması açısından oldukça önemli. Yeni sürecin anlaşılması açısından, Afganistan’ın yeniden gündemleşmesi, Hamas’ın yeni pozisyonu ile Abbas liderliğindeki Filistin-İsrail meselesinin çözümü konusundaki tartışmalar ve başta Ukrayna olmak üzere doğu Avrupa ile Uzak Doğu’dan duyulan homurtuların da iyi dinlenmesi gerekiyor. Bütün bunlar olurken, dünya bir yanda silahlanma karşıtı anlaşmalar yapıyor, öte yandan büyük ülkeler gizli anlaşmalarla pek çok ülkeye nükleer füzelerini konumlandırıyor. Bunun en açık örneği ise geçtiğimiz günlerde ABD’nin Letonya’ya konumlandırdığı füzeler oldu. Yine enerji hatları üzerindeki ülkelerin gizli anlaşmaları ve silahlanma hızındaki artışlar da III. Dünya Savaşı’ndaki vekalet savaşında sona gelindiğini gösteriyor. Şimdi ise esas konumuza geri dönelim ve bu bilgiler ışığında TC’nin YPG ve YBŞ’ye saldırmasındaki amaçlarını kısaca özetleyelim. TC, YPG ve YBŞ’ye saldırarak bölgedeki güç dengeleri arasında konumunu netleştirmek ve başlayan “yeni süreç”te Kürt Özgürlük Güçleri’ni oyun dışı bırakarak Ortadoğu ve dünyada yeni bir oyuncu olarak oyuna dahil olmak istemiştir. Maddeler halinde sıralayacak olursak

 TC’nin ilk anda amaçladıkları şunlardır:

1-Türkiye’de 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin %13’lük oy alarak elde etmiş olduğu siyasi zafer sonrasında TC, Kürtlere karşı başlatmış olduğu savaş konseptinde ısrarını ortaya koymak istemiştir. Bu da Türkiye’nin Kürtlere karşı yürüttüğü “Çöktürme Planı”nın hala devrede olduğunun göstergesidir.

2-Kürt düşmanlığı temelindeki soykırımcı politika, başta Bakur olmak üzere, Başur ve Rojava parçalarında da yaygınlaştırılmaktadır. Böylece Kürt Özgürlük Güçleri’ne karşı açılan çoklu savaş cephelerinde Kürt Özgürlük Güçleri’nin savaş gücünün zayıflatılabileceği düşünülmektedir. “Savaşı yay, gücü dağıt. Savaşın süresini uzat, savaşan gücü yor. Sonuç alamazsan bile savaşan gücü meşgul et” stratejisi izlenmektedir.

3- “En iyi savunma saldırıdır” savaş taktiği ile psikolojik savaş üstünlüğü amaçlanmakta ve böylece Türkiye’nin Bab’ta rezil olan askeri imajı kurtarılmak istemektedir. “Türk ordusu güçlüdür, kararlıdır” gibi bir hava yaratılarak içte ve dışta çizilen imaj düzeltilmeye çalışılmaktadır.

4-Türkiye’nin bir amacı da insan hakları konusunda yaptığı ihlallerin üstünü örtmek ve “terörü” gerekçe göstererek bu hak ihlallerini meşru bir zemine oturtmak istemektedir. Türkiye, AKPM tarafından 2004’te çıkarıldığı siyasi denetime insan haklarını ihlal ettiği ve demokratik kurumların işleyişinin Türkiye’de bozulduğu gerekçesi ile yeniden denetime alındı. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye bu yıl da 4 sıra gerileyerek 180 ülke arasında 155’inci oldu. AGİD, Türkiye’deki seçimi şaibeli ilan etti. Türkiye’nin şu anda Avrupa Birliği ile müzakereleri ise askıdadır. Bütün bunlar Türkiye’nin çok kısa bir zaman içinde daha büyük uluslararası yaptırımlarla karşı karşıya geleceğini gösteriyor. Rojava ve Şengal’in hedef alınması bu anlamda Türkiye’nin olası müdahalelerin önünü almaya dönük bir hamlesi olarak da görülebilir. Türkiye’nin derdi, Kürt Halkı’nın meşru savunma temelindeki mücadelesini ilegalize ederek insanlığa karşı işlediği suçlardan kurtulmak ve bu yolla insanlık ayıplarını örtmektir.

5- AKP tarafından Türkiye’nin içte ve dışta savaşta olduğu algısı yaratılarak, şaibeli geçen referandumun sonuçları önemsizleştirilmek ve OHAL’in süresini uzatılarak Erdoğan Rejiminin daha fazla güçlenmesini sağlayacak gerekli koşulların sürdürülmesi amaçlanmaktadır. Böylece halkın antidemokratik koşullar karşısında göstereceği tepkinin önü kesilebilir, halkın gündemi savaş olursa Erdoğan da istediği gibi at koşturabilir. Sonuçta da, referandumda kaybedilen güç savaşla geri kazanılabilir savının şansı artar.

6-Savaşı Türkiye sınırları dışında sürdürme stratejisi devam ettirilerek, Erdoğan rejiminin ömrünü uzatmak ve olası müdahalelerin sınır dışında karşılanması amaçlanmaktadır.

7-YPG ve ABD arasında çelişki yaratmak, varsa bu çelişkileri daha da derinleştirmek amaçlanmaktadır.

8-Kürtlerin KDP ile ulusal birlik zemininde ortaklaşma ihtimalini tamamen ortadan kaldırarak, Türkiye’nin Başur ile Rojava’da ki amaçlarını KDP üzerinden gerçekleştirmek hedeflenmektedir. Kürt birliği çizgisinden koparılmış ve tamamen yalnızlaştırılmış bir KDP, Türk faşizminin elinde oyuncak olacaktır. Böylece KDP bölgede etkisiz ve sadece Türkiye’nin politikalarına hizmet eden bir konumda tutulacaktır.

9- YPG’nin de vurulabileceğini göstererek, Kürt Halkı’nın moral değerleriyle oynama temelinde kendine ve gücüne güvenen Kürt’ün özgüvenini yıkma ve bununla beraber Türk faşizminin vahşetinin Kürt Halkı’nın hafızasında yeniden güncellenmesi hedeflenmektedir.

10-YPG ve PYD’nin sahada fiilen kazandığı askeri ve siyasi statüyü ortadan kaldırarak özellikle de Kürt Halkı’nın YPG şahsında sembolleşen seküler, devrimci, ilerici imajını yıkmak ve artık dünyada YPG’nin DAİŞ karşısında kazandığı sembol değerini ortadan kaldırma ve YPG’yi değersizleştirme amacı güdülmüştür. Yine buna bağlı olarak, ABD’nin güçlü kurtarıcı pozisyonunun ön plana çıkmasını sağlama temelinde YPG’yi KDP benzeri bir güç pozisyonuna sürükleyerek devrimci YPG’nin imajını yıpratma hedeflenmiştir.

11-Rojava-Başur hattını keserek Rojava’ya dönük bir ambargoyu hayata geçirme ve bununla beraber üç parça Kürdistan’ı birbirinden koparmak istemiştir.

12-QSD’nin Suriye Planlarını boşa çıkarma ve Rakka hamlesini geciktirme amacı güdülmüştür.

Türkiye’nin YPG ve YBŞ’ye saldırmasındaki görünen amaçlar bunlar olmakla birlikte bu amaçlardan bazılarını daha ayrıntılı açıklamak gerekiyor.

 

Kürtler’le Savaş Konseptinindeki Israrını Sürdürerek, Kürt Kazanımlarını Yok Etmek:

KÖH’ün Rojava’daki kazanımlarının artması ve özellikle de Kobani Zaferi’nden sonra TC, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yaptığı müzakereleri sonlandırmıştı. TC, müzakereleri sonlandırıp Kürtlere karşı “süpürme ve temizleme harekatı”na başlamıştı. Bunun en somut göstergesi ise 24 Temmuz’daki hava saldırılarıydı. 6-7 Ekim Kobane Serhildanı, 1 Kasım Kobani’nin Kurtuluş Günü KÖH’ün Rojava’da güç kazanmasını sağlarken aynı zamanda uluslararası alanda da meşru bir savunma ve siyasi güce dönüşmesini sağlamıştı. 7 Haziran ise KÖH’ün büyük bir siyasi zaferi olarak Türkiye toplumu açısından meşrulaşmasının zirveye çıktığı gün olarak tarihe geçti. Kazanılan bu meşru zeminleri ortadan kaldırma harekatının ilk adımı ise 24 Temmuz hava saldırıları ile başlayan ve 7 Kasım seçimleri ile devam eden illegalize etme operasyonları, KÖH’ün TC nezdinde hangi sınırlara hapsedilmek istendiğini de gösteriyordu. TC, ülke içinde terörize etme politikasını benimserken, ülke dışında da aynı politikaya odaklanmış ve Cerablus’u işgal ederek bu hedefine ulaşmaya çalışmıştı. Zaten kontrolü altına aldığı DAİŞ ile bu planı kolayca hayata geçirebileceğini düşünmüştü. Yine aynı politika Şengal’de KDP aracılığıyla yürütülecekti. TC’nin en önemli amacı, KÖH’ü ulusal ve uluslararası alanda terörist pozisyonda tutmaktı. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. Çünkü Ortadoğu’da Kürtler olmazsa tek muhatap Türkiye olacaktı, YPG’nin vurulmasının en önemli ve görünen ilk nedeni şimdilik budur. Kısacası TC, 7 Haziran sonrası başlatmış olduğu “Kürt’le sonuna kadar savaş” konseptinde ısrarcıdır. Kürt’ü terörist ilan etmede bütün imkanlarını sonuna kadar kullanmaktan asla çekinmeyecektir. Bu bağlamda Türkiye’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ne dönük saldırılarını daha fazla genişleterek sürdürmesi güçlü ihtimal dahilindedir.

Kürtler’e Dönük Soykırım Politikasını Hayata Geçirerek Başkanlık Rejimini Güçlendirmek:

YPG, Ermeni Soykırımı’nın 102. Yılında vurulmuştur. Osmanlı’nın Sadıka-i Milleti yüz yıl önce Mustafa Kemal’in öncülük ettiği “cumhuriyet rejimi”ne kurban edilmişti. Erdoğan’ın “başkanlık rejimi”ne ise kurban olarak Kürtler seçilmiştir. Türkiye’de 16 Nisan’da gerçekleşen referandumda Erdoğan yenildi, Erdoğan’ın “başkanlık rejimine” Türkiye “hayır” dedi. Hayır diyenler seçim sonuçlarını kabul etmedi ve halk sokağa döküldü. Pek çok aydın bu süreci ikinci bir Gezi’nin başlangıcı olarak değerlendirdi. Biliniyor ki sokaklar Erdoğan’ın korkulu rüyasıdır, çünkü Erdoğan’ı bu noktaya millet dediği gerçeklik getirdi, yüz yıllık vesayeti ve devlet statükosunu kendi vesayeti ve statükosuna değiştirmesinin temeli “millet”di. Bu bağlamda Erdoğan’ın halk gerçekliğini iyi tanıdığını bilmek gerekiyor ve Erdoğan kendi vesayetinin ilk adımlarını henüz atarken, sokaktan gelen her ses tehlikeydi ve tüm sesleri bastırmalıydı. Bu nedenle de Erdoğan’ın referandum sonrası ilk çağrısı “idam” oldu. Bu bir gündem değiştirme hamlesiydi. Fakat halkın artık bu gündem değiştirme argümanlarına aldanmadığını görünce de 15 Temmuz sonrası yaptığı gibi Kürt’e vurarak “gaz alma” stratejisini hayata geçirdi. Nasıl olsa “başkanlık rejimi”ne en çok hayır diyen Kürdistan olmuştu. Kürt’e vurmanın vurmamaktan daha çok siyasi getirisi olduğu zaten pek çok kez deneyimlenmiş ve tıkanan devletin önünü hep bu yolla açılmıştı. Kürt’e vurursan OHAL’i sürdürebilir, muhalifleri bastırabilir, sokaktan gelen tüm sesleri rahatça susturabilirsin. Kürt’e vurarak kendi şaibeli seçimini meşru kılabilir ve bu yolla sokağı terörist ilan etmen de kolaylaşır. İşte saydığımız bu nedenlerden dolayı Türkiye, YPG’ye saldırmıştır. Erdoğan Kürt Soykırımı’nı başkanlığını güçlendirmenin yol haritası olarak belirlemiştir, Erdoğan’ın dikatörlüğü Kürt kanı ile beslenecektir, şaibeli seçimi bu yolla kabul görecek ve tüm muhalif sesler böylece susturulacaktır. Bu nedenle Kürt Halkı’nın bu süreçte hiç olmadığı kadar siyasi ve askeri güce ihtiyacı vardır. Bu sürecin başarısı demokrasi ve insanlık değerlerinin kazanması anlamına gelecektir. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi faşist, diktatör rejimlerin halkların kanıyla büyümesinin önündeki en büyük engel olarak görünmektedir. Bu yüzden faşizmin en büyük hedefi haline gelmiştir.

YPG’ye Saldırı Demokratik Ulus Paradigması’na Saldırıdır

YPG’ye saldırı stratejisi sadece Türkiye’nin politik güç kazanmasına dönük bir strateji değildir. Psikolojik ve askeri boyutları ile değerlendirildiğinde oldukça özel bir kapitalizm savaş stratejisidir. Dünyanın üçüncü paylaşım savaşı Ortadoğu’da merkezileşti ve bu savaşın tarafları var. Taraflardan en önemlisi ABD ve etrafındaki güçlerdir. Diğer tarafı ise Rusya ve beraberindeki güçler oluşturuyor. Bütün bu güçler Suriye’de karşı karşıya geldi ve neredeyse saatlik değişen dengelerle üçüncü paylaşım savaşı sürdürülüyor. Bu savaşta taraf olmayan ve üçüncü çizgiyi temsil eden güç ise KÖH’tür. Ortadoğu krizinin çözüm tarafı olarak üçüncü çizgide simgeleşen KÖH, askeri taktik ve stratejik ortak olarak ABD ile ittifak halinde olsa da ideolojik olarak bu güçle ayrışmaktadır, kapitalizmin krizine demokratik ulus paradigması ile çözüm getiren KÖH üçüncü çizgidir. İşte 24 Nisan gecesi TC tarafından vurulan bu üçüncü çizgi ve demokratik ulus çözümüdür. 24 Nisan gecesi, Rojava’da DAİŞ’ten kurtulan kadın ve Şengal’de farklı inançların demokratik örgütlenme alanları hedeflenmiştir. Ermeni Soykırımı’na denk getirilen bu saldırı ile YPG ile güç ve moral bulan Kürt’ün bilinçaltındaki ölüm ve yenilgi psikolojisi harekete geçirilmek istenmiştir. Binlerce yıldır şah ve sultanın askeri olmaktan öteye bir statü kazanamayan Kürt’ün kara kaderi tekerrür edilmek istenmiştir. Kürt’e yalnızca başkası için ölmeyi layık gören zihniyet, Kürt’ün kendisi için savaşan ilk düzenli birliğini dağıtmak ve Kürt’ü başkası için savaşan güç konumunda tutmak istemiştir. Bu yüzden TC’nin YPG’ye saldırması sıradan bir olay değildir. TC YPG’ye saldırarak kapitalizmim kirli hesaplarını hayata geçirmeyi hedeflemiştir. ABD’li askeri yetkili, saldırıdan bir gün sonra Qereçox’da boy gösterdi, Rojava sınırında ise koalisyona ait birkaç askeri araç gün boyunca devriye gezdi. Bunu nasıl okumalı, sanki 24 Nisan’dan bu yana Rojava’da yapımını ABD’nin üstlendiği yüksek maliyetli bir Holywod filmi oynatılıyor. Filmin sonunda ise “big brother” kurtarıcı rolünde geliyor ve herkesi kurtarıyor. ABD’nin yaratmak istediği psikolojik etki zan edersem tam da budur. Bu yüzden 24 Nisan’ı Kürt tarihi açısından farklı ele almak gerekiyor, uluslararası komplolar ile Önderliği teslim alınmak istenen bir halkın Suriye’de geliştirdiği demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigması komployla karşı karşıyadır. Esasen vurulmak istenen bu paradigmanın yarattığı yeni yaşam çizgisi ile kendisi için savaşan özgür Kürt gerçekliğidir. “Küçük Kürdistan” oyununa boyun eğmeyen” Kürt, Türk sopası ile vurulmak istenmiştir. Kısaca, 24 Nisan gecesi olan budur.

Mızgîn Bermal

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): TC  nin  Kurtler  e  Saldirmasi  Uzerine  Kisa  Bir  Analiz  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.