Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış-17
Kürdistan Tarihi ve Dili / 05 Mayıs 2017 Cuma Saat 18:55
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bölgeyi paylaştıran antlaşma olan Sykes-Picot adını görüşmeleri yürüten İngiliz Sir Mark Sykes ile Fransız George Picot'dan alır. 9–16 Mayıs 1916 tarihli bu antlaşma Ortadoğu ve Kürdistan’da unutulmaz izler bırakacaktır.

E. KAPİTALİZMİN YARATTIĞI TARİHBATLAR VE

20. YY’DA KÜRDİSTAN’DA DİRENİŞLER VE İSYAN SÜREÇLERİ

 

1-Sykes-Picot, Dağılan Osmanlı, Sevr ve Lozan

Antlaşmaları sonucunda Kürdistan’ın Durumu

Aslında Sykes-Picot Antlaşması, Rusya'da devrimi yapıp iktidarı ele geçiren Sosyalist Sovyet Hükümeti, Çarlık idaresi tarafından yapılmış tüm gizli antlaşmaları dünya kamuoyuna açıkla-mamış olsaydı belki de hiçbir zaman bilinmeyecekti. Bu antlaşmaya göre Rusya’ya; Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis Vilayetleri; Fran-sa'nın payına Aladağ, Kayseri, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin, Harput ile Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Lübnan kıyıları ve Musul; İngiltere'ye ise Bağdat dâhil Güney Mezopotamya ile Hayfa ve Akka limanları düşüyordu. Antlaşmaya göre Fransa ve İngiltere kendilerine ayrılan bölümlerde 'arzu ettikleri ve Arap Devleti ya da Arap Dev-letler Konfederasyonu için uygun olduğunu düşündükleri' idareyi kurabileceklerdi. İskenderun serbest liman olacak, Kudüs ve Filistin ise ayrıntıları sonra tespit edilecek uluslararası bir statüye kavuştu-rulacaktı. Antlaşmanın esas itibarıyla Almanya ve Rusya'nın ilerde Hindistan Yolu'nu tehdit etmesini önlemek için hazırlandığı anlaşıl-maktadır, çünkü o yıllarda Arap Yarımadası'ndaki petrol varlığı bü-tün boyutları ile ortaya çıkmış değildir.

Sykes Picot Antlaşması’nda, Kürdistan’ın durumu ise şöyle gelişir. Bilindiği üzere, zemini çok önceden misyonerler aracılığıyla hazırla-nan bağlamda Suud’un Mekke Şerif’i Hüseyin ile İngilizler arasında birçok görüşme ve antlaşmanın yapıldığı sır değildir. Osmanlılara karşı savaşacak olan Suudlara krallıklar teklif edilecektir. Yani Arap elitleri devletsel statülere kavuşacaktır. Doğaldır ki Araplara statü verildiğinde Kürtler bu işin dışında kalacaklardır. Olan da budur. Nitekim en somut olarak 1921 Kahire Konferansı’nda Kürtlere statü tanınmayacağı tamamen netleşmiştir. Bu karar öncesinde emperya-listlerin bu konuyu birçok kez tartıştıklarını ancak tamamen bir ka-rara gitmediklerini daha sonraki Sevr Antlaşması’nda göreceğiz.

Birinci Dünya Paylaşım Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefikleriyle beraber resmen yenik sayılması sonucunda, bölünüp parçalanmayı kabul eden antlaşmayı imzalamasıyla birlikte, Kürtler açısından da yeni bir dönem başlamış oldu. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesiyle Ermeni ve Kürt Halkı’nın statüsünün ne olacağının da gündem olması ile beraber Kürt elitlerinde de ciddi bir canlılık ve arayış gelişir. Unutmayalım ki Mondros Ateşkes Antlaşması’yla esasta Osmanlı belli düzeylerde zaten teslim alınmıştı. Ordularını neredeyse silahsızlandırıldıkları gibi, bu antlaşmaya Osmanlılarının uymaması durumda ise zaten kendilerine her türlü müdahale hakkını 7. Madde de saklı tutmuşlardı.

1918 Yılı’nda kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin İstanbul başta olmak üzere Kürdistan’da da örgütlenme girişimleriyle beraber Kürt Hareketleri, Kürdistan’a kaymaya başlarlar. Osmanlı içinde Bağımsız Kürdistan istemiyle ortaya çıkan Kürt Egemenleri, hem Osmanlı ile ilişkilerini sürdürmüş, hem de İngiliz ve Fransızlarla bağlantılarını devam ettirmişlerdir. Ağırlıkta Osmanlı Bürokratı olan bu kesimler, her iki ilişkiyi birlikte yürütmüşlerdir. Kendilerine olan özgüven yok-sunluğundan dolayı dışarıya dayanarak güç olmayı düşünmüşlerdir. Ancak bu dönemde Kürdistan topraklarının büyük bir kısmını içine alarak kurulacağı söylenen Ermeni Devleti korkusu, Kürt Egemenle-ri’nin ve halkın çoğunluğunun, “Osmanlıyı kurtaracağım” diye ortaya çıkan Mustafa Kemal’i desteklemeyi sağlar.

Kaldı ki; Hamidiye Alayları gelişen Ermeni Milliyetçiliği’ne karşı, Osmanlı’nın halkları birbirine kırdırtmak politikası temelinde yaptığı kışkırtmalar ile katliamlar yapmaktan çekinmemiştir. Osmanlının son dönemlerinden başlayarak geliştirilen bir ilişkinin devamı olan bu tavır “gâvura karşı Müslüman Milleti’nin birlikteliği” olarak geliştirilmiştir.

Başkan Apo bu birlikteliği: “Türk-Kürt egemenlerinin bu ittifa-kına batıda Yunan saldırısıyla Rumlar, doğuda ise Ermenilerin geniş iddiaları eklenince, tek doğru, kurtuluş yolu olduğu açıktır. Ayrılık hele hele bir birine karşıt olmak elde var olanın da gerçekten gitmesi olacaktır” diye tanımlamaktadır.

Erzurum ve Sivas Kongrelerinde, Kürt ve Türk birlikteliğinin iş-lenmesinin temel sebebi başta işgalcilere karşı güç birlikteliğinin gerekliliğidir. Anadolu ve Kürdistan’da işgallere karşı yerel düzeyde kendiliğinden gelişen direnme hareketlerinin bu kongrenin sonu-cunda birleştirilmesiyle birlikte, tüm cephelerde savunma heyetleri oluşturulmuştur. Bu dönemde Kürt Örgütleri’nden bir kısmı Sultanla hareket ederken, diğerleri ise ciddi bir etkinlik göstermemişlerdir. M. Kemal tarafından oluşturulan Millet Meclisi, Kürt egemenleri tarafın-dan desteklenmiştir.

İstanbul Meclisi’nin dağılması sonucunda kaçan parlamenterler ve Anadolu’daki direnişçi grupların temsilcileri M. Kemal öncülüğünde Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni kurarlar. Meclis, Anadolu’da bulunan Osmanlı Birliklerinin terhislerini durdurarak kendilerine bağlarken, Kürtlerin desteğiyle Doğu Cephesi’nde savaş kazanılır. Maraş, Antep ve Urfa’da halkın kendi örgütlülüğüyle işgal karşısındaki başarısından sonra batıda da Yunanlılara karşı cephe açılır. Batıda daha zor geçen direniş, Kürtlerin desteğiyle başarı sağlar. Böylece Sevr Antlaşması pratik olarak işlevsiz kalır.

Kasım 1922’de İsviçre-Lozan’da görüşmelere başlanır. Ve aynı yıl Türkiye yeni bir ulus-devlet olarak daha önce 28 Ocak 1920’de Os-manlı Meclis-i Mebussan tarafından kabul edilen Misak-ı Milli sınırları 24 Temmuz 1923’de kabul edilerek Lozan Antlaşması sonuçlanır. Cumhuriyetin ilanından önce yapılan bu antlaşmada Kürtleri temsilen katılan Büyük Millet Meclisi üyelerini de işaret etmek suretiyle İsmet İnönü’nün kendisini Türklerin ve Kürtlerin ortak temsilcisi olarak kabul ettirmesi sadece bir aldatmaca değildir.

 

İnönü’nün sarf ettiği şu sözleri sonra hatırlamış mıdır, bilinmez. “Kürtler, Türkiye de her zaman yurttaşlık haklarından yararlanmış-lardır. Siyasi ve toplumsal bakımdan her zaman işbirliği yaptıkları Türk hükümetini hiçbir zaman yabancı bir hükümet saymamışlardır. TBMM’de mebusları vardır. Hükümet ve yönetim işlerine etkili olarak katılmaktadırlar. …Yurttaşlık haklarını ve yetkilerini kapsamayacak olan ve sözde özerk bölgenin haklarını tanınacağını söylenen haklar, Kürt soyu gibi üstün bir soyu tatmin etmeyecekti…” (Hasan Yıldız Lozan. Barış Konferansı)

Bu ifadenin temelinde yatan gerçeklik, dönemin kurucu meclisinin Kürtler ve Türklerin Meclisi olarak kabul edilmesidir. Böyle teh-likelerle dolu bir süreçte Kürtlerin Türklerle kardeşçe yeni bir gele-cek yaratmak için girdikleri birliktelik stratejik görülmektedir. Ancak uluslar arası sahada olup bitenleri takip eden Koçgiri’deki Kürt ay-dınları durumun tehlikesini gördükleri için Wilson İlkeleri’nin uygu-lanmasını talep etmek için Mustafa Kemal ile Sivas’ta görüşürler. Alişan, Alişêr, Haydar Beg ve Nuri Dersimi Kürtlerin taleplerini yazılı iletirler.

“1)-M. Kemal ve arkadaşlarının Kürt Muhtariyeti’ni tanıması,

2)-Cezaevlerindeki tüm Kürtlerin serbest bırakılması,

3)-Kürdistan’dan Kürt olmayan memurların geri çekilmesi,

4)-Koçgiri-Dersim Bölgesi’ne gönderilen ordu kuvvetlerin geri çe-kilmesi,

5)-Bu hususlarda Dersimlilere acilen cevap verilmesi” içerikli talepleri Atatürk alttan alır. Direniş başlayınca Atatürk Koçgiri üzerine askeri güç gönderir.

1921’de Koçgiri İsyanı’nda–Sakallı Nureddin tarafından 140 Kürt Köyü yakılıp yıkılacaktır. Ancak buna rağmen M. Kemal o yıllarda isyana kalkan tüm Koçgiri Aşiret Liderleriyle uzlaştığı gibi içlerinden birçok kişiyi önce sürgüne gönderse de daha sonra yeniden çağırarak yeni yapı içerisinde görevlendirmiştir. Bundan dolayı “sonuç itibariy-le izlenen yol barışçıl”dır denilecektir.

Ancak uygulanan yöntemler çok serttir. Yakıp yıkmaların haddi hesabı yoktur. Öyle ki Koçgiri’de uygulananlar TBMM’de ciddi ciddi tartışma konusu olur. Yapılan bir iki tartışmayı buraya alarak söy-lenmek istenenler daha iyi anlaşılacaktır.

Dönemin Sivas Valilerinden olan Ebubekir Hazım Tepeyran: ”Üm-raniye hadisesi 132 köyün enkazı altında hayli zaman evvel bastırıl-mıştır. Öldürülen üç yüze yakın nüfustan başka, binlerce masum, ahali açlıktan, sefaletten ölüme mahkum edilmiştir…” (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü)

Erzurum milletvekili Hüseyin Avni ise: ”Yıkılan 180 köyden “bah-sediliyor.” (TBMM Gizli Celse Zabıtları)

                Erzurum milletvekili Mustafa Durak’ın söyledikleri daha va-himdir: ”Hükümet adeta bir hırsız çetesi gibi, halkın boğazına sarılmış, her şeyini yağma ediyor, götürüyor, vuruyor, öldürüyor, sonra yok ediyor…” (TBMM Gizli Celse Zabıtları)

                Erzincan milletvekili Emin Bey’in dile getirdikleri esasta fa-şizmin, vahşetin düzeyini çok daha çıplak bir biçimde gözler önüne seriyor: ”(Nurettin Paşa) çember altına aldım diyor. Ve tuttuğunu öldürmeye, ırzlara geçmeye, namuslara taarruz etmeye kalkıyor. Rica ederim, hanginiz bu fecaiyi karşısında sabredebilirsiniz? Buna üç yaşındaki çocuklar bile tahammül etmezler. Ve böyle bir şeye maruz kaldığınızda, rica ederim, nasıl karşınıza çıkanlara kurşun atmazsınız? Efendiler, dünyanın hangi yerinde böyle bir hareket görülmüştür ki, babasını bir evladın elinde bir ip, diğer evladın elinde bir ip olarak çektirilerek tam altı saat zarfında bu suretle feciane öldürülmüştür. Rica ederim efendi, sen bu vaziyet karşısında asi olmaz mısın? (TBMM Gizli Celse Zabıtları)

…

 

Aynı şekilde çeşitli süreçlerde yapılan açıklamalar, Kürtleri tanı-maya dönüktür. Amasya Tamimi, El-Cezire Komutanlığı’na gönderi-len talimatlar, İzmit Basın Açıklamaları hep Kürtlerle Türklerin nasıl birlikte daha güçlü yaşayacağını dile getirir. Sürekli olarak Türk’ün Kürtsüz, Kürt’ün de Türksüz zayıf olacağı ve bunun başkalarına ya-rayacağı tespiti yapılır. Sonuç olarak karşılıklı birbirine muhtaç olma durumu kenetlenmeyi sağlar.

Uluslararası Sömürge Kürdistan’ın bugünkü statüsü, 18–26 Nisan 1920 tarihleri arasında tartışmaları sürdürülen, San Remo Konferansı ve bu konferans sonrasında imzalanan antlaşma ile belirlenmeye başlamıştır. Bu bağlamda San Remo Konferansı çok fazla dillendiril-mese de, önemli bir konferanstır. Burada esasta yapılacak olan em-peryalistler arasında Ortadoğu’nun paylaşımıdır. Bu paylaşıma göre: Irak ve Filistin İngiltere’ye; Suriye Fransa’ya, Güney Anadolu İtal-ya’ya; Adana Bölgesi, Cizre Bölgesi, Fransa’ya; Orta Kürdistan İngiliz himayesine, Vilayeti Site Bölgesi (yani Kürdistan’ın 6 vilayeti) Erme-nistan’a; Trakya’nın büyük bölümü ile İzmir, Yunanistan’a bırakılmış olacaktı. Emperyalist devletler için çok fazla önemli olan boğazlar uluslararası bir komisyona bırakılacaktı. Bu durumu o zaman daha Osmanlı Devleti sayılan Türkiye Heyeti’ne, kısa bir süre içerisinde bu kararlara ilişkin tutumlarının ne olduğu cevabını acilen istemişlerdir.

Sevr, 10 Ağustos 1920’de imzalandığı zaman bağımsız bir Erme-nistan ve Özerk Bir Kürdistan ile küçülmüş bir Türkiye öngörüyordu. Kürtler kendi topraklarının da küçüleceğini düşünerek ve yine Hıris-tiyanlara karşı Müslümanların yanında yer almanın halifeliğe bağlılı-ğın bir gereği olarak düşünülüyordu.

Sevr Antlaşması, sömürge imparatorluğu Osmanlı’nın toprakları üzerinde, bir Kürdistan (ve Ermenistan) Devleti’nin kurulmasını ka-rara bağlamaktaydı. Ve tabii ki işgalcilere de epey büyük topraklar bırakılacaktı. Esasta Sevr bir emperyalist oyundur desek çok da yan-lış olmayacaktır. Yani “Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu” misali bu tür emperyalist oyunlarının foyalarını, 80 yıl sonra Irak’ta göre-ceğiz. Harita öyle bir düzenlenmiştir ki, her zaman ve her çağda kav-ga bitmesin! Çelişkilerin ve kavgaların olduğu yerde etkin arabulucu-lar iyi rol oynarlar. Aynen nasıl ki bugün Irak’ta İngilizler hem Kürt-lere hem Sünnilere hem Şiilere hem Asurîlere hem Yezidilere hem Aşiretlere ve ne kadar azınlık ve dini inanç grupları varsa hepsinin yanında bulunuyorlarsa, aynısı Türkiye’de de olacaktır. Sürekli bir istikrarsızlık ve bunun sonucunda sürekli kavga hali…

Bu antlaşmanın 62, 63 ve 64. maddeleri Bağımsız Kürdistan Dev-leti’nin hangi aşamalardan geçerek kurulacağını saptamaktaydı. Ant-laşmanın 62. Maddesi ile Kürdistan; Fırat’ın doğusunda bulunan ve sınırları ileride tespit edilecek olan Ermenistan’ın güneyi ile Türkiye, Suriye ve Mezopotamya’nın kuzeyi arasında belirtilmiş olan ve Kürt-lerin hakim çoğunlukta bulundukları bölgeler olarak tanımlamak-taydı. 64. Madde şu şekilde bir statü tanımlamaktaydı: “Kürdistan önce İngiltere, Fransa ve İtalya hükümetlerinin garantörlüğünde otonom bir idari yapı olarak kalacaktır. Geçen bir yıllık müddet içinde Kürt Halkı, yani bu bölgelerde oturan halk çoğunluğu, Türkiye’den ayrılarak tamamen bağımsız olmak ister ve Milletler Cemiyeti’ne başvurursa ve Cemiyet de, bu halkın bağımsızlık isteğini gerçekleştirecek bir kapasitede bulunduğuna kanaat getirir ve bunun yerine getirilmesini tavsiye ederse, Türkiye bunu aynen uygulamayı ve bu bölgedeki tüm haklarından vazgeçmeyi garanti eder.” Antlaşmanın ilgili bölümü şöyle bitmekteydi: “Kürdistan Devleti’ne bağımsızlığı gerçekleştirildikten sonra bu bağımsız Kürt Devleti’ne, Kürdistan’ın bir parçası olan Musul Vilayeti’nde yaşayan Kürtlerin de kendi arzularıyla birleşmeyi istemeleri durumunda, müttefik güçler buna karşı bir itirazda bulunmayacaklardır.“

Sevr yukarıda ifade edildiği gibi 10 Ağustos 1920 Yılı’nda gerçek-leştirilmişti.

Sevr’in bir oyun olduğunu bizler 1919 Yılı’ndan 1921 Yılı’na kadar süren Paris Konferansı’ndan biliyoruz. 1921 Ocak ayında İngilizlerle Fransızların birçok konuda anlaştıklarını söylemek yanlış olmaya-caktır. Bu konferansa yer yer 32 ülke katılmıştır.

Önemli bir konferans ise 21 Şubat ile 14 Mart 1921’e kadar süre-cek olan Londra Konferansı’dır. Bu konferansta Kürtlere Sevr’de ta-nınan sözde hakların tümünden vazgeçiliyor. “Antlaşmayı gözden geçirmek üzere Londra Konferansı toplandığında itilaf devletleri sta-tüko ile çakışan bir anlayışla antlaşmada Kürdistan konusunda deği-şiklik yapmaya hazır olduklarını alelacele ilen ettiler. Barış antlaşma-larının ünlü araştırmacısı Temperley’yi erken bir tarihte Sevr Antlaş-ması’nın Kürtlerle ilgili maddelerinin ciddiliğinden kuşku duymasına sebepte buydu.

Genel olarak bakıldığında Sevr Antlaşması (daha önce de ifade et-tiğimiz) William Eagleton’un sözleriyle “daha imzalandığı anda ölü doğmuş bir metinden başka bir şey değildi” (Kemal Mazhar Ahmed) demesinin nedenleri vardır. Çünkü bu konferansta eğer Türkiye, bu durumda Atatürk öncülüğünde mücadele eden Türkiye, Boğazları ve etrafında isimleri belirlenmiş olan bölgeleri kendilerine yani emper-yalistlere bırakırlar ise o zaman Sevr’de aldıkları kararları revize edebileceklerinin kararını alırlar.

Kürdistan’ın statüsüne daha doğrusu statüsüzlüğüne son noktayı koyacak olan ise Londra’dan sonra 24 Aralık. 1921 Yılı’nda Kahire’de gerçekleştirilecek olan Kahire Konferansı olacaktır. Kahire Konferansı ile Kürdistan Meselesi rafa kaldırılacak ancak bölgede kullanılması için her zaman bir sopa olarak küçük bir Kürdistan’ın kendilerinin denetiminde kurulmasının da kararını gizlice alacaklardır. Kürtlerin tam yüz yıl sürecek olan statüsüzlüğü ve halen de uluslararası are-nada devasa bir mücadeleye rağmen kabul edilmemelerinin altında yatan, bu konferansta alınan kararların altına atılan imzalardır. Lo-zan’a giden yolunun altında kesinlikle bu gerçekler yatıyor. Aksi tak-tirde ifade ettiğimiz gibi nasıl olurda tam 90 yıl önce alınan ve bir halkı yok sayan haksız, adaletsiz bir kararın uygulanmasında bu ka-dar ısrar edilebilir?

Devam edecek olursak: Hiç şüphesiz bağımsız ya da ayrılmış bir Kürdistan’ı düşünen fikirler de olmuştur. Kürt elitlerinin dış güçlerle olumsuz tarzda ilişkilenme gelenekleri- karakterleri gereği-zaten vardı. Kendine güvensiz olup tarihten süzülüp gelen dış güçlere ya-manma, yaranma, kendi halkına güvensiz yaklaşımlar ve davranışlar-la güç olunabileceği düşünüldü. Ancak 1919’da Mahmut Berzenci'nin başına getirilenler göz önüne getirildiğinde –İngilizler Şeyh M. Ben-zenci'yi aynı yıl tutsak alarak Hindistan’a sürmüşlerdi-her zaman dış güçlerin güvenilecek unsurlar olamayabileceğini gösteriyordu. Bu arada dış destekli tahrikler ve kışkırtmalar, Kürdistan’da Asurîlerin İsyanları ve Kürtlere karşı kışkırtılmaları gibi hususlar da dikkate alındığında, Kürtlere gösterilecek kısmi uzlaşmacı yaklaşım, Kürtleri Türklerin yanına çekebilirdi. Ve sonunda gerçekleşen de aynen bu durum oldu. Kürtler tarihlerinde üçüncü kez Türklere ellerini uzata-rak tehlikelerle dolu tarihi bir badireden geçmelerine yardımcı olu-yorlardı. Bu da Lozan Antlaşması ile olacaktı. Neydi Lozan?

“Lozan Anlaşması Türkiye’nin sınırlarını çizen ve Türkiye Devle-ti’nin varlığını ortaya çıkartan bir antlaşmaydı. Türkiye’yi temsil eden heyet ve Ankara’da oluşan yönetim kendisini Türklerin ve Kürtlerin ortak yönetimi olarak ifade ediyordu. Ancak Lozan Anlaşması’nda Kürtlerin adı olmadı, yeri olmadı. Lozan görüşmelerinde Kürt temsilciler bulunmadılar. Türkiye’nin sınırları çizildiği halde, Türkiye’ye Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı topraklar dendiği halde, iki toplumun ortak devletinin oluşturulduğu söylendiği halde bunlar ne resmi yazıya geçti, ne de somut olarak Kürtleri temsil eden herhangi bir heyet Lozan Antlaşması görüşmelerinde bulundu. Kürtler katılmadılar, Lozan’da yok sayıldılar.

Aslında Kürtler katılmadılar ama bu Lozan görüşmelerinde Kürt Sorunu’nun Kürdistan’ın görüşülmediği anlamına gelmiyor. Hayır; çok sert tartışmalara hatta en sert tartışmalara Kürt Sorunu üzerinde rastlandı. En sert tartışmalar Kürt Sorunu üzerine yaşandı, Kürdistan üzerinde yaşandı. Bunlar belgelerle sabittir. İsmet İnönü önderliğindeki Kemalist heyet, sıkıştığı anda kendisini Kürtlerin ve Türklerin ortak temsilcisi olarak sundu. Buna karşı İngiltere ve Fransa da zaman zaman, çeşitli Kürt temsilcilerden aldıkları imzalı dilekçeleri görüşme gündemine getirdiler. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nun İsveç Ataşelerinden olan Kürt Şerif Paşa var. Ondan işte ‘şu hakları istiyoruz’ biçiminde aldıkları dilekçeyi kullanmak istediler. Şerif Paşa’yı zaman zaman Lozan’a getirdiler. Ve onunla İsmet İnönü öncülüğündeki heyeti tehdit etmeye, dengelemeye çalıştılar. Sonuçta Türkiye Irak sınırı çizilemediği gibi Kürtler de yok sayıldı. Türkiye’nin diğer alanlarda sınırları çizildi. Boğazlar sorunu çözüldü. Türkiye Toplumu tanımlandı. Özellikle azınlıklar ve onların hakları belirlendi. Kürtlerin adı çok genel bir iki şeyde geçti.

Oluşan devletin üçte birini oluşturan bir toplum olmasına rağmen yer almadı. Yok sayıldı aslında. Hasıraltı edildi. Birbiriyle Kürdistan üzerinde sert mücadele yürüten, anlaşamayan taraflar sonuçta Kürt’ü yok sayarak, Kürt Toplumuna dair herhangi bir şeyi anlaşma metnine koymayarak anlaştılar. Kürt İnkârı işte böyle oluştu ve başladı. Daha sonra Kürt Aşiret ve dini önderlikleri, ileri gelenleri ortaya çıkan sonuçtan memnun olmadılar. Buna itiraz ve isyan ettiler. Kuzey Kürdistan’da ettiler. Güney Kürdistan’da itiraz ettiler. Doğu Kürdistan’da itiraz ve isyan ettiler. Fakat bu isyanlar feodal aşiretçi düzeyi aşamadı. Örgütlü ve bilinçli bir ulusal kurtuluş hareketi düzeyine gelemedi. Sonuçta, oluşan sistem tarafından ezildiler. Bastırıldılar. Katliamlarla Kürt Toplumu susturuldu.”(Selahattin Erdem)

Nasıl ki 1071 Yılı’nda Malazgirt’te Alparslan’a Anadolu yolu açılmış ise ve nasıl ki 1514 Yılı’nda Yavuz Sultan Selim’e Doğu Yolu açılarak cihan imparatorluğunun olma hattı açılmışsa, bu kez silinmekle yüz yüze kalan ve tarihinin en zorlu süreçlerinden belirsizliğe doğru yuvarlanmanın önünü Türkler için tekrar Kürtler almışlardır. Bu dayanışma ve ortaklık, TBMM’nin oluşumuna kadar gider. Meclis, başlangıçta Kürt ve Türklerin ortak meclisidir. 24 Temmuz 1923’te, yeni Türk Cumhuriyeti ile imzalanan bir antlaşmayla bugünkü üniter-ulusal devletin temelleri atılmış olur.

 

Devam Edecek: Mustafa Kemal’in Kürt Sorunu’na 1919-1923 Yılları Arasındaki Yaklaşımına İlişkin Birkaç Belge

 

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları

Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Tarih  Simdidir-Kurdistan  Tarihine  Ozlu  Bir  Bakis-17  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.