Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış-10
Kürdistan Tarihi ve Dili / 31 Mart 2017 Cuma Saat 04:31
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mîr Muhammed, 1788'de Rewanduz'da doğmuştur. Mîr Muhammed o dönemde Kürdistan’da yegâne eğitim yeri olan medresede eğitim görmüş olup dindar bir kişidir. Revadi aşiretinden gelen babası Sarım Bey’in yerine 1814 yılında Soran Beyliğinin başına geçer. Mele Muhemedê Xatê, Mele Yehyayî Mizorî gibi isimlerden dindarları da dikkate alan bir kişiliktir

Baban Mîrliği Direniş

Şehrizor ve çevresinde hüküm süren Baban Mîrliği, Güney Kürdistan’ın eski ve güçlü Mîrliklerden birisiydi. 1786 yılında merkezleri olan bugünkü Süleymaniye kentini İbrahim Baban Paşa kurmuştu. Baban Emirliği’nin önemi, Osmanlı ile İran arasında sınır bölgesinde bulunmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenle Baban, Osmanlı ile İran arasında sürekli yıpranmaktaydı. Baban Emirliği’nin kuvvetli, etkin ve iyi bir ordusu vardı.

Aşiretçilik ve Milliyetçilik kitabında, Baban’lara ilişkin yazılanlar şöyledir;

“Baban emirliği Güney Kürdistan’da, Süleymaniye çevresinde oluşmuş özellikle 1550–1850 yılları arasında belirgin bir rol oynamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıydı. Pers yanlısı Kürt Emirliği Erdelan'a karşı, Osmanlı Devleti yanında işgal hareketine katıldı. İran Devleti’nin de sınırında olmaları nedeniyle zaman zaman saf değiştirerek güç artırmaya çalışmıştır. İkili bir karakter göstermiştir.17. yüzyılda Osmanlı Devleti’yle bağlılıklarını geliştirerek, Paşa unvanını aldılar. Beylik sınırları içinde kalabalık nüfus yaşıyordu. Aşiretli olanlar reisler aracılığıyla yönetiliyorlardı. Aşiretli olmayanlar ise Emir'in atadığı valiler aracılığıyla yönetiliyorlardı. Yönetim sık sık değişiyordu. Yönetime yeni gelen kendi kadrolarıyla geliyor ve ona göre görevlendiriliyordu. Değişiklik sık sık olduğu için göreve gelen yetkililer maddi güçlerini arttırmak için katlı bir sömürü uyguladılar. Bürokrasi sistemleşmedi, sık sık değişti. Ayrıcalıklı olanlar aşiretsiz köylüler üzerinde katı bir tahakküm kuruyorlardı. Bu emirliği 1820’de ziyaret eden James. C. Rich gözlemlerini aktarırken, saray içi örgütlenmenin Osmanlı Devleti’nin bir taklidi olduğunu belirtir.”

Babanlarda, Abdurrahman Paşa 1789 yılında emirliğin başına geçti. Baban Emirliği’nin bağlı olduğu Bağdat Valisi, Abdurrahman Paşa'nın Emirliğin başına geçmesini istemiyordu. Bağdat Valisi’nin bu tutumuna karşı Abdurrahman Paşa kuvvet kullanmak suretiyle emirliğin başına geçti. Abdurrahman Paşa ilk günden itibaren Bağdat Valisi’nin sultasından kurtulmak istiyordu. Emirliğin başına geldiğinde, Bağdat'ın emirlik içişlerine karışamayacağını ilan etti. Abdurrahman Paşa döneminde emirliğin güç ve etkinliği daha da arttı ve Abdurrahman Paşa tüm Kürdistan’ın en etkin hükümdarı haline geldi.

Bu gelişmeler üzerine Osmanlı İmparatorluğu, Abdurrahman Paşa’nın etkinliğinin artmasından daha fazla endişelenmeye başlar ve dengelemek için rakip bir aşiret reisini Süleymaniye emirliğine atar. Bu durum karşısında Baban Beyliği 1806 yılında ayaklanır. Abdurrahman Paşa’nın 24 yıllık iktidarı boyunca emirlik bünyesinde altı büyük savaş olmuştu. Fakat 1806'daki bu direniş, çok daha kapsamlı ve geniştir. Ayaklanan Abdurrahman Paşa, yeni atanan Süleymaniye Emiri'ni öldürür ve Osmanlı’ya karşı büyük bir başarı elde eder. Fakat Osmanlı büyük bir güçle direnişin üzerine gider. Savaş, zaman zaman İran Kürdistan’ına da taşırılır. Üç yıla yakın süren bu savaşta Abdurrahman Paşa kuvvetleri, büyük başarılar elde etmiş ve direnişi kazanmak üzereyken, Abdurrahman Paşanın kardeşi Halit Paşa ve bazı akrabaları kendisine ihanet edip, Osmanlı saflarına geçerler. Hareket bu nedenle 1808 yılında bastırılmış olur. Abdurrahman Paşa’nın oğlu Ahmet Bey 1812 yılında yeniden direnişe geçse de erkenden bastırılır. Parça parça direnişler başka Mirliklerde olduğu gibi hep sürer.

Kürt Teşisi yine dönmüştür. İsyan edenin en yakınında duran ve en yakınında olması gerekenler, rant ve küçücük çıkarlar elde etmek için karşıtlarının yanına geçerek arkadan hançerleme rolünü, binyıllar öncesindeki Enkidu gibi yerine getireceklerdir.

İkinci direniş Bilbaslar direnişidir (1818). Bu direniş ağırlıklı olarak bugün Doğu Kürdistan diye bildiğimiz alanlarda gelişir. Giderek çevreye yayılan bir direniştir. Nahçivan, Erivan ve Xoy'daki İran göçebe Kürtleri de katılır. Esasta farklı bir karakteri olan bir direniştir. Egemenlerin yani Kürt üst sınıfının bir başkaldırışından ziyade, köylülerin ve topraksızların bir direnişidir. Osmanlılar, İranlılarla ortaklaşarak bastırmaya çalışsalar da, yer yer yayılacak ve farklı alanlara kayacaktır. Ancak örgütsüzlükten dolayı ezilecektir. Sınıf karakteri itibariyle de önemle ele alınması gereken direnişler oldukları bir o kadar kesindir. Yine aynı yüz yılda benzer birçok direnişin Osmanlılara ve İranlılara karşı geliştiğini belirtelim.

1830–33 yılları arasında Sincar dağı etrafındaki Êzîdî Kürtleri ve Türkmen İsyanı gelişir, ancak başarı elde edemeden ezileceklerdir. Birazdan ele alacağımız Mîr Muhammed Paşa, bu isyanı bastıracak ve katliamlar gerçekleştirecektir.

 

Rewanduz Direnişi

Mîr Muhammed, 1788'de Rewanduz'da doğmuştur. Mîr Muhammed o dönemde Kürdistan’da yegâne eğitim yeri olan medresede eğitim görmüş olup dindar bir kişidir. Revadi aşiretinden gelen babası Sarım Bey’in yerine 1814 yılında Soran Beyliğinin başına geçer. Mele Muhemedê Xatê, Mele Yehyayî Mizorî gibi isimlerden dindarları da dikkate alan bir kişiliktir.

Mîr, topraklarının savunma gücünün sağlamlaştırılmasına büyük dikkat gösterir. Mîr Muhammed'in ünlü silah üreticilerini ve inşaat ustalarını ülkeye davet ettiği, Rewanduz’da ateşli ve ateşsiz silah ve cephane üretimini örgütlediği, kimi rivayetlere göre 10.000 kimilerine göre 40.000 kişilik ordusuna güçlü silahlar ve üniformalar dağıttığı söylenir. Mîr, Osmanlı ve İran'ın aralarındaki çelişki ve savaş durumundan yararlanmayı bilir ve sınırlarını oldukça genişletebileceği zeminler oluşturur. Baban Emirliğini 1827 yılında denetimi altına alır. Daha sonra Behdinan’a yönelir oraları ele geçirir. Ve 1832 Yılı’nda ise Behdinan’ın tamamını kontrol eder. Hatta Osmanlı Devleti, onunla karşı karşıya gelmemek için en büyük rütbelerden biri olan "Mîrê Mîran (Mîrlerin Mîri)" unvanını kendisine verir. Ayrıca İran da, emirliğin bağımsızlığını kabul etmiştir.

Mîr, Mısır’da Osmanlıya başkaldırmış olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile de diyalog geliştirerek dostluk antlaşması imzalamıştır. 30'lu yılların başında Mîr'in iktidarı artık Musul’dan, İran sınırına hatta İran’ın kuzeyinde bulunan Azerbaycan sınırlarına değin uzanan geniş bir bölgeye yayılmıştır. Mîr, 1830 yılında bağımsızlığını ilan eder.

Bu arada yukarıda da değindiğimiz gibi, uygarlık ve dejenere olmuş aşiret ilişkilerinden uzaklaşarak İslamlığın muktedir formatına alternatif bir şekilde eski Zerdüşti inançlarıyla İslamlığı da sentezleyerek varoluşunu gerçekleştiren Kürt Êzîdî topluluğu; her türlü iktidar ve hegemonya güçleri tarafından türlü bahanelerle hedef seçilmişlerdir. Mîr Muhammed de bu iktidarcı gelenekten geri kalmamıştır. 1831’de Musul çevresindeki Êzîdîler, Sünni bir Kürt Ağası’nı öldürünce, bu ağanın yakınlarının Mîr'e gelip yardım istedikleri söylenir. Bunun üzerine Mîr, Êzîdîlerin üzerine yürür. Êzîdî Toplumu bu saldırı karşısında tutunamayıp, çevreye dağılır. Çoğu Êzîdî katliamdan geçirilir. Birçok Êzîdî cemaati ortadan kaldırılır.

Öte yandan Mîr'in 1833-34 yıllarında, Bahdinan ve Botan Emirliğine saldırısı gerçekleşir. Mîr, Behdinan’ı ele geçirdikten sonra, Botan Beyliği’nin üzerine gider. Ancak Botan Beyi olan Mîr Bedirxan, güçlerini geri çekerek onunla savaşa girişmez, daha doğrusu kendi toprakları dışında kavgasını sürdürür. Bahdinan’da sonradan gelişecek isyan ardından Mîr Muhammed, Bahdinan bölgesini tamamıyla işgal ederek yüzyıllardır var olan Bahdinan beyliğine son vermiş olur.

Mîr Muhammed'in fetihlerine kayıtsız kalan Osmanlı, artık önlenemez başarılarını ve hırsını kendileri için tehlikeli bularak endişelenmeye başlar. Daha fazla güçlenmesini önleyerek, egemenliğine son vermeyi politik çıkarlarına uygun bulur. Artık önünde Kavalalı Mehmet Ali Paşa engeli de yoktur.

Bu arada başkaldırının hikayesini sonuçlandırmadan, Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı’nı anlattıklarımızla ilgili olduğu için özetle anlatmamız gerekecektir.

Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır Ordusu, Akka'yı alarak Şam üzerine yürür. Şam'ı alan Mısır Ordusu, Belen geçidinde bir Osmanlı Ordusu’nu yenerek Adana'ya girer (1833). Ardından da İstanbul üzerine yürür. Sadrazam Reşit Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerinin de Konya'da mağlup olmasıyla Mısır ordusuna İstanbul yolu açılır.

II. Mahmut, İbrahim Paşa'nın kazandığı bu başarılar üzerine Ruslardan yardım istemek zorunda kalır. Rus Çarı l. Nikola, bu teklifi kabul ederek Karadeniz donanmasıyla bir Rus Ordusu’nu İstanbul'a gönderir. Rus donanmasının İstanbul'a kadar gelmesi, Mısır sorununu bir Avrupa sorununa dönüştürür. Çıkarları tehlikeye düşen İngiltere ve Fransa, II. Mahmut ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa arasına girerek anlaşma yapılmasını sağlarlar. Bunun üzerine Osmanlılarla Kavalalı Mehmet Ali Paşa arasında Kütahya Antlaşması yapılır (1833). Dikkat edecek olursak burada, hem Osmanlıyı peyde pey zayıflatan İngiliz, Rus ve Fransız üçlüsü, hem de “Boğazdaki Hasta Adamı” ayakta kalmasında ısrar eden aynı üçlü söz konusudur. Hasta adam yeni hegemonya için zemin tam manasıyla hazırlanıncaya kadar hasta kalmaya devam etmeli, ancak hastanın yerine geçebilecek ya da hasta öldüğünde gelişebilecek alternatif bir iktidar gelmemelidir, bu üçlünün tüm amacı budur. Her zaman olduğu gibi emperyalistler atlarını yine sağlam kazığa bağlamaktadırlar.

Bunun için İngilizler de, Soran Emirliği’nin gelişmesinden endişeleniyor ve biran önce yok edilmesini istiyorlardı. Çünkü bu bölgede oluşacak bir Kürt Devleti ya da etkili bir Kürt gücü, İngilizlerin Basra körfezindeki ve Hindistan’daki menfaatlerine ters olup bu menfaatlere büyük ve güçlü bir Kürt Beyliği’nin zarar vereceğini düşünmektedirler. Rusların kuzeyden saldırıları da buna eklenince, İngilizlerin bölgedeki çıkarları tamamen tehlikeye düşmüş olacaktı. İngilizler, zayıf yönetime sahip ve kendilerine bağlı Osmanlı yönetiminin bölgede yaşamasını, kendileri açısından daha faydalı göreceklerdir. Bu nedenle Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın başkaldırısına karşı Osmanlıya yardım etmişlerdir. İngilizlerin yardımı olmasaydı, Osmanlı Kavalalı’yı durduramayacaktı. Sırada Soran emirliği vardı. İngilizlerin yeni görevi bu emirliğin yok edilmesi için Osmanlıya yardım etmekti.

Güncel durumumuz ile şöyle bir kıyaslama yaptığımızda, Kürtlerin ezilmesinde yine İngiliz parmağını görmemiz hayli ilginç olsa gerek! Son iki yüzyılda nerede bir Kürt yenilgisi varsa, nerede Kürtlere bir haksızlık yapılmışsa ve nerede bir komplo oluşturulmuşsa, bunun altından hep İngiliz parmağının çıkması derince ele alınıp irdelenmesi gereken bir mevzudur.

Soran'ı yıkma görevi, Sivas Valisi ve eski sadrazam olan Reşit Paşa’ya verilir. 1830 yılının ortalarında kırk bin kişilik bir ordu ile Soran’a doğru ilerlemeye başlar. Reşit Paşa komutasındaki Osmanlı askerleri, Kürdistan’da ilerleyerek birkaç ay içinde Rewanduz yakınlarına ulaşırlar. Geçtikleri yerleri talan ve yağma etmeyi de ihmal etmezler. Reşit Paşa, kendine boyun eğmeyen Kürt yerleşim yerlerini ezip geçer. Musul ve Bağdat valileri tarafından komuta edilen iki kuvvetle de buluşup, Soran'a doğru ilerlemeye devam edecektir. Kaldı ki zaten Soran’ı ezmek için yola çıkıp gelmiştir.

Mîr Muhammed, Reşit Paşa’nın üzerine doğru geldiğinden bihaber halde Doğu Kürdistan'a saldırmıştır. İran'la arasında olan anlaşmazlık daha kötü bir hale bürünmüştür. İran, Mîr'in Doğu Kürdistan'a yerleştirdiği Kürtleri çıkarmak için bir ordu gönderir, ancak sonuç alamaz. Reşit Paşa ile karşı karşıya gelen Mîr hatasını anlar ve İran'ı tanıyacağını, ona vergi ödeyeceğini vaat edip iki devletin ortak hareket etmesini önlemeye çalışır. Ancak bunun için çok geçtir, artık iş işten geçmiştir ve köylü kurnazlığı işe yaramayacaktır. Rusya ve İngiltere de, Soran’a saldırması yönünde İran'a maddi ve politik yardımda bulunmuştur. Hatta Tebriz’te bulunan İngiliz konsolosluğu İran ile Osmanlı Devleti arasında çok yoğun bir diplomatik trafik örerek, Mîr Muhammed’din nasıl düşürülebileceğinin planlamasını bile yapmaktadır. Böylesi kıskaca alınmış bir zamanda İran'a saldırması, Mîr'in en büyük hatalarından biri olmuştur. Kendisine karşı iki cephe birden açılmıştır.

1837'de Osmanlı Ordusu Rewanduz'u kuşatır. Ve Harir'e kadar ilerler. Dağlık kesime çekilen Kürt Güçleri, geçitleri tutarak geniş bir alanı kontrol ederler. 40 bin kişilik Kürt Ordusu, direnişiyle Osmanlıları geriletir. Bu başarısızlık karşısında kurnazlığa başvuran Reşit Paşa, barış önerisinde bulunur. Reşit Paşa, Mîr Muhammed’in bağışlanacağı ve yine yönetimin başında kalacağına dair teminat verir. Ona ‘gerçek’ bir Müslüman olarak hitap eder ve Müslüman kanı dökmemeye davet eder. Reşit Paşa, özellikle Melleleri devreye sokar. Melleler, Mîr'i ikna etmek için yoğun bir çaba harcarlar. Ayrıca halka da İslam halifesiyle çarpışmanın haram olacağını, halife ordusuna karşı silah taşıyanların kâfir olacağına ve karısıyla boşanmış olacağına dair fetvalar vererek halkı etkilemeyi başarırlar. Zamanında Şengal’deki Êzîdîlerin katledilmesinin fetvasını da verenlerin aynı kişiler olduğunu da belirtmemiz gerekir.

Hep bildik bir numara temcit pilavı gibi yeniden yeniden Kürtlerin önüne getirilmektedir. Ancak yeniden pişirilecek olan temcit pilavı olsa da, söz konusu Kürt Egemenleri olunca kendi çıkarları uğruna bu numarayı hep yutacaklardır. Bugün de aynı Kürt Elitleri böyle değil midirler?

Kendisi için koşulların elverişsiz olduğunu gören Mîr, verilen sözlere de kanarak Reşit Paşa'ya gidip halifeye bağlı olduğunu bildirerek barışı kabul eder. Zaten Mîr’in, Osmanlılarla ideolojik bir sorunu yoktur. Mîr’in tek bir derdi vardır o da kendi beyliğinin bağımsız kalabilmesi ve kendisinin Mîr olarak tanınmasıdır. Osmanlı karşıtlığı söz konusu bile değildir. Kürtlük söz düzeyinde söylenmiş olabilir, ancak özü itibariyle her an Osmanlıyla ya da İran’la olunabileceğini zaten pratikleriyle göstermektedir.

Mîr Muhammed, İstanbul'a gönderilir. Kendisi hakkında idam kararı çıkartılmıştır ancak karar gizli tutulmuştur. Bu sırada bağışlandığını ve ülkesine döneceğini sanan Mîr, 1837 yılında yolda-kimi rivayetlere göre Sivas, kimisine göre Trabzon, ancak bazı belgelerde ise Amasya’da katledildiği belirtilir.

Mîr Muhammed Paşa'dan sonra Mîrliğin başına kardeşi Resul Paşa geçmiştir. 1847'ye kadar yeni Mîr, Soran Beyliğini yönetir. Osmanlılar duruma hakim olduktan sonra bu kez de, Mîr Muhammed’in kardeşini sürgüne gönderirler. Böylece başına bir Osmanlı valisi atayarak, Soran emirliğine tamamen son vermiş olurlar. Genel olarak da, ayaklanma bastırıldıktan sonra Kürdistan büyük bir katliama maruz kalır. İrili ufaklı birçok beylik tasfiye edilerek ortadan kaldırılır.

Kürt’ün o bilinen kördüğümünün burada aynen tekrarlanmasını bir daha görüyoruz. Halkın çıkarı için örgütlenip halk için bir şey yapma yerine, kendi çıkarı ve kendi ailesi için direnişe kalkılarak on binlerce insanın katledilmesine yol açılmaktadır. Ayrıca da her zaman gördüğümüz, egemenlerin işgalci güçlerle çelişkili olmaktan ziyade, hep bir birlik ve beraberlik içerisinde olduklarıdır. Böyle olunca işgalci güçler tarafından, istedikleri zamanda ortadan kaldırılabilmek çokta zor olmamaktadır. Burada taktik, işgalcilerin doğru zamanı bekleyerek bir hamleyle kaleyi içten düşürmeleridir. Yaptıkları da zaten budur.

Osmanlı askeri komutanlarından olan Reşit Paşa Rewanduz’un düşürülmesinden sonra bu kez daha küçük ve az tehlikeli olan beylerin ortadan kaldırılmaları için harekete geçer. Nedeni açıktır; görülen köy kılavuz istemez derler. Kürtlerin zayıflayan Osmanlıya karşı giderek daha fazla uzaklaşacakları kesin gibidir. Bunun için büyük tehlike olarak duran Bedirxanlara karşı saldırı harekâtı başlatmadan önce stratejik olarak tehlikeli, ancak taktik olarak erkenden ortadan kaldırılabileceklerin hedeflenmesi seçilen strateji olacaktır.

Örneğin 1838 yılında Osmanlının büyük komutanlarından sayılan Reşit Paşa, Mehmet Sait Paşa’nın üzerine gidecektir. Daha önce Şengal’in üzerine giderek büyük katliamlar zaten gerçekleştirmiştir. Daha sonraki yıllarda Prusya’nın Genelkurmay Başkanı olacak olan Moltke Türkiye Mektupları adlı eserinde: “Kürt Mehmet Paşa harekâtı pek uygun geçmişti. Topların erişmesinden beş gün sonra kale teslime mecbur edilmişti. Kıtaların sıhhi durumları mükemmeldi, yaralı pek azdı ve hemen hemen hepsi müttefik Kürtlerdendi, bunlarda zayiattan sayılmıyordu” diye yazmış olması oldukça düşündürücüdür. Mehmet Sait Paşa’nın üstüne Reşit Paşa ile birlikte Bedirxan’da vardır. “Yaralı pek azdı ve hemen hemen hepsi müttefik Kürtlerdendi, bunlarda zayiattan sayılmıyordu” dedikleri askerler muhtemelen Bedirxan’ın askerleridir.

Bu trajedik duruma ilişkin Moltke daha ilginç cümleler de sarf etmektedir: “12 Mayıs 1838 günü Reşit paşa toplarını develere yükletmiş ve bunları geceleyin dereden yukarı, su içinde yürütmüş sonra meyilli olarak ve çok uzaktan kaleyi kırk gün topa tutmuş. Nihayet bey “Rai” yani dostluk ricasında bulunmuş yoldaşı Sait Bey’in kalesine hücumla zapt etmiş, buna mükâfat olarak kendisine bugün de hala ismi var cismi yok bir Asakir-i Redife alayının albaylığı verilmiş”tir demektedir. Redif alayı düzenli olmayan, oradan buradan toplanan insanlardan oluşan askeri alay oluyor. Sait Paşa’nın Bedirxan’ın amcası olduğunu da ekleyelim.

Reşit Paşa Kürdistan’ı böyle boydan boya ezip geçerken yanında hep böyle Beyler olmuştur. Bu kez sıra Garzan’ı fethetme seferine gelmiştir. Osmanlıların komutanı bu kez Hafız Paşa’dır. Çok büyük katliamlar yapar. Kürdistan sanki yeniden işgal ediliyorcasına bu katliamlar amansız bir şekilde yürütülür.

Garzan seferi için Moltke kitabının bir paragrafında: “19. Piyade alayı, iki hassa süvari alayı, birkaç yüz sipahi, yüzlerle başıbozuk ve üç topla yani hepsi birden 3000 kişi ile yola çıkılmıştır” dedikten sonra, bu sefere Şirvan Beyi olan Mut Paşa’nın da yerini aldığını eklemektedir. İhanet böyle yeniden yeniden tekrarlanarak yaşanmaktadır. Aynı seferde: “Oraya ganimetleri ve esirleri getiriyorlardı. Kanlı yaralar içinde erkekler ve kadınlar memedekilerinden itibaren her yaşta çocuklar, kesik başlar ve kulaklar. Bunların hepsini getirene 50-100 kuruşluk bir bahşişle ödüllendiriliyordu” diyerek gerçekleştirilen katliamların düzeyini gözler önüne sermektedir. Bu katliama benzer birçok katliamı Moltke sıralamaktadır. Temmuz ayında yapılan başka bir saldırıda: “Yukarıya varınca gözü kızmış olan askerler karşı koyan kim varsa vurup kırdılar. 400-500 Kürt öldürülmüştü. Elli kadar kadın götürülmek istenirken kabarmış olan dağ deresinde boğuldular” demektedir. Unutulmasın ki katledilenler köylülerdir. Sıradan Kürt köylerine karşı Osmanlılar büyük bir plan dahilinde saldırılar yürütmektedirler. Kürtlerin bu saldırılara karşı yaptıkları ise sadece ve sadece direnmektir. Katliamların dozajı o kadar yüksektir ki Prusyalı asker yer yer bu katliamlara katılmadığı için mutlu olduğunu belirtme gereği duymuştur.

Hemen ardından bu kez Hoşap’ta bulunan Mükslü Han Mahmut’un üzerine gidilerek ezilir. Dikkat edilmesi gerekli olan bir durum bu direnişin daha sonra Bedirxan’ın önde komutanlarından olacak olan Hakkari Miri Nurullah tarafından ezilmeleridir.

Aynı dönemde Amediyeli İsmail Paşa’nın üzerine de gidilerek büyük katliamlar yapıldığı bir tarihi gerçektir.

Evet, Osmanlılar Bedirxanlılara karşı harekete geçmeden önce kendilerince önce güçlü bir yol temizliğini yapmışlardır. Ne tuhaftır ki bu yol temizliğini Osmanlılara gösterenler bugün sözde insan haklarının savunucuları olan Ulus Devlet’in icatçıları olan Avrupalılardır.

Devam Edecek: Bedirxanların Botan Direnişi, İzzeddin Yezdanşêr İsyanı 1853-1856

 

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları

Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Tarih  Simdidir-Kurdistan  Tarihine  Ozlu  Bir  Bakis-10  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.