Aydar:‘O süreci’ doğru düzgün yönetemedik
Röportajlar / 15 Şubat 2017 Çarşamba Saat 15:02
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Aslında biz o süreci doğru düzgün yönetemedik. Örgüt olarak zayıf kaldık o dönemde. Sürecin daha geniş ele alınması gerekiyordu. Gizlilik adı altında Başkan'ın durumu dar bir grupla sınırlı kaldı. Avrupa yönetiminden birkaç kişi... Onlar da yetersizdi. Başkan yanlış bilgilendirildi

Zübeyir Aydar, Kürt Özgürlük Hareketi’nin en önemli kurumlaşmalarından, çatılarından biri olan KCK’nin Yürütme Konseyi Üyesi. İnsan Hakları Derneği Siirt Şube Başkanlığı ve Sosyal Demokrat Halk Partisi İl Başkanlığı gibi görevler ardından 1991 yılında SHP milletvekili olan, aynı yıl Demokratik Emek Partisi’ne geçen vekiller arasında yer alan Aydar, DEP’li milletvekillerinin tutuklanması ardından ise ülkeyi terk ederek yurtdışına çıktı. O tarihten beri ağırlıkla Avrupa’da kalıyor, siyaset yapıyor. Sıklıkla Türkiye kaynaklı örgütlenmelerin “ölüm listelerinde” de adı geçiyor.

Aydar, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la da uzun yıllardır tanışıyor. Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da uluslararası bir komplo ile Türkiye’ye teslim edilmesinin yıldönümü vesilesiyle bir araya gelip hem tanıklığını hem de tarihsel ve güncel değerlendirmelerini konuştuk.

Öncelikle, siz Kürt Halk Önderi Öcalan’la ilk ne zaman, nasıl tanıştınız, temas kurdunuz?

İlk temasım, 1989 sonlarında, telefonla oldu.

Siz o sırada ne yapıyordunuz?

Siirt’te avukattım ama sürgün olmuştum. Yani Olağanüstü Hal bölgesinin dışına beni göndermişlerdi.

O günlerde kurduğumuz o temas, hep devam etti. Telefon teması, ta İtalya’ya gelmesine kadar devam etti. İçeri düşünceye kadar...

Ne hakkında sizinle temas kuruyordu?

Genel politik faaliyetlerle ilgili...

Peki ilk karşılaşma?

1994’te, Şam’da. Milletvekilliğimiz düşürülmüştü, diğer arkadaşlar içeri alınmıştı, bizi de alacaklardı ama biz yurtdışına çıktık. Tutuklanmamak için... Ondan sonra da Ağustos başında Suriye’ye bir seyahatimiz oldu; oradan da Rojava’ya. İlk görüşme orada oldu.

İlk görüşmede şöyle bir şey vardı: 1991’de bir konu vardı, Kuzey’deki faaliyetlerle ilgili. Ben olumsuz görüş bildirmiştim. İlk olarak telefon üzerinden görüşmüştük, bir tartışmamız olmuştu. Bana demişti, “Sen siyaseti siyah beyaz düşünüyorsun.”

Konu özel mi, paylaşamaz mısınız?

Şu anda onu söylemek istemiyorum. Ama bana öyle demişti işte. “Her zaman siyah beyaz olmaz, çoğu zaman gridir” diyordu.

Başka bir görüşmemizde, o tartışmanın üzerinden tam 3 yıl geçmişti, biz akşamüstü yanına gittik, karanlıktı. Arkadaşlar bizi havaalanından aldılar. 6 kişilik bir gruptuk. Okul olan bölüme gittik. Başkan da oradaydı. Bizi karşıladı. Merhabalaşırken hemen, “Başardık mı, başarmadık mı” dedi. O tartışmamızı halen de unutmamıştı. İlk söylediği söz o oldu. Dedim, “Evet, başardık.”

 

İlk görüşmeden başka hatırınızda kalan bir şey var mı? Mesela ilk izleniminiz ne olmuştu?

Tabii ki telefonda da genel olarak faaliyetler konusunda bilgi alışverişi yapıyorduk. Yüz yüze görüşme ise farklıydı. 94’te iki hafta kadar görüştük. Sonra 95’te yine yazın bir grupla gitmiştik yanına, iki hafta kadar kaldık. O aralar tabii zaman zaman telefon görüşmeleri de oluyordu. 96’da iki ay kadar bir süre Şam’da kalmıştım, onun bulunduğu sahada ve hep görüşüyorduk. O Avrupa’ya gelince de telefonla görüştük. Aslında randevulaşmıştık, tam gidecektim, bazı şeyler oldu, geciktik ve neticede gidemedik.

94’te biz oradayken arkadaşlara ders veriyordu. Derslerinde biz de orada oturuyorduk, dinliyorduk kendisini. Bazen arkadaşlara ilişkin değerlendirmeler yapıyordu. Daha önce okumuştum da orada da görme şansım oldu. Diyordu, “Bazı arkadaşlarımız gerillada ama yine de feodal yaklaşıyorlar. Tam eski Kürt kafasıyla... Bir taşın ardına girer, son mermisine kadar çatışır, bilir ki düşman çoktur, sayısı fazladır, vurulacağını da biliyor, normal olarak oradan kendini kurtarabilir, gerilla normalde öyle yerde öyle bir çatışmaya girmez, onunki vurkaç taktiğidir, ama bizimkilerin bazıları böyle feodalca savaşıyor.”

O zaman bir örnek vermiştim. Tabii ki Kürt aşiret kültüründe çatışmadan kaçmak, zayıf da olsan, ne olursan ol, ayıptır; kaçmaman lazım. Bir türküsü de var, Emê Gozê üzerine söylenir.

Emê Gozê kim?

Beşiri bölgesinde Alîkan aşireti var, onlara mensup. Bir de Pencinarî aşiretinin oğluyla bir çatışması var, aşiretsel çatışmaları da var. Emê Gozê onlar, iki kişiler, zayıf yakalanıyorlar, diğerleri fazladır. Fakat buna rağmen kendisine bir “kozik” (kendi etrafını taşlarla çevirerek yapılan mevzi) yapıyor, ortasına da bir kazık çakıyor ve bir zincirle kendi ayağını oraya bağlayıp kilitliyor. Anahtarı da aşağıdaki dereye atıyor. Yani “Kaçamam” diyor, kaçmanın önünü tamamen kapatıyor. Ölünceye kadar da çatışıyor.

Bu hikâyeyi mi örnek verdiniz?

Başkan’a bu hikâyeyi anlattım. “Tam” dedi, “işte birçok arkadaşımızın düştüğü durum budur.”

Ondan sonra da hep sırası geldiğinde bana dönüp, “O neydi, ismi neydi onun” diyordu ve o hikâyeyi örnek veriyordu.

Sonraki görüşmelerinizden aklınızda kalan hatıralar var mı?

Bir de 1996’da iki ay kadar kaldım. O süre içinde okudum daha çok. Başkan’ın bir kısım eserlerini de okudum. Sordu, “Nasıl buldun?” Dedim, “Ben kıyaslama yapıyorum birçok kişiyle. O yaşta, tespitleri yaptığınız yıllarda, gerçekten müthiş tespitler.” Dedi, “Yalnız o mu?” Dedim, “Yalnız o değil. Birçok kişi tespit edebilir ama bunu pratikleştirmek, örgüt yaşamına dökmek...” Başkan, “Hah,” dedi, “esası orada.”

Bir de bazı çözümlemelerini okumuştum, tanık olmuştum, sorun çözme kabiliyeti çok fazla. Kendisi Şam’da, gerilla çoğunlukla Güney Kürdistan’da, Zagroslar’da, dağda... Mesela bir ara komuta kademesinde iki arkadaşın karşı karşıya gelmesi durumu vardı. Yani sorunlar bayağı büyümüş. Epey bir süre, ikisiyle de telefon görüşmeleri yaparak sorunu hallettiğini ve normal seyrine koyduğunu gördüm. İnsan şaşırıyor. Gerçekten çözüm gücü yüksekti.

Bir de tabii ki öngörüsü... Bir olayı hemen kavrama biçimi ve derinlemesine izahı vardı. Hemen kavrıyordu, izah ediyordu. Bu da çok önemliydi.

Peki, daha sonra Uluslararası Komplo’nun başlangıcından bitimine kadarki süreçte siz nerdeydiniz? O günleri nasıl yaşadınız?

Buradaydık, Avrupa’daydık. İtalya’ya ilk geldiğinde biz de gittik ama o dönemde kimseyle görüşmüyordu.

Aslında biz o süreci doğru düzgün yönetemedik. Örgüt olarak zayıf kaldık o dönemde. Biraz da o dönemin hatası şuydu: Aslında sürecin daha geniş ele alınması gerekiyordu. Gizlilik adı altında Başkan’ın durumu dar bir grupla sınırlı kaldı. Avrupa yönetiminden birkaç kişi... Onlar da yetersizdi. Başkan yanlış bilgilendirildi.

Bizde şöyle bir zaaf var: Kendisini dost olarak tanıtan yabancılara çok fazla güveniyoruz. Bu da bizi oraya götürdü.

Başkan da Komplo’ya ilişkin tespitinde, “Sahte dostluk ve yetmez yoldaşlık nedeniyle buradayım” diyor. “İnandım da” diyor.

Yoldaşlar yetersizdi, dostlar sahteydi. Gerçekten o süreçte böyle...

Bu, bir ulusal şekillenmedir herhalde. Çünkü biz birine dost olduğumuzda her şeyimizi ortaya koyarız, ihanet etmeyiz. Dostluğu öyle biliriz. Bizim kültürümüzde, geleneğimizde böyledir. O yüzden biri bize dost göründüğünde de biz öyle yaklaşırız. Fakat devletlerin hesaplarını, devletlerin aşiret olmadığını, görüştüklerimizin tek tek kişiler olmadığını, devletler arası iktidar hesaplarının, çıkarların farklı işleyebileceğini çok geç kavrıyoruz. O dönemde de bu hataya geldik.

Şimdi buyur mesela: Ben de Yunanistan’da kaldım, 1997 yılında. Benim Yunanistan’da kaldığım dönemde Yunan Parlamentosu -sayısı sanırım toplam 350’dir- 202 parlamenterle Başkan Apo’yu Yunanistan’a davet etti. 202 imza var altında! Verdikleri resepsiyona da katıldım. Suriye’den çıkma durumu söz konusu olduğunda ise Yunanlılar, yani o dost olanlar ne yaptı? Başkan defalarca soruyor, “Gelebilir miyim?” Defalarca Başkan’a, “Her şey tamamdır, gelebilirsin” diyorlar. Geldi ama içeri alınmadı.

Bir de İtalya’dan çıkış... Normalde aslında Suriye’den çıktıktan sonra komplocu güçlerin çemberine girilmişti. Onu yerinden çıkardılar. Bu tür sözler olmasaydı, normalde Başkan ülkeye, arkadaşlarının yanına gidecekti. Diğer arkadaşlar gibi de savunmada olurdu, sorun olmazdı. Büyük savaş olurdu ama güvenliği sağlanırdı.

Başkan, “Burada belki uluslararası bir çözüm bulabilirim” kaygısıyla geldi. Fakat burada esasen bizi ve Başkan’ı ikna etme rolü, Yunanlara verilmişti. Yunan hükümeti, bize özgürlük tarihimizin en büyük darbesini vurdu. İhanetle... O duyguların izahı mümkün değil.

İtalya’ya geliş ise hesap dışıydı. O, çemberin dışına çıkmaydı. Fakat sonra da Rus istihbaratının devreye girmesi ve oradaki sorumlunun da eksikliğiyle durum değişti. İtalya’da sıkıştırdılar ve Rusya da “Alan açacağız” dedi. O şekilde bir gidiş ve sonrası bilinen şeyler...

Bütün bunlar, o sahte dostluğu açıklıyor.

O süreçte tabii aslında örgüt bütün olarak haberdar değildi. Herkes haberdar değildi, dar bir grup biliyordu. Başkan’ın Kenya’ya gittiğini de son akşam öğrendik. Biz epey bir grup arkadaş, merkez sorumlusu arkadaşlar, o gün tesadüfen Brüksel’de bir aradaydık. Dilan arayıp, “Başkan’ı aldılar bizden, ne oluyor” dediğinde yorumlar yaptık. Ne olacak artık?

Neydi ilk yorumlar?

Birçok arkadaş, “Amerikalılar aldı, bir yerde yargılamak istiyorlar” diyordu. Ben o zaman, “Ankara’yı düşünün” dedim. Bende ilk çakılan fikir buydu: Daha kötüsünü düşünün. Kimse o yükü almak istemez, bana mantıklı gelmiyor. Alan, teslim etmek için almıştır. Sabahleyin de o çıktı. O gece zaten kimse uyumamıştı.

Peki Öcalan, “yetmez yoldaşlık” derken neyi kast ediyordu? Ne yapılabilirdi de yapılamadı?

İtalya’ya çıkış önemliydi, büyük bir kazanımdı ve oradan çıkılmayacaktı. Bir sürü dost da çıkmaması gerektiğini söyledi. Başkan oradan çıkmayacaktı. Kimsenin bir şey yapacağı yoktu. İtalya mahkemeleri ve o dönemki İtalya hükümeti kötü niyetli değildi. Bazı girişimler de yaptık, diğerlerinin hepsi yalnız bıraktı.

Bizim birinci hatamız, Suriye’den çıkınca Başkan’ın Yunanistan’a gelmesiydi. Ama o hata atlatılmıştı artık. İtalya’dan çıktıktan sonra ise artık bir daha komplocu güçlerin çemberinden çıkamadı. İtalya’da kontrol dışıydı; çünkü artık resmiydi ve mahkeme aşamasındaydı.

Yunanistan’a gelişinde de hükümetin verdiği sözlere güvenilmeseydi ve Başkan açıkça “Ben buradayım” deseydi, Yunan kamuoyu sahip çıkardı. Hiçbir hükümet, buna karşı koyamazdı. Ben Yunan kamuoyunu da biliyorum. Hükümet o durumda “Alayım, şuraya vereyim” diyemezdi. Yunanlılar kendileri bunun yükünü kaldıramasa bile Avrupa Birliği’ne çağrı yaparlardı, “Bize sahip çıkın” derlerdi. Veya “Başka yerde olsun” gibi, mesela “İtalya’ya gelsin” gibi bir sonuca varılırdı.

Bizim en büyük yanılgımız, Yunanlıların o sözlerine güvenmek ve bir de tabii Rus istihbaratına aldanmaktı.

Yunan subayı Savvas Kalenderidis zaten sonra bir kitap yazdı. Türkçesi de çıktı, okudum. Onun da tespiti şöyledir: Lider Öcalan, insan Öcalan’a yenildi. Aynen şunu söylüyor: “Dostlarını kırmak istemiyordu, hissî olarak düşündüğü zamanlarda da yanlış yapıyordu. Ama lider olarak düşündüğü zaman doğru düşünüyordu.” Onun için de işte, “Lider Öcalan, insan Öcalan’a yenildi” diyor.

Bizim o konuda işte, hatalarımız oldu. Başkan İtalya’dan çıkmasaydı, bugün farklı şeyler olurdu.

Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin tarihinde o günler, en büyük darbedir, en büyük komplodur. Biz “Uluslararası Komplo” derken bunu söylüyoruz. Gerçekten de uluslararasıdır. Amerikalıların başında olup organize ettiği, bir sürü gücün dahil olduğu ve amacın da Başkan’ın şahsında özgürlük mücadelesini yok etmek olduğu...

 

Peki niyetlerinde sonuç aldılar mı?

Hayır. Bütün bunlara rağmen Komplo’yu en fazla boşa çıkaran Başkan Apo’dur. Hareketimiz kaskatı bir durumdaydı. Her şeyi “öl-öldür” temelinde ele alan bir duruma gidiyordu. Hiçbir biçimde başka bir olay yoktu. Başkan’ın sabırlı müdahalesiyle, duruşuyla ve düşünsel üretimiyle harekette bu kadar değişim yaşandı, gelişim yaşandı.

Mesela Başkan alındıktan sonra bir sürü strateji uzmanının harekete biçtiği ömür 6 aydı. Onlar, “Hareket kaskatı kesilecek; öl-öldür mantığında, kontrolsüzlükte boğulacak; devletin gücü daha fazladır ve kısa sürede söndürür” diyordu. Başkan ise çok bilinçli bir hamleyle, bir tavırla, bu süreci tersine çevirdi. Tabii bunu birçok kişi anlamak istemedi ya da anlamadı. Şuna yorumladılar: İşte oradadır, düşmanın elindedir, şahsını kurtarmaya çalışıyor. Bizim içimizden kaçanlar, böyle yorumladı. Tabii düşman da buna zemin hazırlıyordu.

O dönemin psikolojik savaşı, yani o 1999-2004 yıllarındaki psikolojik saldırı ve savaş, inanın bugünkü bombardımandan 10 kat daha etkiliydi. Bunlar hiçbir şey değil onun yanında. Hareket’in ufak bir yanlışı, her şeyi götürebilirdi. Hareket’in duruşu, yani şu an yönetimde bulunan bilinen arkadaşların duruşu, saygın bir duruştu. Başkan’ı tanıyorlardı, psikolojik savaşın etkisine kapılmadılar ve bu tutum Hareket’i kurtardı. Düşmanın hesabı, Başkan’ın değişim yönündeki çabalarını tersine çevirmekti. Sanki teslim oluyor, kendini kurtarmaya çabalıyor gibi... Arkadaşların doğru tespit yaparak Başkan’a uyması, Hareket’i kurtardı. Çok önemliydi. Orada bir yanlış bizi bitirebilirdi, birliği dağıtabilirdi.

Bu anlamda bütün zorluklarına rağmen Komplo amacına ulaşamadı. Amaç bitirmeydi, tasfiyeydi, yok etmeydi. Boşa çıkarıldı. Bunda da Başkan’ın güçlü önderliği var. Bu Hareket’in en önemli başarısı, Başkan’ına sahip çıkmasıydı. Dostlar, dost görünenler veya başkaları... Herkes, “Başkan’ınız gitti, artık onu ölü bilin, kendinize yenisini seçin” diyordu. Hareket buna kanmadı. O gün öyle söyleyenler, şimdi “Siz doğru yaptınız” diyorlar.

Gerçekten çok zorlu bir süreçti. Bu hareketin en zorlu süreci, 1999-2004 arasıdır. 1 Haziran Hamlesi’nden sonra artık giderek durumlar değişti. O hamleyle birlikte kafalardaki çelişkiler giderildi, kitlede Başkan’ı, Hareket’i sahiplenme her yönüyle daha fazla oldu ve bu duruma geldi. 1 Haziran 2004, bir nevî ikinci bir 15 Ağustos Hamlesi oldu. Bunda da tabii ki, Başkan’ın ve Hareket’in birlikte aldığı karar etkili oldu.

Peki bugüne doğru gelirsek... Kardeşinin görüşmesinin hemen öncesinde Öcalan’ın hayatından endişe ettiğinizi söylemiştiniz. Mehmet Öcalan’ın görüşmesinden bu yana yine haber alınamıyor. Endişeleriniz devam ediyor mu?

Devam ediyor tabii. Yani şu anda yeni aldığımız bir bilgi falan yok.

Karşımızdaki güç, gerçekten tehlikeli bir güç. Tayyip Erdoğan, AKP, MHP, Ergenekoncular... Hepsi ittifak halinde. Başkan dahil bu hareketin bütün fertleri hedeftir. Eğer bugüne kadar devlet, Başkan’a farklı bir şey yapmamışsa, dışarıda halkın örgütlü mücadelesinden dolayıdır. Başkan yalnız değildir.

Geçmiş isyanlara bakalım... Osmanlı döneminde ele geçen liderler teslim alınıp sürgüne gönderilirdi. Cumhuriyet döneminde ise kısa sürede idam edilip mezarı dahi bilinmeyecek şekilde bir yere atıldı. Mesela işte Şêx Saîd’in mezarını bilmiyoruz. Şêx Saîd ve arkadaşları 25 Nisan’da tutuklanmışlar, 29 Haziran’da idam edilmişler. Seyîd Riza keza öyle. 13 Eylül’dür tutuklanması, 15 Kasım’da da idamdır ve onun da mezarı yoktur. Devletin bu politikası aynen devam ediyor. Başkan Apo için de planladılar. Başkan’ın idam kararını 29 Haziran’a denk getirdiler; yani Şêx Saîd’in asıldığı güne... Biz o günün ne anlamda geldiğini biliyoruz. 28 Haziran değil, 30 Haziran değil veya başka bir gün değil; özellikle o güne denk getirdiler. Bu anlamda niyet aynıydı.

Avrupa Parlamentosu’nda yaptığım konuşma, halkımıza yönelik Başkan’ı sahiplenme, her alanda ayağa kalkma çağrısıydı. Yani bu devlet, şunu bilmeli: Bu Hareket, geçmiş Kürt isyanlarıyla kıyaslanabilecek bir hareket değil. Şêx Saîd ve arkadaşları yakalandığında dışarıda onlara sahip çıkacak bir örgütlenme kalmamıştı, bastırılmıştı. Seyîd Riza ve arkadaşları alınıp idam edildiğinde de dışarıda sahiplenecek kimse yoktu. Diğerlerinde hakeza öyle. Fakat tam 18 yıldır Başkan Apo esirdir ve 18 yıldır da Hareket onun yanındadır. Hareket şu anda 18 yıl öncesinin katbekat üstünde güçlüdür de... Hem askeri hem siyasi hem diplomatik her alanda kazanımları vardır. O dönemle kıyaslanamayacak kadar güçlüdür ve bu önemlidir. Bundan dolayı da devlet sıkıntı yaşıyor. Yoksa biz şunu gerçekten biliyoruz: Hareket’te en ufak bir zaafiyet yaşanırsa, devlet kendini başarılı hissederse, yapamayacağı bir şey yok. Zaten habire nara atıyorlar...

Nasıl yani?

Birkaç gündür susmuş o, soylu mu, soysuz mu, İçişleri Bakanı. Hani diyor ya işte, “Mart’a kadar kimse PKK’nin adını bile ağzına alamayacak.” Şimdi göreceğiz, işte Mart’a kaç gün kaldı? Biz daha ne Mart’lar yaşayacağız.

İçişleri Bakanı bunu neye güvenerek söylüyor? Herhangi bir insan sanırım artık bunun gerçekleşebileceğini düşünemez çünkü...

Vallahi neye güvenerek söylediğini bilmiyorum. Kendisi bir sergerde, aslında ne konuştuğunun belki çoğu zaman farkında bile değil. Sokak kabadayıları gibi hani atarlar ya, oldu oldu, olmadı olmadı. Karşımızdaki güç bunlardır.

Şu anda karşımızdaki hükümet, evet bir buçuk yıldır çok vahşi bir saldırı yürütüyor, içeride ve dışarıda. Fakat bu saldırıdan hiçbir sonuç almadı. Kendilerine karşı büyük bir direniş ve büyük bir kahramanlık gelişti. Gerçekten destansı bir direniş var. O şehirlerdeki bir grup gencin destansı direnişi var. Bunu onlar da biliyor. Hareket’in bütün gücü olduğu gibi yerinde duruyor, Hareket gelişiyor. Her tarafta gerilla var, her tarafta örgütlülük var. Yani olabilir, siyasi partilere, milletvekillerine, belediyelere saldırırsın. Bunlar zaten legal siyaset yapıyor, göz önündeler; polisiye önlemler alabilir, tutuklayabilirler. Bunları kimse kendisi açısından başarı olarak göremez.

Şu anda Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en zor durumunda yaşıyor. Rojava konusundaki bütün politikası çöktü. Güya Esad düşecekti, Emevî Camisi’nde toplu namaz kılmaya gideceklerdi; şimdi Esad’ın ayağına gidecekler. Geçenlerde işte, Irak’a bu kadar atıp tutan adam, Başbakan’ını gönderdi Bağdat’a. O Başbakan yarın öbür gün Şam’a da giderse hiç şaşırmayın, bu sürpriz değil.

Bütün bunlar işte Kürtler karşısında, Hareket karşısında uğradığı zaafiyetin sonucu. Farklı arayışlara girmek zorunda kalıyor. İran’a gidiyor, Rusya’ya gidiyor... Bağırıyordu hani, “Uçağı ben düşürdüm” bilmem ne... Gitti Putin’in ayağına... Aslında o, Kürt sorunundan dolayı bir teslimiyetti.

Mavi Marmara’dan sonra İsrail’e saymadık laf bırakmadı, şimdi “Bizim İsrail’e ihtiyacımız var” diyor. Ne ihtiyacı var? Kürtlerin özgürlük mücadelesi karşısında yeni ittifaklar peşindedir.

Fakat bunların hiçbiri onları kurtaramaz. Gerçekten halkımız şunu bilmeli: Bunlar, güçlü oldukları için bu kadar bir araya gelmiyorlar, zayıflıklarından bir araya geliyorlar. Tayyip Erdoğan güçlü olsaydı, birbirlerine bu kadar küfrettikten sonra Bahçeli’ye böyle sarılmazdı. Böyle sarmaş dolaş bir araya geliyorsa, tabii bunlar sahte dostluklardır onu biliyoruz, zayıflıklarından ileri geliyor. Hiç kimse bunlara inanmamalı. Kimsenin de bunlardan korkacağı yok. Hareket, her şeyiyle ayaktadır; herkes de işinin başındadır. Büyük bir mücadele yılına giriyoruz. 2017 büyük bir mücadele yılıdır. Mutlaka kazanmak kararlılığındayız. Sloganımız, “Bi tolhildana şoreşgerî, parça bike dagirkerî û azad bike Rêbertî.” Yani, devrimci intikam hırsıyla sömürgeciliği parçalayacağız ve Önderliği özgürleştireceğiz.

Bu yıl bizim açımızdan her düzeyde bir mücadele yılıdır. Birileri kendilerini silahlı olarak güçlü görebilir, bombalayabilir; ama bu halk ülkesine, özgürlüğüne ve Önderliğine sahip çıkmaya kararlıdır. Bedelini de ödemiştir ve geri kalanını da ödeyip kazanacaktır. Başka da seçenek yoktur.

Yeni Özgür Politika

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Aydar  O  sureci  dogru  duzgun  yonetemedik  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.