Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış-2
Kürdistan Tarihi ve Dili / 11 Ocak 2017 Çarşamba Saat 08:51
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kürt toplumunun sosyolojik tartışması yapılırken, Kürdistan coğrafyası ele alınmak zorundadır. Aksi durumda bir sonuca varılamaz. “Coğrafya, tarihin çerçevesidir” şeklindeki sosyal bilimin veciz belirlemesinden de hareketle, Kürdistan Coğrafyası’nı da çalışmamızda belirleyici bir objektif faktör olarak esas alacağız. Kürdistan Tarihi’ne ve bu coğrafyada gelişen uygarlıklara giriş yapmadan önce çok kısa da olsa insanlığın buraya kadar ki yürüyüşünü ana hatlarıyla çizmek yerinde olabilir

Kürdistan Coğrafyası’nın önemi çoğu yerde vurgulanır ama hemen şu soru da peşi sıra akla gelir: “Kürdistan dışında da önemli coğrafyalar var, ama onlar özgürdür. Kuşkusuz Kürdistan dışında önemli yol güzergâhları, zengin doğal kaynaklar vardır. Coğrafi etken tek başına Kürt parçalanmışlığını ifade etmez. Ama Kürt Coğrafyası’nın önemli bir kare parçasında olduğu ve çok zengin doğal kaynaklara sahip olduğu, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının geçiş yolunda olduğu, herkesin üzerinde anlaştığı da doğrudur. Bu coğrafya üzerinde bir tek otoritenin hâkim olması çoğu gücün işine gelmez. Bu nedenledir ki, coğrafi faktör Kürdistan’da çok önemlidir. Tarih boyunca Kürdistan’a egemen olmuş güçler, merkezlerini Kürdistan’da kurmamışlardır. Kuranların da hükümranlığı uzun sürmemiştir. Yönetmek ama uzaktan yönetmek ve bilerek yönetmek çok akıllıca bir politika olarak tarih sahnesine çıkmıştır…”

Ayrıca, “Kürdistan Coğrafyası’nın ulaşılmazlığı, Kürt aşiretlerinin çetin direnişi çevre imparatorluklar için doğal bir sınır oluşturmuştur. Parçalı yapıyı derinleştirmek, birbirine karşı savaştırmak coğrafi faktörün bir sonucu olarak da gelişmiştir. Kendi yapılarının yarattığı yapılanma kadar, dışarıdan da bölünmüşlerdir. Kendi içlerinde birbirlerini etkilerken, kendilerini çevreleyen devletlerden de etkilenmişlerdir.” (Kürdistan’da Aşiret Olgusu)

Adeta Kürtlerin bir talihsizliği olarak bu bağlamda karşımıza çıkan “dünyanın merkezine” ev sahipliği yapmak olgusu; parçalanmışlığın, içe dönmenin ve ihanetin batağına girmenin adı oluyor. Dünyayı yönetmek isteyen her güç, Kürdistan’ı denetime alması gerektiğinin farkına varmıştır. Bu Kürtlerin dışında gelişen, yurt edindikleri coğrafyanın karakteristik özelliğindendir.

Sümerler Aryen kültüründen etkilenerek Mezopotamya’nın güney derinliklerinde medeniyetlerini kurarlarken, yanı başlarında bulunan işgücüne de ihtiyaç duyarlar. Kürdistan’da doğal zenginlik kaynaklarının olması, bol maden kaynakları ve açılım sahası olarak stratejik konumu, tüm güçlerin iştahını kabartmıştır. Asurlar ise gelişen bir askeri güç olarak, silahlarının yapımı için gerekli olan demir madeni için Mitanni topraklarına adeta her gün tecavüz etmekten geri durmamışlardır.

Persler, Yunanlılara savaş ilan edip onlara doğru yol alırlarken, Kürdistan’dan geçerler. Ardından İskender’in de, Hindistan’a uzanabilmesi için, Kürdistan toprakları üzerinden geçmek zorundadır. Üstüne üstlük, bu topraklarda 200 yıl boyunca kalan Helenler eklendiğinde, nasıl bir işgal ve istila tarihi yaşandığı daha iyi anlaşılmaktadır. Eksik olan İskitlerdir, onlarda Ktesiphone’ye ve o ünlü Babil'in zenginliklerine ulaşabilmek için buradan geçmek isterler. Sonuç, Kürdistan’ın tam anlamıyla kavga arenasına dönüşmesidir. Romalılar, Sasanilere karşı tüm savaşlarını Kürdistan’da verirler. Tersi de aynı şekilde doğrudur. Bu istilacı güçlere ayrıca Partlar da eklenebilir. M.S. VII. yy’a gelindiğinde İslamiyet, açılım yapabilmek için Kürdistan’ı boydan boya işgal eder. Kuzeye İslamiyet’i yaymak için poligon sahası yine Kürdistan’dır. Tabi ki Haçlı Seferleri ve daha sonra Moğolların Mısır’ı ele geçirmek için Kürdistan’ı bir çekirge sürüsü gibi geçip gitmeleri de cabası! Ardından sadece toz duman ve yakılmış şehirler bırakarak! Peşi sıra Osmanlılarla Safevilerin savaşları ve derken günümüze kadar bu işgal devam eder. Modern Çağ’ın emperyal güçleri ise petrol ve su gibi temel doğal kaynakların paylaşım savaşlarında, son yüzyıldan beri Kürdistan’ı sömürmektedirler. En son halka şimdilik Ortadoğu’nun işgal edilmesi olarak görünürken, gelecekte de eksilmeyecek savaşlar, Kürtleri bekliyor. Gelecekte Ortadoğu’da su ihtiyacı dikkate alındığında, yirmi - otuz yıl sonra Kürdistan yine gündemden düşmeyeceğe benziyor.

Şimdilerde, bir “Kürt İsrail’inin’’ oluşturulma planları bu amaçlarla bağlantılı olsa gerektir. Bu yukarıda sayılan nedenlerden dolayı, Kürdistan hep işgalin ve savaşın alanı olmuştur. Kürtler istediği için değil, Kürdistan dünyanın en güzel cenneti olduğu için de değil! Kürdistan kutsal kitapların deyimiyle “iki nehir arasında, yeryüzündeki cennet” olsa da, işgalin gerekçesi bunlar değildir! İşgal ve istilanın temel nedeni; Kürdistan’ın dünyanın en jeo-stratejik alanlarının başında gelmesinden kaynaklıdır. Ayrıca Kürdistan’ın, tarihin ilk yerleşim alanı olmasından bu ülke hep diğer emperyal güçler için çekim merkezi olmaktadır.

Tekrar konumuza dönersek, Kürdistan’ın kapladığı coğrafik konum onun sosyo-kültürel yapısını da etkilemektedir. Kürtlerin Tarihi akış içerisinde, esasta konar ve göçer aşiretler biçiminde kendi yaşamlarını idame ettiklerini belirtmiştik. Aşiretlerin göçebelik ve hayvancılık gibi temel yaşam tarzları ve uğraşları, bölünmüşlük nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Göçebelik ve hayvancılıkla uğraşma, kırlarda yaşayanların aynı zamanda var olma nedenidir. Çünkü besleyeceği ve bununla kendisini yaşatacağı hayvanlarıyla, kendi yaşamını garantiye aldığında bir nevi rahatlığa kavuşmuş olacaktır. Ve ne kadar çok hayvan besleyebilirlerse, o kadar kendilerini bolluğa kavuşmuş sayacaklardır. Bunun içindir ki, yaşamın en sert ve çetin olanı, yaşamın en yumuşağına tercih edilir. Yani önce yaşam, sonra rahatlık gelir. Yani yaşama savaşı belirleyici temel faktördür. Dediğimiz gibi daha iyi yaşayabilmek için daha fazla hayvan, daha fazla hayvanı besleyebilmek için daha fazla mera, yani “merg” gerekir. Bu kendi başına bir kavga gerekçesi olabilir.

Çünkü genel yaşam formu, konar-göçerliktir. İhtiyaçlar benzerdir. Bunun içindir ki, -uygarlık değerleriyle buluştuktan sonra-karşılıklı birbirini güçlendirme değil, komşuyu zayıflatarak daha fazla mera elde etmenin yolu olmaktadır. Bu temel yaklaşım ve zihniyet yapılanması, dışarıdan gelipte işgal ve istila etmek isteyenlere karşı direnişi değil, tersine uzlaşmayı hatta onunla komşu aşirete karşı işbirlikçiliği geliştirir. Özcesi, aşiretler bu istilacılarla uzlaşmış ve onlara yardımcı olmuşlardır. Kürt ihanetinin çekememezliği, parçalanmışlığı ve tabii ki işgalcilerle ortaklaşmanın ve yanına geçerek, kendi benzerine saldırmanın ya da saldırılar yaşanırken sessiz kalmanın maddi temellerini burada görmek yanlış olmaz.

Belki de coğrafik konumlanıştan kaynaklı Kürdistan’ın sürekli işgal ve istilalara maruz kaldığını dikkate aldığımızda, yaşanacak olan sürgit bir ihanettir. Bu öyle bir ihanettir ki, çoğu zaman bu onursuz duruşun içerisine giren bile bunun farkında değildir. Ne de olsa, kendi aşireti korunmuştur. Ne de olsa, kendileri yaşayabilme zeminini bulmuşlardır. Bu öyle bir trajedidir ki, birileri işgalcilere dayanarak kendisine yaşamın kapısını aralarken, diğerleri de ülkenin en ücra köşelerine çekilerek neredeyse bilinen “medeniyetin” dışına çıkmışlardır. Dediğimiz gibi bu stratejik konumlanış ve onunla bağlantılı olarak oldukça sert bir coğrafik yapılanış ile yanı sıra söz konusu aşiret özellikleri, sürekli olarak birleşmeleri ve merkezileşmeleri engellemiştir. ‘’Kürt çıkmazı ve kapanı’’ tekrarlanmış, adeta bir yaşam haline gelen aşiret didişmeleri, çekememezlikleri işgal ve istilacıların akınlarıyla birleşince, Kürt’ün o bilinen egemenlerin meşhur yaranmacı, işbirlikçi tutumu belirginlik kazanmıştır. Çokça bahsedilen Kürt "Teşîsi" olgusu bu olmalıdır herhalde!

Bu ise, hep durmadan sıfırdan başlamaktır. Böylesine uğursuz bir rolü oynarlarken, kendilerinin de daha özgür ve serbest yaşayacakları ve tabii ki daha da kuvvetlenerek çıkacaklarını düşünmeleri, büyük bir naiflik ve dar kafalılık olmuştur. Elbette, Kürdistan Tarihi’nde çokça görülen dağların en sert ve ulaşılmaz yerlerine göçüp yaşama alanları kurup, inşa ettikleri de görülmüştür. Ve bu davranışları küçümsememek gerektiği açıktır. Özgür yaşam arayışının yanı sıra, kendi başlarına ve boyunduruktan uzak yaşam arayışı olduğu da muhakkaktır. Kürdistan’da asıl görülen davranış bu olmuştur. Kürtlük eğer bu kadar işgal ve istilaya karşı direnerek bugünlere gelebilmiş ise bunun bir nedeni de; bu özgürce yaşama arayışının varlığı olduğu su götürmez bir gerçektir. Ne var ki bir taraftan böyle görkemli direnişler varken, diğer taraftan ise her zaman görülen, en küçük kırıntılar için; bu halkın sözde egemenleri olanların, dış güçlerden medet ummayı bir yaşam biçimi haline getirdikleri de bir o kadar nettir. Ve bunu yaparken de insanı onursuzlaştıracak birçok tavır ve davranışı sergilemekten çekinmemişlerdir. Bunun için de, her gelene adeta “buyur paşam” demişlerdir. Feodalizmin o meşhur olan “bükemeyeceğin eli öp!” ilkesini harfi harfine uygulamışlardır. Salt uygulamakla kalmayıp bu işbirlikçi tutumu içselleştirerek, geleneksel bir işbirlikçi çizgi haline getirmişlerdir. Bu kendi özüne saplanan bir hançer olsa da, gerçekleştirilen budur.

Birkaç bin yıl sonra da olsa aynı topraklarda, aynı doku üzerinde, aynı yol ve yöntemlerle tekerrür ediyor bu gerçeklik! İşgalcinin yanına geçerek, ona yol göstererek, akıl vererek, kendi kanından, soyundan olanın kuyusunu kazarcasına çalışılmaktadır. Buna düşmanların özel böl parçala yöntemleri de eklendiğinde, yaşanan soykırım ve tarihsel dramın kökenleri olanca açıklığıyla gözler önüne seriliyor. Sonuç olarak, bölünme ve parçalanma, Kürt toplumunun değer yargılarını dağıtmış, neredeyse iskeletini bile parçalamıştır. Ne yazık ki bu durum, bütün Kürtler tarafından henüz tam olarak bilince çıkarılan bir olgu olmaktan uzaktır. Bir gerçeklik bu iken, diğer bir gerçeklik ise birbirine karşı içine girilen tutumlar ve mücadele yöntemidir. İşgalcinin saflarında yer alması bu gelenekten kaynaklıdır. Hedeflenen yalnızca bir parçacık çıkardır. Ona düşen aslan payı değil, arta kalandır. Bu hedef için düşmanın özel yönetmelerine ve planlanmış ihanete de gerek yoktur. Gerekli olan sadece oldukça büyük bir bencillik ve belleksizliktir.

3-KÜRTLERİN ANALARINA İLİŞKİN KISA BİR DEĞERLENDİRME:

Kürdistan Tarihi’ne ve bu coğrafyada gelişen uygarlıklara giriş yapmadan önce çok kısa da olsa insanlığın buraya kadar ki yürüyüşünü ana hatlarıyla çizmek yerinde olabilir.

Bugün Kenya olarak bildiğimiz ülkede, tarih öncesi (prehistorya) dönemden birçok dinozor ve timsah fosili bulunmuştur. En eski fosil kalıntıları 200 milyon yıl önceye endekslenmektedir. En eski insan fosilleri ise “şimdilik” Kenya'da Turkana Gölü çevresinde bulunmuştur.

Dinazorların yaklaşık 65 milyon yıl öncesinde yok olduklarını ve yok oluşlarından 5 milyon sonra -yani yaklaşık 60 milyon yıl öncesinde- ilk primatların görülmeye başladıklarını ortaya çıkan fosillerden biliyoruz. Primatların Doğu Afrika’da ilkel araçları tutabilen ve iki ayaküstünde yürüyebilen bir tür olarak gelişme gösterdikleri de kanıtlanmıştır. Hominid denilen insansı aileyi bilim bu dönemle başlatıyor. Artık diğer maymungillerle -milyon yıllar sürse de-insan ailesine doğru yolun çatallaşmaya başladığını da biliyoruz. İlkel Hominid olarak adlandırılan bu türü sırasıyla Homo Habilitis (yetenekli insan), Homo Erectus (iki ayağı üzerinde dik duran insan, 1 milyon yıl ile 220 bin yıl arası), 220 bin yıl önce Homo Erectus’un yerini Neanderthal (Almanya’nın Düsseldorf kenti yakınlarındaki Neander vadisinde 1856'da bulunan fosilden ismini alıyor) insanı alır. Neanderthallerin (Üst (yukarı) Paleolitik Çağ’ın başlangıcında sayıları azalsa da, 35 bin yıl öncesine kadar da yaşamlarını sürdürdüklerine yönelik kanıtları bugün Avrupa’da ortaya çıkan bulgulardan biliyoruz. Daha sonra ise-yer yer Neanderthaller'le aynı tarihi sürece denk gelse de- gelişecek olan Homo Sapiens’tir. Homo Sapiens (düşüncen insan) türünün başlangıcı 300 bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Homo Sapiens türü, bugünkü yeryüzündeki insanların anası ya da atası olarak kabul edilmektedir. Homo Sapiens'ler, Üst Paleolitik Kültürü (M.Ö. 60 -20 bin) yaratmışlardır.

2.inci resim-Rif Vadisi

Şimdilik en eski insan yapımı alet 2,5 milyon öncesine (Homo Ru-dolfensis 2,5 ile 1,8 milyon yıl arasında yaşamış) dayandırılmaktadır İnsanın ilk çıktığı yerler olarak yukarıda belirttiğimiz gibi Kenya’nın Turkana Gölü çevresidir. Yine Tanzanya ve Etiyopya’yı da coğrafik şartlarından dolayı katmak yanlış olmayacaktır. Omo Irmağı çevresi ile Kuzey Kenya ile Güney Batı Etiyopya arasındaki Rodolf Gölü’nün kenarlarıdır.

Afrika’da ilk insan hareketlenmesini henüz Homo Erectus aşamasındayken 1-1,5 milyon önce ilk kez Afrika’dan Ortadoğu’ya doğru hareketleri kanıtlanmıştır. Ortadoğu’da en büyük insan yoğunlaşmasını ise 1 milyon yıl öncesine rastlıyoruz. Bin yıllar alan bu göç ya da yayılış birkaç koldan yapılacaktır. Bir kol Afrika’nın kuzey batısından Avrupa’ya açılırken, bir kol Great Rift Valley diye bilinen Büyük Rift Vadisi’nden -bugünün Etopya- Somali coğrafyası -Suudi Arabistan’a geçerken, diğer bir koldan ise Nil’den yukarıya çıkarak Sina Adası’ndan Ortadoğu’ya geçilecektir.

Göç dalgası sürecektir. Ortadoğu’dan geçip Asya’ya ulaşan guruplar da vardır. Örneğin 800 bin yıl öncesine ait insan fosilleri Çin’de ve 1 milyon yıl öncesine ait ise Java Adası-Endonezya’da bulunmuşlardır. Yine Avrupa’da (İspanya, Fransa) 700-800 bin yıl öncesine kadar giden insan fosilleri bulunmuşlardır. Daha eskilere tarihlenen Homo Ergaster fosili ise 1,8 milyon öncesine gidiyor. Bulunduğu yer ise Gürcistan’dır. Benzer bir şekilde dünyanın birçok yerine bu dalga sürüp gitmiştir. İnsansı gelişim sürdükçe bu kez daha gelişkin olan insan türleri, bu göç dalgasını farklı zamanlarda sürdüreceklerdir. Bunun içindir ki hem Homo Sapiens türünün hem de Neandertaler’in yayılışını başka kıtalarda da görebilmekteyiz.

Dünyanın birçok yerine, belirttiğimiz gibi Homo Sapiens’ler dağılacaklardır. Ancak insan yerleşiminin süreklilik kazandığı yerlerin başında Ortadoğu, daha doğrusu Altın ya da Bereketli Hilal olarak Prof. James Henry Breasted tarafından isimlendirilecek olan coğrafya gelecektir. Buna iyi bir örnek Şanidar Mağarası’dır.

Şanidar Mağarası, bugün Kürdistan’da Hewler kentinin Mêrgesor bölgesinde bulunmaktadır. Eski bir tarihsel yerleşim yeri olmasının yanı sıra 9 Neanderthal insan iskeleti bulunmuştur. Bu iskelet kalıntılarının tarihi 60 bin yıl öncesine gitmektedir. Burada elde edilen bulgularda bu insanların ölüleri için ayinler yaptıkları, ölülerini çiçeklerle süsleyerek gömdükleri de tespit edilmiştir. Ölü gömmeler için ünlü arkeolog Lewis Mumford, Tarih Boyunca Kent çalışmasında: “İlk insanın ölüye olan saygısı, belirli bir toplanma mekânı ve sonuçta daimi bir yerleşim yeri aramasında pratik ihtiyaçlardan daha önemli bir rol oynamıştır belki de” dediği ekleyelim.

3.inci resim-Şanidar Mağarası

“Neanderthal insanı ile Homo Sapiens türünün 60 bin yıl kadar önce bu topraklarda yan yana yaşadıklarının ve insanın Homo Sapiens türüne evrilmesinin en güçlü ipuçları Şanidar’da ortaya çıkmıştır. Homo Sapiens türünün yarattığı ilk kültür örneklerinden kabul edilen Orta Paleolitik dönemin Musteriyen kültür örneklerine ait bulgulara Şanidar’da 52 bin yıl öncesine ait olarak rastlanmıştır. S. Teber’in ifadesiyle, “Homo Sapienslere geçişin izlerini ve örneklerini sergilemede özellikle Şanidar mağarası en öğretici verileri sağlamıştır.” (Uygarlığın Doğuşunda Kültür ve Kürtler-Mehmet Sait Yıldırım)

Başka önemli bir kalıntı ya da bulgu ise Süleymaniye yakınlarında bulunan Hazarmert Mağarası’dır. Tarihi 40 bin yıl öncesine endeksleniyor. Yine önemli başka bir tarihi kalıntı ise -25 bin yıl öncesine endekslenen-Kerkük civarlarında bulunan Zerzi Mağarası’dır.

Kürdistan dışında mağara yaşamı başka coğrafyalarda da görülmektedir. Örneğin Lübnan bunlardan sadece bir tanesidir.

1 milyon yıl içerisinde insanların Altın Hilal’de yoğunlaşmaları yaşanırken, 20 bin yıllarında son Buzul Çağı’nın sona ermesi yaşanacaktır. Havaların ısınması sonucu iklim ve bitki örtüsünün yaşama uygun hale gelmesiyle birlikte yeni gelişmeler yaşanmaya başlar. Altın Hilal’in hem bitki zenginliği, hayvan bolluğu, mevsimlerin uygunluğu, su kaynaklarının bolluğu, toprağın müsaitliği bu gelişmeyi hızlandıracaktır. Daha sonra tarihe Doğal Toplum olarak geçecek bu tarihi süreç, esasta giderek Neolitiğe evirilecektir.

Doğal Toplum’u insanın ilk toplumsallaşmaya başlamasıyla ele alacak olursak, primatlardan kopan ilk insan topluluğundan hiyerarşik topluma kadar uzanan tarihi süreç olarak ele almak yerinde olabilir. Temel formu 20-30 kişilik klan topluluğudur. Doğal toplum aynı zamanda: Mezeolitik, Paleolitik ve Neolitik merhalelerini de kapsamaktadır. İnsan türü daha önceleri doğada avcılık ve toplayıcılıkla geçimini sağlarken giderek yerleşerek kendi ürettikleriyle de yaşamasını sürdürür düzeye gelecektir. Temel karakteri avcılık ve toplayıcılığın hakim olduğu bir yaşam kültürüdür. Özellikleri: Ateş kullanılabilmesi, kaba taşlardan, ağaçlardan.

Paleolitik Dönem’e Kaba Taş Devri de denilmektedir. (2 milyon ile 20 bin yıl önce): Temel karakteri avcılık ve toplayıcılığın hakim olduğu bir yaşam kültürüdür. Özellikleri: Ateşi kullanılabilmesi, kaba taşlardan, ağaçlardan hayvan diş ve boynuzlarından -ok ve mızrak da dahil -aletler yapabilmesidir. Klan biçiminde yaşamaktadır. Çocuklar klanın ortak değeridir. Klan bilincinin sembolü totemdir. Doğa ile bütünlük esastır. Klan, kadın Ana etrafında oluşan bir birliktir. Çocuk, Ana ile tanınmaktadır. Erkeklerin dışa karşı savunma rolü vardır. Sihirsel düşünüş bu döneme aittir. Mağara sanatı yaygındır.

Mezeolitik Dönem’e Yontma Taş Devri de denilmektedir. (20-15 bin yılları arası):  Mezeolitik Dönem küçük taşları da işleyebilmektedir. Estetiği daha gelişkindir. Avcılıkta uzmanlık gelişmiştir. Olta, balta ve zıpkınlar kullanılmaktadır. Köpek evcilleştirilmiştir. Hayvanlar evcilleştirilmiştir. Doğada yabanıl tahıllar bilinmektedir. Sihirsel düşünüş daha fazla gelişmiştir.

Neolitik Dönem’e Cilalı Taş Devri de denilmektedir. Ancak Neolitik, Köy Tarım Devrimi olarakta bilinen, insanlığın hafızasının en gelişmiş form alan çağıdır da. (M. Ö. 15-3 bin yılları arası): Ziraat yapılmaktadır. Çiftçiliğe geçiş yapılmıştır. Evcilleştirme çok gelişmiştir. Küçük çapta da olsa sulamayla tarım yapılmaktadır. Tarlalar açılmaktadır. Çobanlık gelişmektedir. Klandan köy toplumuna doğru oradan da kabile ve aşirete geçiş yaşanmaktadır. Ortakçı düşünce yapısı ve ortak mülkiyet zihniyetinin gelişmiş olduğunu görüyoruz. Toplumsal artı ürün gelişmektedir. İnsanlık tarihinin en büyük icatları bu tarihi sürece denk gelir. Köyden kasabalara geçişin yaşandığı çağdır da.

Neolitik dönemde en belirgin olarak öne çıkan Kadın Kültürü’dür. Neolitiğin bir Kadın Devrimi olduğu artık kabul gören bir tezdir. Ana yanlı bir toplum söz konusudur. Yaşam kadın ekseninde şekillenmektedir. Ana Tanrıça Kültürü esastır. İnsan ilişkileri daha eşitlikçi ve özgürcedir. Daha adaletli ve paylaşımcıdır.

Neolitik Dönemin icatlarını sayacak olursak: M.Ö. 8. bin yıla geldiğimizde ağırlıklı olarak hayvanlar evcilleştirilmiştir. Tarım için: Değirmen, Dibek, Havan, Madencilik, Çanak-Çömlek, Dokumacılık, Kazma, Saban ve Yontma Taş araçları icat edilmişlerdir.

Neolitik dönem aynı zamanda tümden bir dil devrimidir. Dilin oluşmasını bizler ilk işaret diline kadar götürecek olursak bu bizleri milattan önce 40-50 bin yıl öncesine götürebilir. Ancak dilin en somut geliştiği tarihi süreç neolitik çağdır. Dil gurupları giderek neolitik dönemin sonuna doğru ayrışacaktır. Kürdistan'da Ari diller esasta bu süreçte gelişeceklerdir. Gordon Childe’nin belirttiği: “Neolitik Devrim bir kültür çağıdır. Tüm tarımsal, zanaatsal, ulaşım, barınma, sanat, yönetim, din alanlarında devrim niteliğinde gelişmeler yaşanmıştır” dediği çağ esasta bu çağdır. Prof. Dr. Hauptmann’ın: “Bu bölge Avrupa’da olsaydı, dünyadaki yankıları büyük boyutlarda olacaktı” dediği yer yine Kürdistan’dır ancak, oluşum süreci ise Neolitik Çağdır. Braidwood’un, “Dünyanın hiçbir yerinde yaşam Toros-Zagros dağ silsilelerinin kavisli eteklerindeki yaşam kadar anlamlı olamaz” dediği yer yine bu mekanlardır. Alman arkeolog Klaus Schmidt, gördüklerinden duyduğu heyecanı “Çayönü’nde o günlerde bilim tarihi yazılıyordu” diyecek kadar coşkuyla yer altında çıkarılan arkeolojik bulguları karşılayacaktır. Aynı Klaus Schmidt’in hem eleştiren hem de hayıflanarak: “İçinde İncil isimlerinin geçmemesi ve sansasyonel buluntular sunmaması nedeniyle” bu topraklarda hak ettiği ilgiyi görmeyen birçok arkeolojik bulguya işaret ettiğini de belirtelim.

Bugün dünyada en eski neolitik bulgulara bizler arkeologların ALTIN ÜÇGEN, ÇEKİRDEK BÖLGESİ diye tabir ettikleri coğrafyada karşılaşıyoruz. Altın Üçgen’i arkeologlar Amed’in kuzeyi (Ergani’ye kadar), Fırat’ın (Halfeti civarlarında) doğusu ve batısı ve Batman ile Siverek arasına kadar uzanan hat olarak tarif ediyorlar. Kimi bilim insanı bu hattın Qerejdağ’ın (Karacadağ) etrafını çemberlediğini ifade etmektedir. Ancak, ortaya çıkan bulguları ve bulundukları yerleri dikkate aldığımızda, bu üçgenin bir ayağını İlam ve Kermanşah’a kadar uzatıp, oradan bir çizgi çekerek Antep’in güneyiyle bağlamak belki daha yerinde olabilir.

Muhtemeldir ki bu coğrafyada daha birçok yeni yerleşim yerleri bugünkü tabirle “Şehirler” keşfedileceklerdir. Şimdiden en eski yer olan Göbekli Tepe (Xerawreşk)’dir. Yaklaşık M. Ö. 12 bin yıla endekslenmektedir. Yine M.Ö. 11 binlere varan Urfa’ya yakın Nevala Çore. Yine Diyarbakır’ın Ergani sınırları içinde Çayönü (Çemê Kota Ber ya da Qote Berçem) ve Gıre Heciyan, Batman’da ise; Çemê Xallan’ı da ekleyebiliriz. Antep etrafında bulunan Oylum Höyük, yine Adıyaman’ın kuzey batısında ise Titriş’tir. Bunların tümü Altın Üçgen diye belirtilen coğrafyada bulunuyor. Ayrıca Güney Kürdistan'da Süleymaniye civarında ise Çermok ve Gıregewre’yi eklememiz gerekiyor. Ganj Dara ve Giyan buluntuları ise Doğu Kürdistan’ın İlam ve Kermanşah şehirlerine yakın düşmektedirler. Sözünü ettiğimiz yerleşim yerlerinin nüfusları 1000-1500 arası tahmin edilmektedir.

 

4.inci resim Göbekli Tepe (Xerawreşk), Çayönü-Kota Ber Çem ile Altın Üçgen ve Altın Hilal ya da Bereketli Hilal

 

Altın Üçgen’deki yerleşimleri daha iyi gösterebilmek için, bir üçge-nin ayaklarına benzeterek yeniden vermek iyi olabilir. Üçgenin tepesine Çemê Kote Ber’i-Ergani olarak koyarsak:

a-Üçgenin Doğu Kolu: Gırıkê Heciyan-Ergani, Çemê Xallan-Batman Siverek arasında, Kortik Tepe- Bismil’de, Nemrik, Qermez Dere-Güney Kürdistan’da, Tepê Guran-Loristan’da, Ali Koş-Zagros dağ silselesinin en güney ucunda, Çemê Zewi-Hewler’de, Tepe Gewro, Xalat Çermok-Diyala ile aşağı Zap arasında, Karim Şahr-Kerkük’ün doğusunda, Tepe Serab-Ganj Dara ve Giyan ise Kermanşah’ta…

b-Üçgenin Batı Kolu: Tepecik ve Tülintepe-Elazığ, Cafer Höyük-Malatya, Gritille, Heyaz Höyük, Samosata-Adıyaman, Newala Çore-Adıyaman…

c-Üçgenin Orta Kolu: Göbekli Tepe-Urfa, Gürcü Tepe, Sefer Tepe, Hamza Tepe, Karahan Tepe…

Ayrıca: Yukarıda dile getirilen yerleşimlerin yanı sıra Paleolitik ve mezolitik çağda kalan birçok yerleşimi sıralamak yine mümkündür: Palanlı-Adıyaman-Malatya, Yazılı Kaya-Kağızman, Yedisalkım-Van, Geveruk ve Tirişin-Hakkari, Asiyab-Zagros etekleri gibi…

Özce; Afrika’dan çıkışla başlayan göçün Altın Hilal’e yaklaşık bir milyon öncesinde ulaşmasıyla bu coğrafya da kesintisiz insan yaşamının sürdürüldüğüne tanık oluyoruz. Dünyanın birçok yerine yayılışlar yaşanmıştır. Ancak Altın Hilal ve özelde de Altın Üçgen diye bilinen coğrafyada yaşam emareleri kesintisiz sürmüştür. Dünyanın diğer coğrafyalarıyla arasındaki büyük fark budur. Bu farktan dolayıdır ki bu topraklarda-coğrafik koşullarında elverişli olmasından da kaynaklı- insanlığın kültürel hafızasıyla biriken değerler bu coğrafyada Doğal Toplum’un en gelişkin formu olan Neolitik’e öncülük etmişlerdir. Tarihçilerin de bu hattı Altın Hilal olarak isimlendirmesiyle teyit ettikleri ya da onure etmeleri bu gerçeklikle bağlantılı bir durumdur.

İlk kasabaların ya da şehirlerin oluşması ardından gelişim seyri devam edecektir. Bu gelişim seyri dalga dalga Altın Hilal’de dünyanın diğer yerlerine yayılacaktır. Yayılışın bu tarihi süreçten sonra esasta kültürel bir yayılış olduğunu unutmamak gerekiyor.

Başkan Apo bu yayılış için: “Neolitik Toplum M.Ö. 6 ve 4 bin yılları arasında Orta Dicle ve Fırat boylarında gelişmiş; Khalaflaşma Kültürü denen aşamaya uğrarken, M.Ö. 6 yıllarında Kuzey Afrika -Mısır-, Aşağı Fırat, Basra Körfezi ve Orta Anadolu’ya, Çatalhöyük’e, yaklaşık M.Ö. 5000’de Kafkasya, Kuzey Karadeniz, Balkanlar, Kuzeydoğu İran, Hindistan, Pencap ve İndus kıyılarına, 4000’de Çin’e, tüm Avrupa’ya, 3000’de Amerikan kıtasına ulaşmıştır” demektedir.

Tel Khalaf Kültürü birçok bulaşa imza atan kültürdür. Bunlara birkaç örnek verecek olur isek: Çömlek, balta, saban, yün eğirme, dokuma, öğütme, tekerlek, köy mimarisi, bakır taşından yarı madeni aletler.

Tarihçilerin ortak bir tespiti ise: “Genel bir kabul göstermektedir ki, M.Ö. 6. ve 4. bin yılları arasındaki buluşlar -neolitik toplumun Tel Khalaf Kültürü-, ancak Milattan Sonra 16. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan buluş ve teknolojilerle kıyaslanabilir” denilmesidir.

Yine “Neolitik toplumun Verimli Hilal’de “Tel Khalaf” kültürü altında kalıcı bir kurumlaşmaya yol açtığı dönem, aşiret gruplarının şekillendiği bir aşama anlamına da gelmektedir. M.Ö. 6.000-4.000 yılları arasında yaklaşık olarak iki bin yıllık bir süreyi yaşayan bu dönem, uygarlığı hazırlayan “temel icatlar” süreci gibi çok önemli bir rol oynamaktadır”.

 

5.inci resim-Tel Khalaf Kültürü

Tel Khalaf Kültürü Neolitik Kültürle şekillendiği için komünal, ortakçı ve barışçı bir kültürdür. Tarımcılık esastır. Kültür böyle şekillenmiştir. Ne var ki güneyden gelen Amorit Kültürlü çoban kabileler Altın Hilal’e adım adım yerleşirler. Silahlı ve savaşçı olan bu kabilelerin tarihte şekillendirecekleri kültüre daha sonra El Ubeyd Kültürü (M.Ö. 4200-3200) denilecektir. Bu kültür Tel Khalaf Kültürü’nden gelişkin olduğu alanlara kadar sızacaktır. Ve süreçle de etkin hale gelecektir. Ana merkezleri Eridu ve Ur Şehirlerinin çevreleri olmaktadır. Tel Khalaf Kültürü daha çok köye dayanırken El Ubeyd Kültürü ağırlıklı olarak kasaba ve şehirlere daha yatkın bir kültürdür.

Benzer bir şekilde ancak daha da gelişkin kültür olarak Uruk Şehir Kültürü olacaktır. Bu M.Ö. 3500-3000 yıllarına denk gelen bir şehirleşme kültürüdür. Hem Tel Khalaf hem de El Ubeyd Kültürlerinden etkilenen bu kültür farkını çok erkenden ortaya koyacaktır. İktidarın, devletleşmenin temellerinin en sağlam atıldığı kültür ya da kültürsüzlük çağı da oluyor. Benzer bir şekilde birçok şehir gelişecektir. Ancak ilk çıkış merkezi Gılgamış’ın Kenti olan Uruk Şehri’dir.

Uruk’tan-Sümer çağına geçişin yapıldığını bugün bize ortaya çıkarılan tabletler söylemektedir. Tarih Sümerlerde başlamasa da “Tarih Sümerlerde Başlar” diyen Noah Kramer Sümerlerin birçok icadı bulduklarını söyler. Başkan Apo ise: “Sümerlerin tarihsel gelişmeye temel katkılarını ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz: a- Yazının icadı, b- Matematik ve takvim, c- İlk kapsamlı mitoloji ve teoloji, d- Devlet kurumu ve siyaset, sınıflaşma, e- Yasalar ve yazılı hukuk, f- Şehircilik, tapınak, zanaat, ticaretin merkezileşmesi, g- Özel ve kolektif mülkiyet, h- Kutsal aile ve hanedanlık, i- Yazılı edebiyat ve destanlar, müzik, j- İlk kolonileşme ve emperyalizm” diye sıralar.

 

Devam Edecek: -“Toprak Kadar Eski Halk, Kürtler” ve “Altın Üçgen”

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları

Tarih Şimdidir-Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Tarih  Simdidir-Kurdistan  Tarihine  Ozlu  Bir  Bakis-2  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.