Doğaya Dönüş ve Doğal Tedavi Üzerine
Ekoloji / 23 Kasım 2009 Pazartesi Saat 19:24
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
ilk insan doğaya gözlerini açtı ve kendisini orada var kıldı. Zaten onun eseriydi. Vücudunun herhangi bir yerinde bir ağrı hissettiğinde ilk başvuru kaynağı yine doğa ve bitkiler oldu.

Günümüzde doğaya ve onun ürünlerine dayanarak insan sağlığına katkıda bulunmaya çalışan ya da bu yönlü sorunlara deva olmaya çalışan “Alternatif Tıp” esasında çağdaş tıbbın temelidir. Bu yüzden “alternatif” olmaktan çok tıbbın esasıdır demek daha doğru bir yaklaşım olur. Çünkü ilk insan doğaya gözlerini açtı ve kendisini orada var kıldı. Zaten onun eseriydi. Vücudunun herhangi bir yerinde bir ağrı hissettiğinde ilk başvuru kaynağı yine doğa ve bitkiler oldu. Neolitik dönemle beraber doğal bir gelenek halini alan bu durumun Sümerlerde bir tıp mesleği haline geldiğini arkeolojik buluntulardan anlıyoruz.

Sümerli hekimler bu konuda kendi dönemlerinin imkânları ve koşulları çerçevesinde belli bir uzmanlaşmayı sağlamışlardı. Bu hekimler hangi bitkinin hangi hastalığa iyi geldiğini ya da karışım gerekiyorsa hangi bitkiden ne kadar oran katacaklarını iyi biliyorlardı. Yine elde ettikleri karışımın içilerek/yenerek mi yoksa haricen mi kullanılacağını da hastalarına salık veriyorlardı.

Doğal toplumlar ve insanlar iç içe yaşadıkları tabiatı gayet iyi tanıyorlardı. Bir çocuğun her türlü ihtiyacını annesine bildirmesi gibi onlar da her türlü ihtiyaç ya da sorunlarının çözümünde Doğa Ana’larına başvuruyordu. Çağımızın tıp mesleğinin kökenleri ve kaynağı da doğa ve insan – doğa ilişkileridir. Günümüzün tablet, kapsül, şurup, merhem, eriyik ya da daha değişik biçimlerdeki ilaçları, bin yıllardan beri süzülerek ve kuşaktan kuşağa aktarılarak gelen doğal hekimlerin tecrübelerinin bir sonucudur. Doğaya en yakın olan, insana da en yakın olmuştur. Zaten bu açıdan hekimler büyük saygınlık kazanmışlardır. Onlara bir tür tanrısallık ve kurtarıcılık vasfı atfedilmiş, bir güven timsali haline gelmişlerdir.

Çağımızda ise gelişen yüksek teknolojinin sayesinde tıp mesleği de büyük gelişim kaydetmiştir. Fakat beraberinde bir sürü sorun da getirerek… Hormonal, “katkılandırılmış” ve yapay gıdalar, günlük olarak müdahaleye uğrayan genetik, insanın sapkın arayışlarına “cevap” olabilmek için geliştirilen uyuşturucu ve cinselliği dejenere edici ilaç sektörüyle bunun yarattığı rant alanı, iyileştirici özelliklerinin yanı sıra bir sürü yan etkiyle yeni sorunlar doğuran ilaçlar ve en önemlisi de gittikçe daha da dehşet bir hal alan doğadan kopuş gerçekliği… Diğer sektörlerin yarattığı doğal felaketler ve çevre sorunları da insanlığı daha dehşet durumlarla karşı karşıya bırakmaktadır. Çağımızın canavarı Finans Kapital, insanları şöyle bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır: “Sana teknolojik imkânları ve konforu sağlayacağım, fakat tabiatını da kirleteceğim.” “Yüksek” teknolojinin kirlettiği hava, su ve toprak ya da bir bütün olarak doğa gerçekliği, insanlığa her geçen gün daha da yaşamı dar etmektedir. Adeta doğa, kendisine ihanet eden insanı cezalandırmaktadır.

Oysa her geçen gün daha da azalsa da temiz kalmış doğal mekânlarda yaşayan insanlar ve onların doğayla iç içe olan yaşamdaki ısrarı bize adeta çöldeki vahaları çağrıştırmaktadır. Örneğin ülkemiz Kürdistan’ın, teknolojik kirlilikten ve şehirlerden uzak ücra köşelerinde hala sözünü ettiğimiz “vaha”ların kucağında yaşayan insanlarımız, son derece sağlıklı bir yaşam sürdürmektedirler. Bunlardan nicesini tanırız. Tek bir gün doktora uğramak zorunda kalmadıklarını; nezle benzeri hafif hastalıklarla doğayla haşir neşir olmakla geçen günün sonundaki yorgunluğun getirdiği bazı hafif sızılar dışında, hastalık nedir bilmediklerini dile getiriyorlar. Bunların çoğu uzun bir ömür yaşamaktalar, bazıları da 100 hatta 110 yaşı geçmekteler. Bunun sırrını da (sözün gelişi olarak sır, yoksa binlerce yıldır bilinen gerçeklik herhalde sır değildir), doğayla iç içe, onu tanıyarak ve onunla barışık yaşamak olarak ifade ediyorlar.

Aslında hastalığın bir tarifini de “doğayla ters düşmekten kaynaklı hasar” olarak ifade etmek herhalde doğru olsa gerek. Bu hasarı gidermenin çaresi de yine doğadadır. Ya da nerede yanlış yapıldığı aranıp da bulunduğunda ve de doğru olan yerine konduğunda hastalık da giderilmiş oluyor. Neticede insanın kendisi doğanın bir ürünüdür. Bu üründe, kaynağına ters düşmekten dolayı meydana gelen bozuklukların çaresi de “kaynağa dönüş”tür. Doğal tedavi dediğimiz olgu da budur.

Yine Kürdistan’a dönersek; çocukluğumun özellikle bahar mevsimlerini hatırlarım. Köyümüzde (ve tabi gördüğüm tüm köylerde) baharları, özellikle kadınlar ve çocuklar büyük bir coşkuyla kafile kafile doğaya açılırdık. Özellikle kadınlar açısından, insan bünyesine yararlı ve yenebilen tüm otları tanımada sorun yoktu. Dönüşte ise onlarca çeşidinin yer aldığı ot dolu çuvallar vardı sırtımızda. Annem bana otları tanıtır ve yemem için uzattığı her çeşidi için, “bixwe kurê min, derman e” (ye oğlum, dermandır) derdi. Ben de çocukluk aklımla, “ya, her şey de derman olmaz ki!” diye düşünürdüm. Yıllar geçtikçe anneme ve doğaya daha fazla hak verdim. Meğerse derman doğanın ta kendisiymiş.

Köyümüzde otlara özel olarak yoğunlaşan insanlar da vardı. Hangisinin ne gibi özelliği olduğunu ve ne tür rahatsızlıklara iyi geldiğini araştırırlardı. Hatta estetik amaçlarla da bunu yaparlardı. Baharın toplar, kış için de kuruturlardı. Çoğunun tohumunu özenle kaldırırlardı. Bazılarını da çay amaçlı kuruturlardı. Hastalık ya da yaralanmamızda bu insanların tedavi amaçlı evimize çağrıldığını iyi hatırlarım. Gelen bu sağaltıcılar (Kürdistan’ın bazı yörelerinde doktorlara ya da bu tür sağaltıcılara “bijîşk” deniyor, anlamı da “yaşatan” ya da “sağaltan, tedavi eden”) ya otlardan hazırladıkları bir şurubu verirlerdi ya da yara varsa yine otlardan hazırladıkları bir merhem sürerlerdi. Burkulma, kırık ya da çıkıklar için de benzeri tedavi yöntemleri uygularlardı. Bazı “acemi”lerin ya da buna gerçekten ilgiyle değil de “geçim kapısı” olarak yaklaşanlarınkinin dışında bu tedavilerin çoğunlukla faydalı ve sonuç alıcı oldukları da görülüyordu.

Otlara gelince, bunlardan çoğunu adını unutsam da bir kısmını hatırlıyorum: Beybûn, bilbizêk, pîvok, şîşik, mijmijok, tuzik, punk, sipink, lovik, guhreşk, guhbizin, luş, mendik, alo, nêrgiz, gangelok, reşal, bexdenûz, sîrik, şoqil, kerenk, kumik (kîvark), tirşok, rêwaz, rezkê rovî, pelmêw, tû, tûdirî, belalûk, simaq, hêro, rîhan, hindeko, sûrim, çîq, gezgezk, catir, tehlik, gwîriz, siyabo, hêliz, gulik, zîçirk, gulkelem, tolik, pirpar, kizwan, qorat ve hafızamı kazımama rağmen hatırlayamadıklarım…

Doğal yaşamdan dünyamızın acı gerçekliğine gözlerimizi çevirdiğimiz zaman ise ne yazık ki kara bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Petrol, kömür ve doğal gaz gibi doğal enerji rezervlerini tükenişe doğru götüren, bunlarla doğayı yeterince ısıtan ve kirleten, bunlar uğruna nice küresel savaş çıkaran, milyonlarca insanın katline neden olan ve nihayetinde nükleer enerjiyle de yetinmeyen Finans Kapital şimdi de gözünü gıdalarımıza çevirdi. Pirinç, buğday, mısır ve baklagiller başta olmak üzere temel gıda maddelerinden biyoyakıt üreten bu güçler, insanlığı kendi “konfor”ları için açlığa sürüklüyorlar. Ufak bir - iki örnek sanıyorum her şeyi açıklamaya yeter: Birleşmiş Milletlerin bir araştırmasına göre, 232 kilo mısırdan 50 litrelik bir depo benzin çıkarılmakta, bu da bir çocuğun bir yıllık beslenmesine karşılık gelmektedir. ABD'de mısır üretiminin dörtte biri ve tahılın yüzde 18'i, “ethanol” ile “biyolojik benzin” için kullanılmaktadır. “Soğukkanlı” bir İngiliz ise bu acı gerçeği şöyle formüle ediyor:  “Biz otomobil sürüyoruz, onlar açlıktan ölüyor.”

Özcesi bir yanda Doğa Ana’nın aydınlığı, temizliği, güzelliği ve sağaltıcılığı öte yandan ise “insan” canavarı Finans Kapital’in kirliliği ve karanlığı… Tercih bizim, sizin, hepimizin…

Akif Roj

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.