2002'de başlatılan ‘avut-kandır’ politikası sürecinden 2017'e yılına girerken!
Okuyucudan / 31 Aralık 2016 Cumartesi Saat 04:07
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
DSP, ANAP, MHP (Üç partili) koalisyon hükümeti döneminde yaşanan "kırmızı kitapçık" krizi ile patlak veren ve özünde Kürt Sorununa karşı uygulanan kısır döngü politikalar, üçlü koalisyon hükümeti öncesi ve en son 57. Hükümet'in (serilerinin) sonunu getirmişti

Asırlardır çözümü bekleyen Kürt sorunu, öyle adilane bir şekilde dile getirecek cüretliyi gösterilmeden, sadece (inkarcı, ırkçı) sistemin tıkanıklığına yama bulmaya yeltenen gruplar, ivedilikle harekete geçerek soluklarını "Beyaz Saray" da almakla yedindiler. Daha sonra, burada Türkiye için yeni bir yol haritası çizildi. Bu yol haritasında yola çıkacaklar belirlenmiş ve seçilen yeni "aktörlerle" uzun soluklu bir "sürecin" başlamasına ilişkin önceden hazırlanmış a-z'ye kadar olan tüm planlarla yeni bir dönemin startı vermiş oldular...

"Beyaz Saray" tarafından  'seçilmişlere' verilen misyon sahibi olanlar bir süre sonra, ayak tozlarıyla  Ankara'ya geri döndüklerinde, ilk icraatları "Adalet Kalkınma Partisi’ni"  kurmak oldu.

Ve 3 Kasım 2002'de yapılan genel seçimde tek parti olarak (rap diye) iktidar koltuğuna otur(tul)dular.

Söz konusu Kürt ve Kürdistan sorunu olunca aleni bir şekilde; hakîkat, tahkikat edilmemeye göz yumulmuştu!

***

Kürdistan Özgürlük Hareketi Mücadelesi ‘ne karşı uygulanan askeri (imha) operasyonları sonuç vermiyor, kadim sorunları derinleştirilmesine, ekonomiyi iflas eşiğine getirilmesine, bir bütünüyle toplum bireylerinin cin geçirtmesine sebebiyet veren statükocuların bu ırkçı mantaliteleri  değişmedikçe,  Kürt halkının gasp ettikleri hakları bir çıban gibide, onların canlarına acı vermeye devam edecek gerçekliği de  değişmeyecektir.

AKP'nin bir yıllık icraatı ardından; Siirt'te (okuduğu bir şiir nedeniyle 1999'da 4 ay hapis yattığı ve bu hapis mağduriyeti rolünü çok iyi oynayan)   R.T.Erdoğan milletvekili seçilerek, Mart 2003'de 59. Hükümetin başına geçerek,  Türkiye'nin Başbakanı olarak koltuğa otur(tul)du.

Sonra, Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da öyle bir hava estirdiler ki, sanki gökten zembille yeryüzüne bir kurtarıcı inmiş furyasıyla, bir an değişen sisli-puslu hava perdesi yarılmış gibi, insanların şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu.

Bunun sebebi de, Türkiye'de yıllardır alışılagelmiş tüm olup biten olaylara ciddi yaklaşılamama, yaşananları iyi görmeyen, araştırmayan, sorgulama anlayışından yoksun bıraktırılmış ve retorik konuşmaları yapanların boş vaatlerine hemen kanan bir kuşağın hala bilinçlenmemiş olmaları doğrusu insanı hayretlere düşürmeye devam etmektedir.

***

Dönem-dönem halklara sunulacak beyhude kafiyeli ve nafile vaatleri peşi sıra doludizgin bir şekilde sunma startı verilmişti!

Bunu da, hatipliğiyle ezber bozan, sarf ettiği sözlerle "geçmişi" tuz-buz eden açıklamalarıyla, gariban yandaşı görüntüsünü vererek, askere kafa tutuyor yaygarası kopartılarak,  kabadayı tavırları sergileyerek "gündüz küllahlı gece silahlı" bir anlayışla, "Yaratılanı, Yaratandan ötürü seviyoruz" (ileri-geri) konuşmaları ile tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.

Her konuşması ardından olay yaratıyor, insanların duyguları tsunami dalgaları gibi kabartıyor, okey masaları başında jokey, ata binen süvari oluyordu, iş yerlerinde usta oluyor, gecekondulara davetsiz misafir oluyor, akabinde evlerde abla-abe ziyaret sohbetlerinde destan yaratan kahraman ilan ediliyordu. Adeta tüm memlekete huzur gelmiş, herkes rahat bir nefes almış geleceğe umutla bakıyordu.

Hani "simit-çay'lar" şirketten olmasa da (vapurda, parklarda) keyifle yiyilip içiliyordu.

***

Bu can alıcı olan gerçeklik, Türkiye'de hiç anlaşılmak istenmedi.

Şöyle ki; bir Kürt ne zaman Kürt/Kürdistan sorunu çözümü konusunda bir şeyi  dile getir(miş)se hemen tutuklanıp kendisine ceza veriliyor ve yıllarca zindanlarda ölüme terk edilip, işkenceler sonucunda katlediliyor, fakat bir Türk bunları dile getirdiğinde hemen (yandaş/havuz medyanın manşetleriyle)  "adam gibi adam" yaftasını yapıştıranlar da çok oluyor(du)....!

Şimdi kocaman bir soru, bu iki yüzlülük niye?

Gel bir ülkeyi işgal et, halkını sömür, her açıdan zengin topraklara sahip olan ve halkının diyarı, mekanı, starı olan Kürdistan'ın yer altı/üstü kaynaklarından elde ettikleri gelirlerle kendi memleketlerini "cennet" köşesine çevir, Kürdü de bir lokma (tas çorba)-ya muhtaç edip evlerini-yuvalarını yakıp, yıkarak her tarafı cehenneme çevir.

Yetmedi; Kürdü inkar et en ağır işlerde köle gibi çalıştır sonra emeğinin karşılığını verme. Dilini yasak et, eğitimden, sağlıktan, iş istihdam alanlarından, hayvancılıktan, çiftçilikten,  mahrum et, mezralarını, köylerini, şehirlerini yerle bir edip her tarafı viraneye çevir, dağlarını bombala, ormanlarını, bahçelerini yakıp yıkarak külleştir, insanları canlı-canlı yakarak katlet, sonra biz din kardeşiyiz de!  

Bu zulme karşı bırakalım sadece Kürt olması, vicdan sahibi olan her bir insan Kürtlere bu vahşeti yaşatanlara karşı suskunluğa bürünüp başlarını kuma gömüp tepkisiz kalanlara yazıklar olsun!

***

Sorun zihniyet de ise, çözümü okyanusların ardından aramanın ne alemi var?

Vitrin değişir değişmesine de, eğer mantalite hep aynı mantalite olarak kalıp değişmiyorsa, bununda tek bir adı vardır, o da bağnazlıktır.

Yıllardır hep okyanus ötesindekilerle mekik dokudular. Onların emri ile iktidar koltuğuna (rap diye) oturtulan bu zat,  yeri geldi (-ki çok daha önceleri birçok Kürt şahsiyetlerin de dile getirmiş oldukları söz ve açıklamaları)  sanki daha önceden hiç kimsenin kolay-kolay dile getiremediği sözler söylüyormuş gibi bir hava estir(il)erek, halk arasında da "olsa, olsa bu adam Kürt sorunu çözer" furyasını yaydırmaya başladılar.

Bu vesileyle, toplumun her kesimi pürdikkatle onu izliyor, takip ediyor, her söylediği sözler olay yaratarak gündemin ilk sıralarını meşgul etmeye devam ediyordu. Yeri geldi "garibanların" yandaşı, yoksulların dostu, dervişlerin sırdaşı, "ötekileştirilmişlerin" candaşı rolüne bürünerek herkesin umudu olarak gösteriliyordu. 

***

Haliyle Kürtler arasında da ne oluyor tartışması yaşanırken, kafalarda soru işaretleri de oluşmuyor değildi.

Yaşlı dedelere, pirlere de! Siz bu olup biten olaylara ilişkin ne düşünüyorsunuz diye soruluyor; Tepkileri  "Dijminê bavan nabe dostê lava kurêmin" oluyordu. 

Dolayısıyla her an farklı konu ve konuşmaların yapılmasına karşın temkinli davranan Kürtler, artık sözle değil somut adımların atılması zamanı geldi, geçiyor gerçekliğinde ısrar etmeye devam ettikçe…

Antika olmuş vitrin çekmecelerinde sakladıkları (Osmanlı'dan kalma hile, yalan, dolan, kirli oyun)  planlarını "tek-tek" çıkarıp "ey ahali" nutuklarını daha fazla atmaya gayret göstermeye devam ediyor(lardı)du.

Madem "din kardeşiyiz" peki, neden bu din kardeşinin ülkesini işgal etmişsin, dilini, kimliğini inkar ediyorsun, halkını sömürüp katlediyorsun,? Ne bu din kardeşini -ki sahtekarca kendi çıkarınız için seviyoruz safsatasıyla sevdiğiniz, yaradının yarattığı yaradılanı olan bir beşerdir!

İşte beşerdir şaşar deniliyor ya, şimdi kim kime karşı şaşarlık, yanlışlık yapıyor çıkın ortaya mertçe herkese söyleyin?

***

Türkiye'nin (seçtirtilen) yeni hamasetleri baktılar uyguladıkları, planladıkları oyunları dikiş tutmuyor, ne yapıyorlarsa olmuyor, istedikleri gibi işler de yürümüyor, bu defa medeti  "Allah, Kuran, peygamber" siyasetinde bulmaya çalıştılar.

Kürtlere karşı bu uyguladıkları sahtekarca olan siyasetlerine karşı milim-milim atılan adımlarına karşın, Kürt cephesinde yaşananları mercek altına alarak,  istedikleri gibi artık Kürtlere "kandırılma habı" yutturamadıklarını anladılar.

Bu husus herhalde zamanında gözden kaçmıştı: Öyle bir şey yapacağız ki, Kürtler ne de olsa.....(kendilerine iyi davrananları, ahbap çavuşluğu yapanları, derdiyle sırdaş olanları, onlarla birlikte içki kadehleri tokuşturanları çok sever, tıpkı Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan'ın 'futbolu öne sürüp" bu yaklaşımlarla Diyarbakır halkı nezdinde tüm Kürtlere karşı; işte devletin Kürtlere olan yaklaşım tarzı böyledir dedirtmek için) ... "delikanlı, hovardar babaları , kekoları çok sever" düşüncesiyle bu defa Kasımpaşalı Erdoğan'ı din kisvesiyle sahneye çıkartıp,  buyur rolünü oyna dediler.

Baktılar -ki Kürtler eskisi gibi kolay-kolay yaş tahtaya basmıyor. 2005 yılında Diyarbakır'da TOKİ'nin toplu açılışında "Kürt sorunu benimde sorunumdur" açıklamasıyla bir tabuyu daha yıkan Erdoğan'a  "hayranlık" duyulmaya başlanmıştı.

Zaman su gibi geçiyor denilse de özünde Kürtler için zaman hep kan-revan içinde, açlık, sürgün, işkence içerisinde geçmeye devam ediyordu.

Gelen giden eski siyasetçiler gibi Kuzey Kürdistan'ın il/ilçelerinde söyledikleri basmakalıp sözleri, verdikleri vaatleri, ekonomi paketleri sunulmaya devam ederken; Osman Baydemir'in dediği gibi "ekonomi paketlerinin içi boş bir kabak gibi" ortaya çıkınca, iş tekrar başa dönüp herkesi derinden düşündürüp, canından bezdirme politikalarını sürdürmeye başladılar.

"Sil baştan yapmasını çok iyi biliriz" dediler ve bunu da yaptılar.

Aradan çok fazla geçmeden 2006 yılı Mart ayında Muş’ta kimyasal silahlar ile katledilen PKK gerillalarının cenazeleri Amed’e getirildikten sonra. Amed ili başta olmak üzere, Kuzey Kürdistan'ın birçok il/ilçelerinde Kürt halkı serhıldana kalktı.  Ardından Erdoğan’ın Diyarbakır’da çıkan olaylar sırasında sarf ettiği  "güvenlik güçlerimiz çocuk da olsa, kadın da olsa gerekli müdahale ne ise bunu yapacak’ sözlerinin ardından 13 kişi polis kurşunlarıyla, gaz bombası fişekleriyle ve darp edilerek katledildi.

****

2007 yılı,  Erdoğan ve Yaşar Büyükanıt’ın görüşmesine damgasını vuracaktı!

İstanbul Dolmabahçe Sarayında ikili görüşmelerinde ne görüşüldü ne konuşuldu "mezara kadar sır olacak" açıklaması yapmış olsalar da, alenidir -ki Kürdistan Özgürlük Mücadelesi'ne karşı gün-gün, ay-ay, yıl-yıl "stratejik kararları" nasıl hayata geçirilecek konusunda anlaştıkları bir görüşmeydi.

İyi hatırlanırsa dönem - dönem sanki "asker -sivil" çatışması varmış gibi "havuz medyasında" çok işleniyordu. Halk da olup biten olayları sadece basın-medyaya yansıyan ölçüde değerlendirmeyle yetindirilerek, AKP tarafından kanmaya ve kandırılmaya devam ediliyordu. 

Ancak tüm bu görüşmelerin sır perdesi daha sonra aralanacak...

27 Nisan 2007 yılında 11. Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda AKP'den Abdullah Gül'ü aday göstermeleri ardından, bir hayli sert tartışmalara neden olmuş ve dönemin Genel Kurmayı (nam-ı değer, Şemdinli'de Umut Kitapevi 9 Kasım 2005 tarihinde AKP ve devletin JİTEM çeteleri tarafından bombalanarak,  daha sonra bunlara "iyi çocuklardır'  açıklamasını yapan) Yaşar Büyükanıt (AKP Hükümetine) gece yarısı "Laiklik Muhtırası" uyarısı yaptı.

Daha sonra 22 Temmuz 2007 de yapılan genel seçimde AKP tekrar  tek başına iktidar olduktan sonra, 28 Ağustos 2007 yılında Abdullah Gül Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı seç(tirdiler)ildi.

Kamuoyunda, peşi sıra örümcek ağı gibi "devlet mekanizmasını" sarıp ele geçirme başarısını inceden-inceye işleniyor. Toplumun her kesiminde büyük ve hararetli tartışmalara sahne oluyordu. 

Daha doğrusu kimin eli kimin cebinde olduğu muammalarla sürüp giden bir süreç ve gelecek konusunda "ağızla kuş tutma vaatleri" her fırsatta dile getirilerek, gidişata göre ayar vermeye çalışılıyordu. 

AKP'nin bir bütünü; ki bu oynadıkları rolleriyle, adeta en değme aktörlere taş çıkartırcasına kendilerini hep "mağdur konumda olduklarını ima ederek"  halkı hep bu şekilde beklenti içerisinde bıraktılar. Ha bugün, ha yarın derken fırsat kollama çalışmalarını sürdürerek, toplumu avutmaya devam ediyorlardı.

Daha önceki sistemin ayakbağcılığını yapan diğer siyasi (seri) partileri gibi:

T.C.Devleti mekanizması sistemi uzun bir süre  "Baba-Bacı" makyajlı politikalarla da memleketi idare etmeye çalıştı!

Amaç ve gayeleri;  gelişen ve değişen memleketin hali durumuna göre, insanların duygularını iyicene okşamaktı. Ancak ne ahlak ve ne de vicdan sahibi olunmadığı bir sürecin habercisi olduğunu daha sonra anlaşılacaktı.

"Ben sizin bacınızım, bayrak inmez, ezan dinmez" siyasetini başlatmışlardı.

Sormak gerek:

"Baba-Bacı iktidarı döneminde" Öz yönetim ilanı mı yapılmıştı, hendek savaşı mı veriliyordu? 

Bakurê Kürdistan'da 4 bini aşkın köyleri yakıp yıktılar, binlerce insanlarımızı göçe zorladılar,  "faili meçhul cinayet" adı altında 15 bini aşkın Kürt insanımızı katletme emrini veren Tansu Çiller siyaset sahnesinden inzivaya çekilirken, arkasında bıraktığı acı, sancı, dram, yakılmış, yıkılmış harabeye dönmüş "asla unutulmayacak" bir eser bırakarak, siyaset sahnesinden ayrılıp yıllardır villasında yaşam sefasını sürdürmeye devam etmektedir.

Şunu belirtmek gerekiyor:

Kürtler bu gerçeklikle hareket etmedikçe daha çok kandırılmaya ve katledilmeye maruz kalacak!

Ulusal birlik gerçekleşmedikçe her türlü zulme uğramaya devam edeceğiz!

Şaibelerle kurulan Cumhuriyet, tarihinin en zor dönemini yaşayan ceberut devletin son siyasi parti halkası olan AKP'de hep yalan atarak ayakta kalmaya çalışıyor. Özellikle Kürt sorununa ilişkin sarf ettikleri tek bir sözlerini somut olarak hayata geçirmediler. Söylediklerini de inkar edip ters yüz ettiler.

Herkes tarafından da çok iyi biliniyor ki:

Her yaptıkları halk toplantısı, konferanslarda, miting alanlarında "geçmiş hükümetler döneminde Kürt kardeşlerimizi katlediyorlardı, asit kuyularına atıyorlardı...ama şimdi hamdolsun biz varız" deyip, Kürtün eline kelepçe takarak zindana tıkıyordu.

Kürtleri her dönem ne kadar sınamaya çalıştıysalar da, Kürtler özgürlük ve barıştan yana olan ısrarlarını sürdürdü.

Ne yapıyorlarsa bir türlü Kürtleri istedikleri gibi kandıramıyorlar. Kandıramadıklarının acısını KCK adı altında binlerce Kürt siyasetçi, yöneticileri aylarca, yıllarca zindanlarda rehin alarak çıkartmaya çalıştılar.

Binlerce Kürt çocukların katledilişi AKP'nin iktidarda olduğu dönemde gerçekleşti. Hani "din kardeşiyiz" diyenler var ya işte bu gruplar, Kürdistan ve Kürtlere ait olan her şeye düşmanlık güden kirli, yalan, ırkçı politikalarla zülüm etmeye devam ediyorlar.

Kürt Halkı ve insanlık ROBOSKİ katliamını asla unutmayacak ve unutturmayacak

***

4 dönem iktidarda olan AKP'nin Kürdistan'da uyguladığı politikalarını, sadece Kürdü kandırmakla, avutmakla kalmadı, Kürtleri soykırımla tehdit ederek, binlerce insanlarımızı katletti.

Yeryüzünde bugüne dek eşi benzeri hiç yaşanmamış katmerli acıları Kürtlere yaşattıranlar kuşkusuz er-geç yargılanacaklardır.

Tarih unutsa da; Kürtler Varto, Farqîn, Sur, Cizîr, Gever, Silopî, Şırnex, Nisêbin, Derîk ve daha birçok yerleri talan-viran edip, Kürtleri katleden ve bu katliamda payı olan "hainleri" unutmayacak ve asla affetmeyecektir.

***

"Tekbir getirip Allah-u Ekber" diyorlar fakat teklik sadece Allaha mahsus olduklarını anlamadıkları gibi şirk koştuklarını da kavramıyorlar.

Tekçi zihniyet hastalığı Türkiye'yi çepe çevre sarmış olsalar da, uyguladıkları "karar hükmünde kararnamelerle" uzun süreli şekilde iktidarda kalamayacaklarını da çok iyi biliyorlar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yayılmacı politikaları nasıl sonunu getirdiyse, eski fesli zihniyet kafalı sivri zekalı gruplarlar bugün modern adıyla "Türk başkanlık sistemi" ile tekrardan yayılmacı politikalarını uygulamaya çalışıyor olsalar da, nihai olarak Osmanlı'nın akıbetinden daha beter olacaklar.

***

Kronoloji olarak daha bir çok konu ve olayları ele alıp belirtmek mümkün. Ancak genel anlamda AKP'nin gerek ilk iktidar olduğu 2002 yılından günümüze dek sürdürdüğü politikaları değişmemiştir ve değişmeyecektir.

Dolayısıyla varsa yoksa Kürtler bu makus tarihin cenderesinden kurtulması için de mutlak  köklü bir değişimi kesinlikle yapmalıdır!

Çünkü:

T.C. Devleti ve AKP Hükümeti 2017 yılında büyük bir savaşa hazırlandığı malum. Aylardan önce Kürdistan'ın Güney, Batı, Kuzey sınırlarının kesiştiği bölgelere binlerce asker, tank, top zırhlı araçların sevkiyatı yapmaya devam etmektedir.

Durum çok ciddi demekle acaba ne kadar ciddiyetle yaklaşılacaktır, bu da herkesin sorunudur!

Türkiye'yi değiştirmekte ısrar edenler, ilken kendi zihniyetlerini değiştirmelidirler. Tekçiliğe karşı, çoğulculuğu benimsemelidirler. Gericiliği değil çağdaş uygarlığa giden yolda yol almalıdırlar.

Yaptıkları haddi hesabı olmayan " yolsuzluklarla" yolları, köprüleri inşa ederek "işte bakın biz değişiyoruz" diyerek halkı kandırıp, avutarak bu şekilde memleket yönetilemez.

Çünkü, bir taraftan halkları birbirine kaynaştıran "köprüleri" bombalayıp yok edeceksin, bir taraftan yol/köprüleri inşa ettim deyip, işin içerisinden sıyırmaya çalışacaksın....

Bilim insanları, profesörleri, dekanları, öğretim üyeleri, insan hakları savunucuları, öğretmenleri, öğrencileri, sanatçıları, siyasetçileri, doktorları, gazetecileri, aydınları, sendikacıları, işçileri, emekçileri zindana tık sonra "hak hukuktan, özgürlükten, demokrasiden" söz edip hava at...

İşte bu iş böyle olmaz, derler adama!

***

Türkiye ve Kürdistan'da yaşamı ve hayatı çekilemez hale getirenler belki hayatlarını yaşıyor olabilirler. Fakat "keser döner sap döner gün gelir devran döner" deyimi boşuna dememişler.

Çok iyi anlaşılan nokta:

Eskilerden kalma politikalarla hiç kimse artık Kürdistan'da rahat siyaset yapamayacağını anlamıştır.

 "Tek millet, dil, devlet, bayrak" diyerek:  Milletin anasını ağlatmaya devam ediyorlar. Dil'lerinden "asacağız, keseceğiz, bitireceğiz, yerle bir edeceğiz, yok edeceğiz" söylemleri hiç eksik olmuyor. Devlet içerisinde de kendilerine yandaş her türden olan güruhları oluşturup "seferberlik" ilan ederek herkese meydan okuyan naralarını atmaya devam ediyorlar.

Bayrak siyasetini özellikle Kürtlere karşı çok kullandılar, ancak bugün öyle bir aşamaya geldi -ki, her türlü imkan ve olanakları sağladıkları çağın yamyamları olan DAİŞ'e verdikleri yardım, destekleri sonuç vermeden, Türk bayrağını ayakları altında çiğneterek "mehmetçiği" cayır-cayır yakmaya kadar gelen durumun; suçluları kuşkusuz kurulacak adil bir adalet düzeninde halka karşı hesaplarını   vereceklerdir.

***

2017 yılı içerisinde Kürtleri ne bekliyor?

Elbette ki; Rojava Devrimi ile uluslararası camiada Kürt ve Kürdistan'a karşı olan bakış açıları her ne kadar değişmiş olsa da, Kürtler ivedilikle ulusal birliğini oluşturmalıdır.

Hepimiz için hayati öneme haiz olan ULUSAL BİRLİK önünde manipülasyonlarla "takoz" olma da ısrar edenler, halkın gazabına uğrayacaktır.

Kürdistan'ın hiç bir parçasında hiç bir Kürt özgür değildir.  Dolayısıyla yine Kürdün özgürlüğünü sağlatacak olan da yine Kürttür, bir başkası değildir.  Kürtlerin bu saatten sonra  statüsüz bir yaşamı asla kabul etmeyeceğini ve uğrunda ne tür felaketler yaşansa da bu realiteden kesinlikle taviz vermeyeceğini kesin-kes herkese ayan, beyan ortadadır.

Bunun için özellikle 15 yıllık iktidarları döneminde Kürtlere kan kusturtan "AKP"nin bundan sonra Kürdistan'da "bir çivi çakacak" hayaline kapılanlar şunu çok iyi bilmeliler ki, bir türlü uyanmadığınız gaflet uykusundan dolayı, binlerce kardeşlerinizin ölümüne sebep olduğunuzu unutmayın.

Bu saatten sonra bir kimseye ne nasihat vermek zamanıdır,  ne de nutuk atmak zamanıdır!

Kürtler için zaman, birlik ve beraberlik zamanıdır.

Haliyle olup biten her şeyi herkes görüyor, duyuyor ve birebir olayları yaşıyor.

Kürtler; bundan sonra ne din ne de sahte kardeşlik nutukları atarak, avutmalı, kandırmalı siyasetini yürütenlere kanacak bir tarafı kalmamıştır.

Kürtlere kalan tek bir şey var: özgürlüğünden asla vazgeçmeyecekleri olgusu.

Bu kadar basit!

Muhtemelen, yeni bir yıla girerken her insanın içinden geçirdiği bir dileği vardır; tek ve yegane dileğim 2017 yılının Kürt özgürlük ve ulusal birliğinin sağlanması yılı olmasıdır.

Menaf Arslan

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): 2002de  baslatilan  avut-kandir  politikasi  surecinden  2017e  yilina  girerken    

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.