Göç, zoraki iskân ve Kürdistan’daki demografik yapının değiştirilmesi-5
Araştırmalar / 27 Aralık 2016 Salı Saat 12:14
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
1913 yılından itibaren ise İttihatçılar katliam, tehcir, mübadele, yer değiştirme vd. yöntemlerle demografik yapıyı bozmayı sistematik, planlı ve programlı hale getirdi. Katliam ve tehcirle ezilen Hristiyan halklar soykırıma (Ermeni, Rum ve Asuri) uğratıldı. Tehcir Kanunu adıyla 27 Mayıs 1915'te, her ne kadar Osmanlı yöneticileri Ermeniler için çıkarıp uygulanmış deseler de, Kürtlerde bu kanundan fazlasıyla etkilenmiştir

Osmanlı’nın 1913-1923 kadar olan süredeki Göç politikaları

Osmanlı İmparatorluğu I. ve II. Balkan savaşını kaybedince, yüzünü Anadolu’ya çevirmek zorunda kaldı. 1914 yılından itibaren 3.000.000 km2 toprak parçası elden çıkınca sorunlar artmıştı. İmparatorluğun “çöküş” dönemi boyunca her toprak kaybı yeni muhaceret sorunu yaratmış, Osmanlı ordusunun terk ettiği yerlerden Müslüman ve Türk nüfusu geri çekilmişti. Rus Çarlığının bölgedeki yayılmacı politikası Osmanlıyı oldukça zorluyordu. Bu iki karasal imparatorluğun fetih ve işgal metotları da büyük benzerlikler taşımaktaydı. Slav ve Rus Kazakları başta olmak üzere, Hristiyan nüfusun fethedilen yerlere iskânı bir Rus yayılma biçimi olarak, Osmanlı-iskân siyasetinin karşısına inatçı bir benzerlik ile dikiliyordu. 1768-1774 Rus Savaşı’ndan itibaren, Osmanlı ciddi bir muhaceret sorunu ile karşı karşıya kalmıştı.

1783 Kırım işgali, Tatar Müslümanlarının Osmanlı’ya kitlesel muhaceratına yol açmış ve 1826 Akkerman Anlaşması ile Rusya bir kesim Osmanlı Müslümanının işgal ettiği yerleri terk etmesini zorunlu kılmıştır. Dobruca’nın Ruslar tarafından ele geçirilmesi (1829), Müslümanların kaçışlarına yol açmış, bir süre sonra Osmanlı güçleri burayı yeniden ele geçirdiğinde (1843) arasında daha önce göç ettirilenlerinde bulunduğu bir miktar Müslüman nüfusu iskân etmişti. Batı hudutlarındaki bu demografik savaş, doğu hudutlarında da aynı şiddette sürmüştü. Marc Pinson’un 1854-66 Osmanlı-Rus Savaşı özelinde tanımladığı gibi aslında tüm Osmanlı-Rus savaşları, bir “nüfus savaşı” şeklinde geçmiştir.

Balkanlar’dan Kafkaslara Rus ordusu karşısında alınan her mağlubiyet, Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan Müslüman nüfusu artırmakta idi. Ama en trajik olan Kafkaslardaki iki imparatorluğun karşılaşmasında yaşanacaktı. Rusya’nın Kafkasya’yı kesin fetih politikası ve Şeyh Şamil ayaklanması bölge nüfusunun hedef haline gelmesine yol açmıştı. Bölge halklarının büyük bir kısmı kaçıp Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmıştı. Özellikle Osmanlı arşivlerine göre “1877-1900 yılları arası Balkanlar’dan Anadolu’ya yönelik gerçeklesen; Balkanlardan, Kırım ve Kafkasya’dan, Batı ve Doğu Türkistan’dan, Ural-Altay dil yöresinden gelen ve sayıca diğer yıllardaki göçlerden daha fazla olan bu göçlerle Anadolu’ya bir milyonu Balkanlardan olmak üzere toplam yaklaşık iki milyon göçmen gelmiştir. Anlaşıldığı gibi iç göç kadar dış göç de ihtiyaca göre yapılmıştır. Başta Anadolu daha sonra da Kürdistan’a Ermenilerin göç ettirilmesi sistemli yapıldı.”(42)

Toplum yapısında değişimlere yol açan ilk etkiler bu göçler tarafından yapılmıştır. Bugünkü yapının oluşmasında ki temel görevini yerine getiren bu göçler, kendisinden sonraki dış göç biçimindeki nüfus hareketleri ile birlikte sadece toplumun sınıfsal yapısında değil, toplumsal-ekonomik yapısındaki etkileri ile birlikte düşünüldüğünde önemi daha iyi anlaşılacaktır. Bu süreçteki göçler, genellikle Türk asıllı insanların yeni kurulan devletlerde uygulanan homojen nüfus oluşturma politikaları sonucunda gördükleri baskılardan kurtulma amaçlı, yani zorunlu göçlerdir.

 Asıl toplum mühendisliğini kurumlaştıracak olan 1913 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarıyla olacaktır. İttihatçılar, Anadolu ve Kürdistan’da demografik yapıyı tümden değiştirmeyi hedefleyeceklerdir. Bunun için "1914 başında iki temel amaç doğrultusunda 'Aşiretlerin ve Göçmenlerin Yerleştirilmesi Müdürlüğü (İskan-ı Aşair ve Muhacirin Müdüriyeti…İAMM) kurulacaktır. Bir yanda birçok Türkmen, Kürt ve Arap aşiretinin yerleşik hayata geçirilmesi; diğer yanda ise Balkanlar'dan ve Rusya'dan sürülen evsiz Müslüman sığınmacılara mesken sağlanması. İAMM sonrasında iskân, istihbarat, tehcir ve aşiretler olmak dört birime ayrılmıştı.”(42)

1913 yılından itibaren ise İttihatçılar katliam, tehcir, mübadele, yer değiştirme vd. yöntemlerle demografik yapıyı bozmayı sistematik, planlı ve programlı hale getirdi. Katliam ve tehcirle ezilen Hristiyan halklar soykırıma (Ermeni, Rum ve Asuri) uğratıldı. Onlardan boşalan yerlere Balkanlardan, katliam ve baskı sonucu göç etmek zorunda kalan veya mübadeleyle gelen Müslüman halkların yerleştirilmesi başlatıldı. Aynı yılın yazında yer isimlerinin değiştirilmesi politikası yürürlüğe kondu. Bu saldırının asıl hedefi Ermeni, Rum, Süryani ve Pontusluların yerleşim yerleri olsa da, Kürt yerleşim yerlerinde de ilk yer isimleri değişiklikleri bu döneme denk gelmektedir. Bunlardan biri de Dersim sancağına bağlı Kızıl Kilise'nin isminin Nazimiye olarak değiştirilmesidir. Bu politikaya savaş yıllarında ara verilse de, Cumhuriyet döneminde yeniden yürürlüğe konmuş ve 1960'a kadar sürdürülmüştür. Özellikle Kürdistan’ın birçok bölgesinden Kürtler Konya, Kastamonu, Ankara, Kırşehir, Nevşehir ve Aksaray gibi İç Anadolu'nun köylerine sürülmüşlerdi.

İlk tedbirleri Tehcir Kanunu adıyla (resmî adıyla Sevk ve İskân Kanunu), 27 Mayıs 1915'te çıkardı. Gerekçe bölümünde “savaş halinde devlet yönetimine karşı gelenler için askerî birliklerce tedbir almak için çıkarılan kanun”. Her ne kadar Osmanlı yöneticileri Ermeniler için çıkarıp uygulanmış deseler de, Kürtlerde bu kanundan fazlasıyla etkilenmiştir.

Tehcir Kanunu’nun 12. Maddesinde: Kürtler ufak tefek kâfilelere ayrılıp, silahlarından arındırılarak değişik bölgelere gönderilecek ve orada genel nüfusun (köyün, ilçenin, vilayetin) yüzde beşini geçmeyecektir.... Kürt reisleriyle, molla ve nüfuz sahibi kişiler diğer kişilerle birlikte sevk olunacak ve orada bunlar diğer kişilerle ilişkide bulunmayacak şekilde ayrılacak ve hükümet gözetimi altında bulundurulacaktır." (Göçmenler Genel Müdürlüğü Tehcir Kanunu)

Sürgüne gönderilen Kürtler‘in gittikleri yerlerde birbirlerinden kopuk olmalarını sağlamak için bölüşümler yapılmıştır. Bulundukları yerlerde kendilerinden bir muhtarı bile seçecek çoğunluğa sahip olmamaları için aileler halinde dağıtılmışlardır. Kendilerine hiçbir ekonomik ve sosyal güvencenin verilmemesiyle açlık ve hastalık ile baş başa bırakılmışlardır. Devamlı hakim sistem yanlısı bir grubun aralarında bulundurulmaları ile de zamanla asimile edilip “Kürtlüklerini unutmaları temel hedef” olmuştur.

Nitekim Kürtleri, uzak ve yabancı topraklara sürgüne gönderen Osmanlı yönetimi, bu konuda oldukça ince ayarlamalar yapmıştır. Bunun için;

•             Sürgün bölgesi olarak Kürdistan'a oldukça uzak olan yörelerin (Isparta, Tekirdağ, Çanakkale...) seçilmesi,

•             Gönderilen yöredeki halkın, sürgün edilen Kürtleri devamlı aşağılayan, hor gören, devlete katı bir şekilde bağlı olup ırkçı fikir yapısı taşıyan topluluklar olmalarına dikkat edilmesi,

•             Sürgün edilmiş Kürtler arasında olabilecek her türlü (insani ve milli dayanışmanın) iletişimin önüne geçmek olmuştur.

•             Her ailenin ayrı noktalara yerleştirilmeleri ve tabi ki değişmez olan karakol gözetiminde olmaları üzerinde hassasiyetle durulmuştur.(42)

O dönemde savaş bakanlığında bulunan Talat Paşa'nın Kara Kaplı Defterinde 1915-1916 yılları arasında 800 bin Kürdün göç ettirildiği ve bunlardan hayatta kalanların İzmit'ten Halep'e uzanan hattın arasına yerleştirildiği ifade edilmektedir. Hayatta kalanların sayısı ise verilen istatistiklere göre 250 ile 300 bin arasındadır.

İkinci önemli göç dalgası ise 1916 yılında Rusya’nın Osmanlı sınırları içinde olan Serhat bölgesini de kapsayan alanı işgal etmesiyle başlar. Rus işgalinden kaçan Kürtler’in Kürdistan’a yerleşmesine İttihatçılar izin vermezler. Geçici olarak Sivas bölgesinde konumlandırırlar. Bir kesimini de Serhat bölgesine sınır olan Kürdistan illerinde kontrol altında tutarlar. İttihatçıların Anadolu ve Kürdistan’ı Türkleştirme dolayısıyla var olan diğer etnik grupları asimile etme politikaları tüm hızıyla devam ediyordu. Bu politikaları hızla hayata geçirme ve sonuç almanın kestirme yolu tehcir ve iskândı. Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelere başka etnik yapıları taşırma, diğer taraftan ise Kürtleri de Türk bölgelerine serpiştirerek sonuç almak istiyorlardı. Bunun için de Ruslar tarafından Serhat bölgesinden göçe zorlanan Kürtlerin, Anadolu’nun içlerine doğru serpiştirmesi gerekiyordu. Bu durumla bizzat Talat Paşa ilgilenir. Anadolu içlerine serpiştirilecek Kürtlerinde öyle rast gele gönderilmemesi gerekiyor. Çünkü daha önceden 1800’li yıllarda baş gösteren isyanlarda bu alanlara sürülen Kürtler vardır. Yeni sürülecek Kürtlerin bunlarla aynı yerleşim birimlerine yerleştirilmesi etnik olarak pozitif bir enerji açığa çıkarabilir. Dolayısıyla asimilasyon politikasını boşa çıkartabilir. Bunun için öncelikle Talat Paşa “Konya, Kastamonu, Ankara, Sivas, Adana, Aydın ve Trabzon vilayetleriyle Kayseri, Canikli, Eskişehir, Karahisar, Niğde’de” yaşayan Kürtler hakkında bölgenin yetkililerinden detaylı bilgi ister. Bu bilgi; “Nerelerde ne kadar Kürt köyü olduğunu, nüfuslarını, Kürtçe konuşmaya devam edip etmediklerini, milli adetlerini muhafaza edip etmediklerini, Türk köylüsü ve köyleriyle münasebetlerini öğrenmek ister. Mesela, bu illerden Ankara valisinden 5 gün sonra gelen raporda Yozgat, Kırşehir, Çorum, Haymana, Mucur ve Bala’yı kapsayan idari sınırları içinde ‘müstakil Kürt aşireti’ olduğu belirtilir.”(42)

İttihatçılar bu iskân ve tehcir politikalarına o kadar bel bağlamışlar ki, imparatorluğun son dönemlerinde bu politikaları temel uğraş haline getirmişlerdir. Adeta ellerinde kalan son toprak parçasını da bu politikalar sayesinde kurtaracaklarına inanmışlardır. Onun için iskan politikaları üzerinde o kadar detaylı çalışmalar yürütürler ki bir alana yerleştirilecek etnik bir grubun optimal düzeyde olması için en ince detaylarına kadar bilgi edinirler. Öyle rastgele bir yerleştirme söz konusu değildir. Örneğin Başurê Kürdistan bölgesine yerleştirilecek olan Türk nüfusu için şöyle bir araştırma yapılır; “AMMU Asair şubesinin Bağdat vilayetine çektiği bir şifrede “ileri de iskân ve temdin-i asair için tatbik edilecek siyaseti belirlemek için, Irakta yerleşik olan Türklerin miktarı, toplumsal durumları hakkında malumat bildirilmesi istenir. Özelikle Bedre, Horosan (Harasan), Hanikin, Mednlu(Mendeli), Divaniye(?) gibi kazalara ve vilayetin diğer mahallerinde bulunan Türklere ait aşağıdaki malumatlar istenir: “Vilayet dahilindeki yerli Türklerin miktarı nedir ve bunlar hangi liva, kaza veya nahiye dahilinde mukimdiler(ikame) ve bulundukları mahallerde Arap veya Kürt ahalisine nispetle çoğunluk mu azınlık mıdırlar? Arap veya Kürt lisan veya âdeti bunlar nüfuz etmiş mi etmiş ise ne derecededir. Aile arasında hangi lisanla konuşurlar, diğer unsurlara (Arap ve Kürt) nazaran hükümetle alakaları ve mevki iktisadiyeler (ekonomik durum) ne nispettedir. Çocuklarını tahsil ne gibi müesseselerde ve hangi lisanla yaptırıyorlar. İçlerinde Araplara, Kürtlere asimile olmuş veya buna meyilli bir hale gelmiş aileler zümreler var mıdır?”(42) Gelen bilgi üzerine bu alanlara Türk nüfusu sevk edilir.

Ama Kürtler için daha kapsamlı ve detaylı bir araştırmaya ihtiyaç olduğuna inanılır. Bunun için özel bir birim kurulmasına karar verilir. Daha önce kurulmuş olan İAMM (İskân-ı Aşair ve Muhacirin Müdüriyeti) 14 Mart 1916’da yeniden AMMU olarak yapılandırılır. “Kuruluş nizamnamesinde, kuruluş nedenlerinden biri olarak “aşiretlerin medenileşmesi” gösterilirken, müdürlük çatısı altında ayrı bir “aşiret şubesi” oluşturulur. Özelikle 1917’de bu şubeye bağlı kurulacak bir ilin encümen heyeti ile asimilasyon politikasının merkezi durumuna gelir.”(42) AMMU, Kürtler üzerine çalışmalara ağırlık verecektir. Kürtlerin bulunduğu bölgelerde Kürtlerin nüfusları, aşiretleri, Kürtçe konuşup konuşmadıkları, geleneklerine olan bağlılıkları, devlete yakınlıkları, daha önce devlete karşı herhangi bir isyana katılıp katılmadıkları vb. çok detaylı bilgi çalışması yürütürler. Bu durum sadece Kürdistan’la sınırlı kalmaz, Anadolu’nun içlerine sürülen Kürtler hakkında da aynı derecede bilgi çalışması yürütürler. Hem Kürdistan’da hem de Anadolu’da iskan politikalarının optimal düzeyde uygulanabilmesi için yürütülen detaylı çalışmalardan sonra, Mayıs 1916 yılında Talat Paşa Kürtlere uygulanacak olan iskan politikasının detaylarını talimatnamelerle ilgili yerlerin yetkililerine göndererek hayatta geçirmeye çalışır. Hayata geçirilecek olan plan şu şekildedir; Kürtlerin iskân edileceği yerler ve Kürt nüfusunun yoğun yaşamış olduğu alanlara ilişkin görüş belirtilir. Öncelikle Türkleştirilmesi gereken alanlar belirtilir buna göre; Musul, Urfa, Maraş ve Antep bölgeleri bu kapsama girer. İkincisi Rus işgal bölgelerine yakın olan Diyarbakır, Sivas, Elazığ ve Erzurum bölgelerine Rus işgalinden kaynaklı sığınan mültecilerin Türkler ve Kürtlerin ayrıştırılması gerektiği çünkü ayrı iskâna tabi tutulacağı belirtilir. Türklerin bölgede kalabileceğini, fakat Kürtlerin Türk nüfusunun daha yoğun olduğu Ankara, Kastamonu, Kayseri, Niğde, Kütahya ve Eskişehir’e sevk edilmesi emredilir. Sevk edilemeyecek kadar hasta, sakat, ihtiyarlar ile kimsesiz fakir kadın ve çocuklar “vilayet dahilinde Türk köylerinde dağıtılarak iskan” edilmeli ve tüm bu sevkiyatlar merkeze düzenli olarak bildirilmelidir.” Diyarbakır’a göndermiş olduğu ayrı genelgede ise; “Türk ve Türkleşmiş ahalinin Urfa, Maraş ve Ayintab’a, Kürtlerin ise Konya, Kastamonu, Niğde ve Kayseri’ye iskân için gönderilmesi emredilir. Buralarda, reislerinden ve nüfuzlu kişilerinden ayrı iskân edilmelidirler. Sevk edilemeyecek durumda olanlar “Maden, Ergani ve Behremaz gibi Türk köyleri bulunan” bölgelerde bırakılmalıdır. Ne Türk ne de Kürt olanlar ise, Amasya, Tokat livalarıyla Malatya’ya serpiştirilmelidir”(42) der.

İttihatçıların iskân ve tehcir politikalarının ilk ayağı gayrimüslimlere uygulandı. Milyonlarca insan katledildi ve bir o kadarı da yerlerinden sürülerek tüm mal varlıklarına el konuldu. İkinci ayağı ise yukarıda görüldüğü gibi Kürdistan ve Anadolu’da Türk olmayan Müslüman halkları Türkleştirme çalışmalarıdır. “Bu plan gereğince, 1913-1916 yılları arasında Anadolu nüfusunun 15 milyon olduğu bir dönemde, 5 milyon insanın yeri değiştirilmiştir. Ayrıca, Anadolu'nun Türkleştirilmesi için yeni bir iskân politikası da hayata geçirilir ve Balkanlardan kaçanlar, Anadolu'ya sistemli bir şekilde yerleştirilir. Geliştirilen bu Türkçülük politikalarından Anadolu'daki büyük- küçük bütün etnik yapılar paylarına düşeni fazlasıyla alacaktı, fakat esas belirleyici olan Kürtler gibi büyük gruplardı.”(43)

Yarın: Bakur’ê Kürdistan’da Göç Ve İskan Politikaları / Türkiye Cumhuriyetin Kuruluş Aşamasındaki Göc Ve İskan Politikaları ( 1920 ile 1940 arası)

Göç Dosyası-Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Goc  zoraki  iskan  ve  Kurdistan  daki  demografik  yapinin  degistirilmesi-5  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.