Radikal demokrasi ve özyönetimin meşruluğu üzerine notlar
Okuyucudan / 03 Ekim 2016 Pazartesi Saat 08:47
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Toplumsal psikolojinin siyasal-idari ve askeri devlet teçhizatları ile yoğrulmuş savaş çığırtkanlığı karşısında zorlandığı bir eşikte, Kürdistan coğrafyasında yaşanan ‘öz yönetim’ çabalarını doğru bir hukuksal ve felsefi perspektif doğrultusunda ele almanın gerekliliğinin ne denli önemli olduğunun bilinci ile; öz yönetimin neyi ifade ettiğini, tarihsel örneklerini, felsefi arka planını

Toplumsal psikolojinin siyasal-idari ve askeri devlet teçhizatları ile yoğrulmuş savaş çığırtkanlığı karşısında zorlandığı bir eşikte, Kürdistan coğrafyasında yaşanan ‘öz yönetim’ çabalarını doğru bir hukuksal ve felsefi perspektif doğrultusunda ele almanın gerekliliğinin ne denli önemli olduğunun bilinci ile; öz yönetimin neyi ifade ettiğini, tarihsel örneklerini, felsefi arka planını olgunlaştıran düşünürleri görerek ve aynı zamanda pozitif-ideal hukuk bağlamında meşruluk dayanaklarını da ortaya sererek ele almaya çalışacağız.

Olması gerekenin savunusunu yapmaya başlamadan önce yaşanmışı ve hazırda olanı ele alıp tahlil etmenin doğru olacağı kanısındayız. ‘İdeal’i ise etik ilmi sınırlarına hapsetmeden yani hakkını vererek, haklılığını savunarak, aktarma çabası içerisine girilecektir. Bu minvalde, ‘öz yönetim’ ele alınmadan önce temsili demokrasi ile merkezileştirilmiş ve toplumu, pasifleştiren bir karşı konumlandırma ile yönetim cihazlarından koparan merkezi-devlet modelinin tahlili gerekmektedir. Bu tahlilin bizi sevk edeceği sonucun herhangi bir etnik, mezhep, sınıf veya farklılık arz eden aidiyet bağları için lokal bir savunu alanı yaratmayacağını; tam aksine her türlü toplumsal rengin olağan devamlılığı için topyekun bir perspektif ağırlığına sahip olduğunu en başından vurgulamak isteriz.

Kapitalist modernitenin barbarlığa ve talana dayalı üretim ve tüketim döngüsü tarih boyunca yönetimsel formlara da yansımasını bulmuştur. Bu yansımaların en keskin boyutlara ulaşan modelinin ise 19.yy. itibariyle zaferini ilan etmiş olan ulus-devlet olduğunu söylemek mümkündür. 16.yy. da modern devletin doğuşuna paralel olarak ortak pazar ve dil ekseninde analitik çıkışını yakalayan ve şekillenmeye başlayan ‘milliyet’ kavramı doğrultusunda 18.yy.da somuta izdüşümlerini bulan ulus-devlet modelinin 21.yy.da ciddi bir kriz içerisinde olduğu ve aşılması gerektiği noktasında çok ciddi akademik tespit ve yönelimler bulunmaktadır (Habermas, 2000: 204-205). Özellikle bünyesinde bulunan her türlü toplumsal renk ve değeri; ortak dil-ülkü, coğrafya-demografi ve din ekseninde tek tipleştirmeye çalışan bu modelin temsili liberal demokrasi ile hiyerarşik bir tahakküm zinciri oluşturması, toplumlar için söz ve karar alma hakkının da devri anlamına gelmiştir. Yani bahsi geçen kriz sadece ulus-devlet modeline özgü bir sorun olmayıp, demokrasi türleri içerisinde günümüz devletlerinin çoğunluğu tarafından benimsenen ‘temsili liberal demokrasi’leri de barındıran sistemik bir kriz halidir.    Hart ve Negri tarafından bu konu irdelenirken, temsili demokrasi için, yönetileni yönetenden ayıran bir siyasal form ve süreç belirlemesi yapılır ve hatta daha net bir söyleme gidilerek, gücün bir grup yönetene devredilmesi durumunun bizleri güçten ve iktidardan kopardığı ve bu yüzden hiçbir zaman bizlerin yönetemeyeceği vurgulanır (Hart ve Negri: 2004, 244). Bu tespit, temsili demokrasi yoluyla oluşan iktidarların bina ettiği başta siyasal kurumlar olmak üzere kendisiyle beraber şekillendirdiği bürokrasi, güvenlik, medya, sivil topum kuruluşları gibi yapılar üzerinden bireyi ve toplumu esaslı bir dışlama ile nasıl saf dışı bıraktığının dile gelmiş halidir aslında.

Pozitivist bir yaklaşım ile özne kılınan üniter düşünce yapısı etrafında şekillenen her türlü kurum ulus-devleti meşrulaştırırken toplumsal doğayı meydana getiren bütün oluşumları ise nesneleştirir. Bu nedenle evrensel doğaya uygun olmayan homojen toplumu yaratma düşüncesi diyalektik akışın kaçınılmaz bir sonucu olarak kaotik bir kriz eşiğine girmiştir. Bu anlamda radikal bir devlet eleştirisinin olması “daha az devlet; daha çok toplum” amacıyla mevcut krizi deşmeyi ve aşmayı sağlar. Bu durum biz ve yaşadığımız coğrafya ile doğrudan irtibatlı bulunsa da, sadece bize özgü değildir. Merkezileşmiş devlet modellerinin içerisine girdikleri kriz, süreğenlik kazanan yerelden kopuk ve hatta toplumla çelişkili karar alma süreçlerinde sık sık patlak vermiştir. Bu nedenle yazılı tarih, yerellerde bulunan toplumsal yapıların ‘öz yönetim’ arzularını açığa çıkaran örneklerle doludur. Konfedere Ren kentlerinin ortaçağın sonlarında Kutsal Roma İmparatorluğuna karşı, İspanyol kentlerinin de Reform çağında V.Karl’a karşı yaptıkları savaşlar, imparatorluk ya da ulus gücünü zayıflatmak için başarılı çabalar olarak görülebilir (Bookchin: 2014, s.26). Ya da 9.yy.da Zenc İsyanı’nın ardılı niteliğinde olan Karmati hareketi ortak mülkiyet anlayışına dayalı 200 yıllık bir öz yönetim biçimini Abbasi Devleti’ne karşı koruyabilmiştir. 1973 yılında Fransa’nın Larzac köyünde Fransa Devleti’nin ordu kampının sınırlarını köylülerin topraklarına karşı genişletme kararına karşı 103 ailenin kendi üretim alanlarının işgaline izin vermemesi ve kendi öz yönetimlerini 10 yıl boyunca yaşatması ve daha sayısız çoğaltılabilecek örnekteki ortak nokta merkezileşmeye karşı toplumların ‘öz yönetim’ itirazlarıdır. Bookchin’in deyimi ile ‘bu ideal -bir öz yönetim şekli olarak ortaya çıkan halk meclislerini ve politika ile etkin bir yurttaş kitlesine çekirdek oluşturan kenti kapsayan ideal- büyük bir yaşama direnci göstermiştir (Bookchin: 2014, s.195). Paris Komünü, İspanya’da kurulan kantonlar, Katalanya, Galiçya, Bask bölgeleri, Esseni Tarikatının imparatorluk yönetimine karşı kendini bir yoksul hareketi olarak tanımlayıp öz yönetim modeli oluşturması gibi öz yönetim ısrar ve deneyimlerine içkindir toplumsallık tarihi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bu konuyla ilgili olarak şu tespitleri yapmaktadır: “Tarihte yerel ve bölgesel özerklik politikaları hep olagelmiştir, ahlaki ve politik toplumun varlığını sürdürmesinde önemli rol oynamışlardır. Dağlar, çöller ve ormanlık alanlar başta olmak üzere, yeryüzünün çok geniş bir coğrafyasında kabile, aşiret, köy ve kent toplumu halinde yaşayan halklar ve uluslar, uygarlık güçlerine karşı sürekli özerklik ve bağımsızlık politikaları ile direniş sergilemişlerdir… Öyle olmasaydı, dünya Firavun Mısır’ı gibi olurdu. Direnişin, politikanın olmadığı tek bir insan yerelinin, bölgesinin kalmadığını bilmeden tarihi doğru yorumlayamayız. Latin Amerika, Afrika, Asya halkları halen bütün renkleri ve kültürleriyle direniyorsa, bu demektir ki tarihleri de böyledir. Çünkü tarih ‘şimdidir’.” (Abdullah Öcalan-Demokratik Özerklik Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi: 2015, s. 14).  İşte Türkiye’de geniş toplumsal dinamikler tarafından sadece talep edilmekle sınırlı kalmayıp yaşama geçirilmeye çalışılan -öz yönetim- çabalarını da Öcalan’ın vurguladığı bu direnç geleneğinin bir devamı olarak görmek gerekiyor.

Öz Yönetim İnşa Çabaları Radikal Demokratik Eylemlerdir

Kürdistan yerellerinde yaşayan halklar tarafından ilan edilen ‘öz yönetim’ kavramı Türk devleti tarafından sistematik bir yönelimle sadece ‘hendek meselesi’ olarak dillendirildi. Hatta daha öteye geçilerek bu pratikleri destekleyen milyonların iradeleri terörizm yaftası ile karşılık buldu. Tarih kitaplarında bir çok öz yönetim modelini demokrasinin gelişimi için gerekli bir kahramanık destanı gibi okuyan bu akıl, Kürdistan’da öz yönetimin tartışılmasına oldukça eklektik, kendisiyle çelişir durumda yaklaştı.  İktidar kavrayışı ve uygulamaları ile paralel yürütülen bu ikircikli dil Kürdistan coğrafyasında mevcut yaşananların niteliği, derinliği ve kapsamına ilişkin bir akıl tutulmasını da beraberinde getirmektedir. Yaşanan süreç nasıl okunmalı, sorusunun karşılığının ise sokakta, halkın içinde anlam bulabileceğini düşünmekteyiz. Bu durumun objektif olarak dile getirilişi tam da halkların kendi yaşamlarını nasıl inşa etmek istediklerine saygı duymakla başlayacaktır.  ‘Kim ne istiyor ve istedikleri için nasıl bir eylemsellik içerisine giriyor?’ sorularını halklar ekseninde cevaplandırdığımızda gerçek gündem ve yaşanmışlıkları hakikat dili ile ele alabilmek mümkündür. Öncelikle öz yönetim çabasının bir hendek meselesi veya basit bir isyan olmadığı belirtilmelidir. Mevcut devlet kurumlarını yıkma, yakma durumu da değildir. Devleti bölme ve yeni sınırlar yaratma çabası ise hiç değildir. Anayasanın 6. maddesinde kayıtsız koşulsuz millete ait olduğu teyit edilen egemenliğin, toplum tarafından kayıtsız koşulsuz kullanılması halidir. Aslında 90 yıldır meşruluğu sağlanamamış ve sürekli farklı kamplaşma ve bölünme gerekçeleri açığa çıkaran merkezi devlet geleneğini Türkiye halkları için meşruluk sınırlarına çekmenin asgari koşullarını ortaya koyma deneyimidir. Tam anlamıyla temsili liberal demokrasiden radikal demokrasiye geçiş için ortaya konulan radikal demokratik eylemlerdir. Halkların özel alan ve kamusal alanda kendi karar mekanizmalarını kullanarak var oluş problemlerine cevap aramalarına üstenci bakan ulus-devlet aklının deşifre edilmesi için; öz yönetim, radikal demokrasi gibi daha bir çok kavramın polemik dilinden ayrı ele alınıp tanımı, tasnifi ve somut örneklemelerinin yapılması –Kürdistan’da yaşanan güncel sorunları sağlıklı ele almak açısından- aciliyet arz etmektedir.

Yapısalcılık ve post-yapısalcılığın yansıması olan “radikal demokrasi” kavramı SSCB’nin çöküşüyle beraber Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe tarafından alternatif solun inşası için ortaya atılmıştır. ‘Radikal demokrasi’ savunusu ile kapitalizme karşı salt işçi sınıfı eksenli bir mücadele retoriği terkedilerek; farklı etnik gruplar, çevreciler, ötekileştirilmiş cinsel kimlikler… gibi geniş bir skalaya sahip olan değerlerin demokratik çoğulcu katılımını esas alan ortak bir politik mücadele sahasına geçiş amaçlanır. Bu perspektif, demokratik bir toplumun, farklı kimliklerin bir üst kimlik altında eritilerek değil, ancak farklılıkların ve özgünlüklerin korunduğu bir yaşam alanında gelişebileceği; ve demokratik siyasetin ise farklılıkların ve farklı toplumsal kimliklerin ortaya koyacağı mücadele ortamında belirlenebileceği sonucuna ulaşılmıştır(Özdemir: 2013, s.83-84).  Yani radikal demokrasi ile bireylerin ampirik ve coğrafi olarak tanımlanmış sadece tek bir topluluğa ait olduğu ve bu topluluğun da tek bir ortak doğru etrafında birleşeceği yönündeki modern paradigmanın ötesine geçilmiştir (Mouffe: 2000, s.313). ‘Müzakereci’ ve ‘Çekişmeli’ radikal demokrasi şeklinde iki alt görüş ve savunuya açılan radikal demokrasi kavramı tüm farklılıkların kendi renkleriyle bir arada yaşayabilmeleri için uygun bir demokrasi tarifi olarak da okunabilir.

Bu kapsamda toplumsal dinamiklerin yerelde oluşturdukları halk meclisleriyle doğrudan ve demokratik siyasetlerini geliştirmeleri, seçilmişlerin aracısız bir şekilde seçenlere hesap verebildiği bir demokrasi ve yönetim isteğini talepten öte bir şekilde yaşama geçirmenin adı olmuştur. Yani sorumluluklar ve görevlendirme biçim, tarz ve üslubunda dikey değil yayvan ve holizonik bir ağın olduğunu söylemek mümkündür. Demokratik taleplerini devretmeyen, politikayı belli bir devlet aygıtının tekelinde görmeyen ve yaşadığı ortamın nasıl olacağına karar verip kendi özgücüyle politikaya dönüştüren bir toplum gerçekliği öz yönetim ile mümkün olmaktadır. Kürdistan’da gerçekleştirilen özyönetim ilanlarını, Ortadoğu’da iktidar savaşları ve çekişmelerine karşı kendini koruyan ve alternatifini de yine kendi özgücüne dayandıran bir eylem olarak yorumlamak tarihteki yanlışları tekerrür etmemek açısından daha doğru ve hayati olacaktır. Aksi taktirde  “hukuk devleti” olduğunu iddia eden tüm ulus devletlerinin, toplumların öz yönetim taleplerine karşı gösterdikleri zor aygıtı ve yaptırımlarla hukuki meşruiyetlerini deşifre ve tasfiye etmeleri kaçınılmazdır.

Zana Helbest

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Radikal  demokrasi  ve  ozyonetimin  mesrulugu  uzerine  notlar  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.