“KUŞLAR, SESLERİ DOSTLARINDA YANKI BULSUN DİYE ÖTERLER”
Okuyucudan / 07 Ağustos 2016 Pazar Saat 08:42
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Özgürlüğü ve hakikati amaçlamayan hiçbir çaba bizleri halkların demokrasi şöleni olan demokratik ulusa ulaştırmayacak. Topyekun saldırı altına alındığımız bir zamanda “silahlara veda” tınısını barındıran kurulmuş her cümle, teslimiyetçilikten ve özel savaşa hizmet etmekten başka hiçbir anlam taşımayacaktır. Mao'nun belirttiği gibi “Dağlara Çıkma İlkesi”Nin Geçerli Olduğu Bir Zamanda Yaşıyoruz.Bu koşullarda savaş ancak karşı direniş ve mücadeleyle

“Tarih ne içindir?” sorusuna “Elbette ki insanın kendini bilmesi içindir.” yanıtını veren politik insan bilinçliliğinin ulaştığı düzey, apolitik insan yetiştirme çiftliğine dönüşen klasik devlet-ulus düzenini ve onun özel savaş rejimi biçimindeki kurgulanışını her geçen gün daha çok kuşatmakta, belirli sınırlara çekilmeye zorlamaktadır.

Hakiki olanın kendi varlığını koruması ve her alanda kendi yaşamının kurucu öznesi haline gelmesi, özsavunma, direniş ve mücadele gücü olarak kendini örgütlemesi anlamına gelen demokratik özerklik çalışmalarının daha ilk adımda devletin topyekun şiddetiyle karşılanması, bu nedenle şaşırtıcı değildir. Zemin kaybettiği ölçüde daralması, despotik faşist bir saldırganlık halini alması devletin karakteri gereğidir. Şaşırtıcı olan, sistemin bu bilinen karakterinin “kısa süre” içerisinde defalarca tekrar edilmiş olmasına rağmen, siyasal aktörlerin bunu ya bütünlük içerisinde görememeleri ya da görseler bile anlamlandırma ve karşı pratik tutum alma gücünü gösterememeleridir.

Özel savaş rejiminin gerçekleri perdeleme, baş aşağı ederek kitleleri uyutma ve yönetme faaliyetlerinin doruk düzeye ulaştığı bir dönemden geçiyor olmamız, bu yetersizliğe gerekçe oluşturmaz. Nihayetinde kırk yıllık mücadele gerçekliği, her birimizin yaşamının içinden geçen ve olağan olana yer tanımayan, olağanüstü koşulların olgunlaştırdığı bir mücadele gerçekliğidir. Kıyısından, köşesinden değdiği hayatları bile etkileyen, dönüştüren bir mücadeleden söz ediyoruz. O halde her şeyin etkileşim halinde olduğu bu zeminde siyaset özneleri olarak nasıl böyle etkisiz kalabildiğimizi gerçeklere bağlı kalarak sorgulamamız, tanımlamamız gerekir.

Nasıl ki evrende her şey belirli bir nedene göre var olmaya ve hareket etmeye belirlenmişse, siyaset ve siyasetçi de sahiplik ettiği toplumsal ideale göre olmak, oluşmak durumundadır. Eğer siyaset, “gerçekliği sürekli olarak üreten ve yeniden üreten”, hakiki insanın her an yeniden sınandığı bir faaliyet, bir özgürlük alanı ise, siyasetçi de bu alanın hareket halindeki bilinci ve eylemi olmalıdır. Sadece aklıyla değil hisleriyle de ve sadece hisleriyle de değil, olanca tutkusuyla da buna katılmalıdır. Böyle olunmadığı taktirde demokratik modernite ve ulus kuramına uygun bir “halkların demokrasisi”ni inşa edemeyeceğimiz açıktır. Bu nedenle aklı başka, hisleri başka konuşan, tutku düzeyi belirsiz ve verili uygarlık sisteminin sınırlarını aşmakta isteksiz davranan, gel-gitli siyaset anlayışlarının hangi ideale veya amaca göre gelişip gelişmedikleri her zaman tartışma konusu olmuştur. Halının altına süpürmek veya kaçış teorilerine sarılmak yerine, açıktan tartışmak ve çözüm üretmek devrimci demokratik geleneğin bir gereğidir. Bu geleneğin yarattığı direniş kadar, yaşanmakta olan ayak sürümeler, yalpalanmalar, lakayt ve yüzeysel bürokratik yaklaşımlar da mevcuttur. Ve binbir emekle oluşturulmuş toplumsal bağların, ilişkilerin bu yaklaşımlar sebebiyle bir aşınma ve erezyona uğrama tehlikesiyle karşı karşıya olduğu da bir gerçektir.

Tüm bunlar, siyasal bir tercihin, bilinçli bir eğilimin kaçınılmaz sonuçları olarak gerçekleşmiyorsa, neye göre gerçekleştiğini izah etme sorumluluğumuz doğar. Kurucu iradenin geliştirdiği kuram ve kurum ilişkisi, tüm açıklığı ve netliğiyle orta yerde duruyor. Vasat bir aklın ve bilincin herhangi bir zorlanma yaşamadan kavrayabilme yeteneğini sergilediği koşullarda, politik insanın bunun gerisine düşmesi, en basitinden ilgisizlik ve inceleme basiretini göstermemek olur ki, bu da başlı başına kendinin ve bulunulan yerin bilincinde olmama, bilmeme halidir. Oysa Çinlilerin deyimiyle “Kuşlar bile sesleri dostlarında yankı bulsun diye öterler.” Kurucu iradeye saygı, kuram ve kurum ilişkisini doğru kurmaktan ve doğru pratikleştirmekten geçer. Orta sınıf siyaset anlayışıyla kurucu iradenin devrimci mücadele anlayışını birbirine karıştırarak muğlaklaştırmak, dengeci tutumlar gözetmek iki temel sonuca yol açar.

Birincisi; halkın birikmiş, açığa çıkmaya-patlamaya hazır devrimci enerjisini boğuntuya getirir. Sömürgeci saldırganlığın “kuşatma ve bastırma” politikalarının önünü açar.

İkincisi; halkın özgüven ve inancını yitirmesine yol açar. Sessizlik dönemleri ve faşizmler, bu zemin üzerinden yükselir.

Halbuki kurucu irade, “halkların demokrasisi”ni devrim önünde bir bent oluştursun diye değil, bir nehir akışkanlığında devrimci dinamizme kanal oluştursun, radikal demokrasiyi pratikleştirsin diye yaşamsallaştırmak istemiştir. Bunun bilinciyle hareket etmek bir sorumluluk işidir. Tıpkı bunun sorumluluğuyla hareket etmenin bir bilinç işi olduğu gibi. Ne kimsenin bizi ve ne de bizlerin birbirimizi ya da başkalarını kandırmasına yer vermeyecek açıklıkta bir süreci yaşıyoruz. Kurucu irade saldırı altında, halk gerçekliğimiz ve direnişimiz saldırı altında. Özel savaş rejimi, Kürdistan kimlikli Kürdün özgür varlık olma bilincini ve bu bilincin yaşam hakkına yönelik sürekli bir saldırı içerisindedir. Çünkü devlet-ulus olarak varlığını ancak Kürdün yokluğu üzerinden yaşatabileceğine inanmaktadır. Gösterdikleri tüm refleksler bu yönlüdür ve Rojava'da, Başur'da, Rojhılat'ta karşılaşılan tüm işaretler, izler bunu göstermektedir.

O Halde Ne Yapmalı?

Bir defa özgürlük olmadan barışın olamayacağını bilelim ve bunun için daha çok özgürlük, daha çok hakikat isteyelim. Özgürlüğü ve hakikati amaçlamayan hiçbir çaba bizleri halkların demokrasi şöleni olan demokratik ulusa ulaştırmayacak. Topyekun saldırı altına alındığımız bir zamanda “silahlara veda” tınısını barındıran kurulmuş her cümle, teslimiyetçilikten ve özel savaşa hizmet etmekten başka hiçbir anlam taşımayacaktır. Mao'nun belirttiği gibi “Dağlara Çıkma İlkesi”Nin Geçerli Olduğu Bir Zamanda Yaşıyoruz. Bu koşullarda savaş ancak karşı direniş ve mücadeleyle ortadan kaldırılabilir ve silahtan kurtulmak için silaha sarılmak zorunludur.

Siyaset alanındaki güçsüzlük, Kürdistan ve Türkiye devrimci demokratik geleneğine ait olma bilincinin zayıflığından ve bu temeldeki pratikten yoksunluktan kaynaklanmaktadır. Bu geleneğe bağlı olmak öncelikle verili olana, maddi olana teslim olmamak ve akıldan önce vicdanla hareket etmesini bilmektir. Özel savaş rejiminin 30 Ekim 2014 tarihli MGK'da aldığı karar, topyekun savaş kararıdır. İmralı'da “çözüm süreci” adı altında yürütülen görüşmeler de bu topyekun savaş kararının bir parçası, bir operasyonu haline getirilmiş ve öyle yürütülmüştür. Siyaset alanı bunun bilinciyle güçsüzlüğünün kaynağı olan devrimci pratikten yoksunluğuna yöneldiği ve bunu radikal demokrasi ile aşma gücünü gösterebildiği ölçüde gerçek işlevine bağlı kalarak rolünü oynayabilecektir.

Özel savaş rejiminin faşist cephe hükümeti öncülüğünde ülkemizde açık bir savaş yürütülmektedir. Buna karşı basın açıklamalarıyla, kınama ve tencere-tava protestolarıyla durulamayacağı ortadadır. Mademki yüzyılın faşizmiyle karşı karşıyayız diyorsunuz, o halde yüzyılın devrimci-demokratik direnişini sergilemek ve sonuca götürmek boynunuzun borcudur. Burada düşünür “tarihin mekanı şimdidir, tarih bugünde ikamet eder” derken, kuşkusuz soyut bir değerlendirmede bulunmuyordu. Tarih ve şimdi ilişkisi bağlamında an'ın görevlerine ve gerekliliklerine işaret ediyordu. Bugün görevimiz, varlığımıza yöneltilmiş bu açık özel savaş saldırılarına karşı devrimci mücadeleyi büyütmek ve geliştirmektir. Zamanın seyrine göre hızla hareket etmek ve hemen her alanda hiçbir boşluğa yer tanımadan kendini tahkim etmek, mevcut tüm bileşenleri buna göre harekete geçirmek, dönemin izlenmesi gereken stratejisi olurken; halklarımızın özlemi olan geniş bir devrimci-demokratik cepheyi, bloğu meydana getirmek de dönemin temel güncel görevi olarak önümüzde durmaktadır.

Özgürlük hareketinin bu yönlü adım adım geliştirdiği pratikleşme, her gün kendisini giderek daha fazla hissettirecektir. Özel savaş rejiminin dayattığı topyekun savaşa karşı topyekun direniş ve Devrimci Savaş Komünalizmi ile yanıt oluşturmak, her inşa çalışmasının buna göre kendini pratikleştirmesi anlamına gelmektedir. Siyaset alanından da beklenen, bu gerçekliğe göre kendini oluşturması ve konumlanmasıdır.

Sonuç olarak, saldırının ve savaşın olduğu her yerde direniş de, hendek de olacaktır: Olması değil, olmaması sorgulama konusu edilmelidir. Faşizme karşı direnerek kimliğini ve onurunu korumak, hakiki insan olmanın bir vasfı ve amacıdır; hendek ise bunun basit taktik araçlarından sadece bir tanesidir. Tahakkümün ve sömürünün yaratmak istediği kulluk ideolojisinin ve onun itaat kültürünün varlık bulduğu her zeminde reddedişin soylu direnişi ve özgürlük mücadelesi de olacaktır. Neticede hakikat bir imkandır. Yazanın deyişiyle hep bir “belki”nin, bir “sanki”nin arkasındadır; ama özgürlüğe yürüyüşün imkanı olarak hep vardır. Ve önemli olan düşe kalka da olsa sapmadan ve saptırmadan yolda olmasını bilmektir.

 

Nasur Bilge

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info - www.navendalekolin.com

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  KUSLAR  SESLERI  DOSTLARINDA  YANKI  BULSUN  DIYE  OTERLER    

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.