Uygar Toplum Aşamaları ve Direniş Sorunları - 4
Özgürlük Perspektifleri / 11 Mart 2010 Perşembe Saat 17:49
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Roma ve Sasani çöküşünden sonra, maddi ve ideolojik kültürdeki gelişme ve dönüşümleri tekrar yorumlamakta yarar vardır.

Roma ve Sasani çöküşünden sonra, maddi ve ideolojik kültürdeki gelişme ve dönüşümleri tekrar yorumlamakta yarar vardır.

Dört bin yıllık kölelik sisteminin insanlığın vicdanı, yani ahlakı üzerinde derin tahribatlarla birlikte büyük boşluklar açtığı, son düzenlemesini Roma’nın yaptığı hukuki düzenlemelerin bu boşluğu dolduramadığı zaten çöküşünden bellidir. İnanç dünyasında da büyük boşluk doğduğu açıktır. Dört bin yıldır yine inandırılmak istenen tanrıların hiç de sandıkları gibi olmadıkları açığa çıkmıştı. Putçuluk eski kutsallığını yitirmişti. İddia edilir ki, en iyi Jüpiter heykellerinin bile para etmedikleri bir zamana gelinmişti. Dev maddi yapılar geriye yıkılmış bir insanlık bırakmıştı.

Sürekli savaşlar barışı bir ütopya haline getirmişti. Dönemin tam bir kriz ve kaos hali olduğu söylenebilir. Eski kural ve yaşam biçimleri değerlerini yitirirken, yenileri pek yoktu. Herkes bir kurtuluş mesajını bekler hale gelmişti. Ortam cennet ve cehennem kavramlarını hissettirir nitelikteydi. Merkezde işsiz kalan, bırakılmış olan köle yığınlarıyla çevredeki göçebe kavimlerin hareketleri yoğunlaşmıştı. Tarihi kurtuluşçu mesajın iyi yankı bulacağı ideal bir ortama gelinmişti. Büyük hareketlerin çıkmasının şafak vaktiydi. Bu koşullar altında acil ihtiyaç, günümüz üslubuyla yeni ütopya ve programlardı. Büyük hareketler büyük ütopya ve programların sonucu olabilir. Daha önceki tüm uygarlık tarihi boyunca kurtuluş ütopyaları ve programlarına ihtiyaç duyuluyordu. Zaten içte ve dışta yaşadıkları hareketlerin her zaman bir ütopya ve pratik kurtuluş reçeteleri vardı. Fakat sistem olarak köleciliğin yapısal ve işlevsel krizi bu sefer çok derindi. Yeni kölecilik sistemleriyle yürütülecek konumdan, koşullardan çıkılmıştı.

Böylesi koşullar altında insanlık vicdanıyla birlikte zihniyeti büyük susamışlık içindedir. Sistemi ayakta tutan son maddi yapılar da sürdürülemez bir konuma gelince, dünya dinleri (bütün insanlık vicdan ve zihnine hitap eden kurtuluş mesajları) için koşullar tamamlanmış demektir. İçine girilecek çağ yeni bir kölelik olmayacaksa, nasıl birşey olacak sorusu epey merak uyandırıcıdır.

Feodal toplum üzerine çok şey söylenmiştir. Eski kölecilik sisteminin sonrasında geldiği söyleniyor. Ama dayandığı beyliklerin aynı tipte olanları M.Ö. 4000’lere kadar götürülebilir. Şatoları içinse rahatlıkla M.Ö. 2000 yıllarında daha sağlamlarının kurulduğu hatırlatılabilir. Çoğunun etrafındaki köylülük ve hizmetçiler grubu eskiden de her yerde oluşmuştu. İmparatorlukların dağılma durumlarında ya da bir etnisite topluluğu içindeki hiyerarşilerden biri rahatlıkla beyliğini kurabilirdi. Roma ve Sasanilerden sonra kurulan küçük yapılı devletçiklerin eski dönemlerindekinden pek farkı yoktu. İmparatorluklar bunların azı veya çoğunun birliğinden, federasyon veya konfederasyonlarından başka bir şey değildi. Köyler ve zihniyetleri en azından neolitiğin kurumlaştığı M.Ö. 6000 yıllarındakinden pek farklı değildi. Kadın-erkek ilişkilerinde değişen bir şey yoktu. Serf ve senyör ilişkileri en eski dönemlerinden beri bey ve bendelerinin ilişkilerinden farklı değildi. Mülkiyet aynı mülkiyetti. Üretim araçlarında devrimsel bir durum yoktu. Yönetimlerin yapısı ve tanrılarından bolca bahsettik. O halde M.S. 5. ve 6. yüzyıllardan sonra oluşan maddi düzenleri yeni bir uygarlık saymak zordur. Nitekim Avrupa’daki kent yapıları yeni bir uygarlık için hiç yeterli değildir. Kurulan imparatorluklar övüle övüle söylendiği gibi olmayıp, Roma kalıntılarından başka anlama gelmiyordu.

Doğudakiler için de aynı şeyler söylenebilir. Bunlara kapitalizmden önceki sistemin kalıntıları demek bana daha anlamlı gelmektedir. Kalıntı, yıkılmış bir harabede arta kalan evler veya mahallecikler gibi bir şeydir. En çok olsa olsa eskinin revizyonundan öteye gitmezler. Bununla birlikte kapitalizmden önceki maddi yapılanmaları inkâr etmemek gerekir. Kapitalizme geçiş yapılanmaları farklı olabilir. Avrupa’nın özellikle M.S. 10. yüzyıldan sonraki kentleşmeleri kapitalizmi haber verir nitelikteydi. O halde ne ‘feodalizm’, ne ‘karanlık ortaçağ’ kavramlarına fazla takılmamak daha öğretici olabilir. Daha doğruya yakın bir yorum, dört bin yıllık maskeli tanrılar ve kullaştırılmış bir toplum sisteminin ‘uzun süre’ kapsamında çözülmesidir. Neolitik sistem çözülüşleri halen devam etmektedir. Demek istediğim, uzun süreli sistemlerin yıkılış ömürleri de yüz yılları alabilir. Sık sık da revize edilebilirler. Çok sıkıştırılsa, 5. ve 6. yüzyıllar sonrasına geç sistemler denilebilir.

Bütün bu hususlar İslamiyet ve Hıristiyanlık açısından hangi anlama gelir? Ütopyalarında cennet vaatlerinden geçilmez. Bin yıllık mutluluk düzenlerinden de bahsedilir. Her ütopyada dile getirelen bir kısımdır bu. Bana her zaman ‘cennet vaadi’ kızgın çöldeki insanın ‘vaha’ özlemini anımsatır. Karşıtı zaten çölleşmiş yaşamdır. Peygamberler de hitap ettikleri topluluklar için umut dolu günler, gelecekler vaat edebilirler. Cennet gibi gelecek ütopyası yapılan, yeni dünya arayışından başka bir şey değildir. Diğer yandan dünyası dört yandan karartılmış bir idam mahkûmunun veya hiç kurtuluş umudu olmayanların zorunlu inşa edilmiş bir sığınağı olabilir. Saddam’ın idamından önceki Kur’an nüshasıyla ilişkisi hayli öğreticidir. Kur’an, idamlık sürecindeki yaşamların aşırı zihni inşa gücüdür. Hiçbir çare kalmadıktan sonraki halin umut inşasıdır. Kölelik koşulları tam bilinmeden, Kutsal Kitapların mesajları doğru yorumlanamaz. İnsanın metafizik karakterini göz ardı etmezsek, cennet, cehenemlisi de dahil, daha pek çok ütopya inşa edilmek durumundadır. İnsan realitesi bunu gerektirir. Aksi halde yaşam kolay kolay yaşanmayacağı gibi, daha iyi, güzel yaşamların önü de açılamaz.

Şu hususu da eklemeliyim: Ölüm korkusunun kendisi de sosyaldir. O da inşa edilmiş ya da ettirilmiştir. Dolayısıyla inşa edilmiş ölüm korkuları yeni sosyal inşalarla ortadan kaldırılabilir. Hatta ölümden belki yaşamın en iyi ve güzel hali çıkarılabilir. Doğadaki ölümler hiçbir zaman insan toplumundaki sosyal ölümler gibi değildir. Sosyal ölümlerin derin acı ve hüznü, doğal ölüm gerçeğine ters düşmesinden ötürüdür. Yoksa ölüm olmazsa yaşam diye bir şey olmazdı. Bu nedenle en değerli yaşam ölümün bilincine varıldığı yaşamdır. Ya da ölümsüzlüktür.

İslam ve Hıristiyanlık ütopyaları kölelikten çıkış için ilgi çekiciydi. Fakat nasıl bir sonucun beklendiği konusunda açıklık yoktu. Cennet gibi bir yaşam denerek geçiştirilir gibiydi. Kurulacak yeni toplum konusunda manastır ve medreselerdeki cemaatleri örnek göstermek biraz anlaşılır kılar.

Medrese, manastır, tarikat ve mezhepler program ve yeni toplum inşa çabalarıdır. Her iki din de yoğunca denemiştir. Halen deniyorlar. İki bin ve bin beş yüz yıldır bu arayışların olması şaşırtmamalıdır. Öte yandan Hıristiyan kilise şefleriyle İslam’ın fetih komutanları rahatlıkla revize edilmiş bir geç kölelik sistemi yarattılar. Dikkat edilirse, bu geç kölelik sistemleri fethin konaklamalarıdır. Kalıcı ve tüm toplum için yaşam sistemleri değildir. Bunlara İslam ve Hıristiyan uygarlığı demek biraz zorlama olur. Ütopyaların derdi uygarlık yaratmak değil, yaşamları kurtarmak ve güzel kılmaktır. Demek ki, her iki öğretinin inanç ve ahlak sisteminin uygarlık sorusu tutarlı bir cevaptan yoksundur. Dört bin yıllık sistemleri aşmada belirleyici rolleri oldu. Adlarına revize edilmiş bazı kölelik rejimleri hem beylik, site, hem imparatorluk tarzında kuruldu. Fakat bunlar İslam ve Hıristiyan uygarlığı sayılmazlar. Olsa olsa ideolojik yönden saptırılmış halidir denilebilir. Ne papaz kiliseden çıkıp imparatorluk sarayında oturabilir, ne de imam camiden çıkıp devletin başına geçebilir. Zaten devletleşmiş öğelerini de hep sapmış, sapık olarak adlandırmaktan geri kalmadılar. Devlet başındakileri ise dinin gereklerine uymak konusunda uyardılar, çağrı yaptılar. Böyle oldukları içindir ki, halen varlıklarını sürdürmektedirler. Ama çok etkisiz ve umutsuz olarak.

Max Weber kapitalist uygarlığa ‘büyüsünü yitirmiş uygarlık’ der. En gelişmiş bir maddi kültür sisteminde elbette büyülü yaşam olmaz. Büyüleyici yaşam ideolojik kültürün dünyasında mümkündür. İslam, Hıristiyanlık ve benzeri kültürlerin kapitalist yaşam dünyasını büyüleyecek yetenekleri yoktur. Bunu ancak ideolojik kültürün tüm mirasını arkasına alacak özgürlük sosyolojisinin yeteneği, gücü sağlayabilir. Bu konu üzerinde ilgili bölümde yoğunlaşmaya çalışacağız. Yaşamın kendisinin en büyük büyüleyicilik değeri olduğunu kanıtlayacağız. Yeni slogan “Ya kapitalizm ya Sosyalizm” değil, “Ya Kapitalizm Ya Özgür Yaşam” olmalıdır.

O halde neden kapitalizm uygarlığı sorusuna biraz daha kolay cevap verilebilir. Kapitalizmi engelleyen devasa boyutlu imparatorlukların sonlarını getirmekle ve kendilerini de amaç ve yapı olarak uygarlaştırmamakla kapitalizm için ortamı biraz bilerek veya bilmeyerek açmış olabilirler. Wallerstein, imparatorlukların kapitalizmle çeliştiğini söylerken güçlü bir gözlemde bulunmuş oluyor. Max Weber, Kapitalizm ve Protestanlık Ruhu’nda kapitalizme nasıl yol açıldığını daha anlaşılır kılıyor.

Peki, uygarlıksız bir çözüm olabilir miydi? Bu sorunun cevabı neolitiğe geri dönmek gibi bir şey olurdu. Kentler ortadan kaldırılamayacağı için ticaret önlemezdi. Erkek egemen toplum bırakılamazdı. Ne kadar eleştirilse de, devlet o koşullarda ortadan kaldırılamazdı. Zaten manastır, medrese, tarikat, tasavvufi yaşamlar bu çaresizliklerin sonucudur. Adı geçen kategorilerin bozucu, yozlaştırıcı etkisini görüyorlar ve kurtulmak istiyorlardı. Buldukları çareler marjinal olmaktan öteye gidemiyordu. Bu nedenlerle de yeni bir uygarlığın varlığına ortamı açık bırakıyorlardı.

Bu arada İbrani kabilesinin öyküsüne de bir daha bakmak hayli öğretici olacaktır. Yahudi, ticaret ve para konusunun uzmanıydı. Ayrıca yazarlık güçleri kesindi. Roma ve Pers Sasani dönemlerinde o günün koşullarındaki tüm dünyaya yayılmışlardı. Para ve ticaretin sızıcı gücü müthişti. Maddi uygarlığın ruhu gibiydiler. Daha doğrusu süzülmüş gücüydüler. Yazarlar geçmiş ve gelecekten en iyi haber veren peygamberlerin yerini tutmuştu. Yeni bir uygarlık sisteminin veya kapitalizmin önkoşullarının başında geliyorlardı. Zaten ütopyalarda da damgaları eksik olmazdı. Din ve tanrı da uzmanlık alanlarıydı.

Hıristiyanlık kendi ideolojik kültür çağında tüm Avrupa’yı fethetmişti. Asya’ya sınırlı giriş yapmıştı. Afri-ka’nın uygarlık izlerinde eksik olmazlardı. İslamlık hızla tüm Arabistan’dan Kuzey Afrika ve Orta Asya’ya kadar fethini sürdürmüştü. Eski uygarlık sistemlerinin tüm yerleri fethedildiği gibi, yeni alanlar da ideolojik kültür imparatorluklarına katılmıştı. Fakat gerçekleşen, uygarlığın genişlemesi değildir. Manevi dünya geliş-mesi de diyebiliriz. Zaten Hıristiyanlık ‘bin yıllık tanrı devleti’ derken bu gerçeği kast ediyordu.

Hem Hıristiyanlık, hem İslam ütopyalarının bilimsel temelleri çok zayıftır. Ahlaki yönleri gelişkindir. Yunan klasik felsefesinden etkilenmişlerdir. Tekrar canlanmasında rol oynamışlardır. Teolojileri bir nevi Aristo ve Eflatun kaynaklıdır. Bir kısmını da Mısır ve Sümer teolojilerinden almışlardır. Özgürlük ütopyaları için de geri bir konumdalar. Tekrar belirtelim ki, dinler için esas olan ahlaktır. Teoloji zannedildiği kadar başat konu değildir. Ahlak önemini kaybetmediği için, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkla benzeri öğretiler önemlerini koruyacaklardır. Özgürlük Sosyolojisi’nde yerleri konusunda değineceğiz.

Ütopyalar her zaman kusursuz değildir. Çoğunlukla amaçları hilafına da hizmet ederler. İslamiyet ve Hıristiyanlık ütopyaları biraz da amaçları hilafına kapitalizmin gelişimine epey hizmet ettiler. Ama çok çatıştıkları da bir vakıadır. Kapitalizm bölümünde bu konuya bir kez daha eğileceğiz.

İslam için ek olarak söylenebilecek olan, barbar ve hâkim kabile aristokrasileri için sınırsız ve haksız alan ve kültür gasplarına yol açtığına ilişkindir. Hıristiyanları gerilettiği çokça söylenir. Bunlar her din için geçerli hususlardır. Kaldi ki, devletleşmiş İslam’la devletleşmiş Hıristiyanlığın çatışmasını İslam’la Hıristiyanlığın çatışması olarak sunmak gerçeği tam yansıtmaz. Bu çarpışmalar uygarlık kökenli olup, dinlerin kılıf olarak kullanıldığını iyi biliyoruz.

Sonuç olarak; genelde ideolojik kültür-maddi kültür sorunlu konulardır. Ama bir gerçektirler. İncelemek gerekir. Köle-efendi, serf-senyör çatışmalarının tarihin devindirilmesindeki rolleri sınırlı ve dolaylıdır. Tarihin tekerlekleri başka türlü dönmektedir. Bunu araştırıyoruz. Yaptığımız kaba, amatör araştırmalardır. Ama hem tarihi anlamak, hem günümüz sorunlarına cevap için gerekli çalışmalardır.

Çok kısa bir değerlendirmeyi diğer direniş kanadı kavimler göçü için yapmadan konuya bütünlüklü yaklaşılmış olunamaz. Son dönemlerinde köleci uygarlığa karşı Avrupa’nın Kuzey’inden Gotlar ve Hunlarla Arabistan üzerinden Araplar hem direniş hem saldırı taktikleriyle hamle üstüne hamle yapıyorlardı. Kabile hiyerarşisinin geliştiği, barbar toplum dediğimiz uygarlık öncesi ataerkil toplum halindeki bu kavimlerin göç veya saldırıları, direnişleri bir nevi ideolojik kültür hareketidir. Daha coşkulu, atak ve taze kan taşırlar. Ütopyaları kısmen eşitlikçi, neolitikten kalma öğeler taşırken, daha çok uygarlık özentisi içindedirler. Dinler kadar bir metafizik geliştirmemişlerdir. Çoğunlukla imparatorluklar için taze kan ve paralı asker olmuşlardır. Fakat yine de tarihin en devindirici güçlerindendir.

Germenler, Türkler, Moğollar ve Araplar, daha önceleri ise Hurriler, Amoritler ve İskitlerin akınları olmasaydı, herhalde tarihin akışı başka türlü olurdu. Germenler ve Araplar her iki Roma İmparatorluğunu çökertirken, Türkler ve Moğollar İran ve Bizans’ın çöküşünde pay sahibidirler. Fakat kabile şeflerinin yaptıkları ya yeni imparatorluk tacını giymeleri, ya da ordu ve bürokrasisinde yer almalarıdır. Geride kalanlar ya yeniden kabileler oluştururlar, ya da deklase unsurlar halinde toplumun diplerinde marjinal yaşarlardı. Köleci sistemin yıkılmasında bu iki iç ve dış gücün rolü tartışmasızdır. Fakat aynı oranda alternatif sunmada, yeniyi inşa etmede rol oynayamazlar. Yıkarlar, talan ederler; fakat yapamaz, koruya-mazlar.

Buraya kadar adına araştırma da diyebileceğimiz bu çalışma ile aslında kapitalist modernite için bir temel kazımaya çalıştık. Kapitalist modernitenin hangi tarihsel gelişmelerin ürünü olduğunu göstermeye çalıştık. Kendini tarihsiz sunmak, kapitalist bilim-iktidar yapısının temel özelliklerindendir. Kalıcı ve son sistem iddiası için tarihsizlik ve mekânsızlık önemlidir. Mekân-zaman yokluğunda müthiş ve çok ayrıntılı çözümlemeler yaparlar. Mikro tarihle, olaysal güncel gelişmelerle ilgili sayısız çalışmaların sahibidirler. Bir de zaman-mekân sıkıştırması gibi, sanki zaman ve mekân etkisini yok ettiklerini belirtmek isterler. Bu çalışma ile bu tür çabaların sunmak istediğinden farklı bir toplumsal akışın müthiş bir insan çabasıyla sürekli devinim halinde olduğunu gösterdik. Tarihten kaçınılamayacağını, kapitalizm her ne kadar kendini tarihin sonu saysa da, birçok uygarlık gücünün kendi çağı için benzer iddialarda bulunduğunu da bu vesileyle belirttik. Kapitalizme giriş için yeterince donanmış durumdayız. Bir uygarlık olarak tanımını ve çıkış koşullarını tekrar da olsa açıklamaya devam edeceğiz. Daha önceki uygarlıklardan devralınanlar ile kendi katkılarını özenle belirteceğiz.

Savunmamın bu bölümünü ana tez olarak şöyle açıklamam mümkündür: Sınıf, kent ve devletin iç içe oluşumuna dayalı olarak ortaya çıkan ve kapitalizmin en son çağı olan finans dönemine kadar sürekli kendini çoğaltarak geliştiren devletli uygarlık sistemi, kendini ağırlıklı olarak tarım ve köy toplumunu sömürü ve baskı altına almasına dayandırır. Süreç içinde giderek genişleyen kent emekçilerini de baskı ve sömürü sistemine katar. Beş bin yıllık devletli uygarlığın, belki ondan da uzun bir zaman ve mekân koşuluna dayalı olan, kendini ideolojik, askeri, politik ve ekonomik olarak parçalı olmaktan kurtaramayan demokratik uygarlık karşısında günümüze kadar varlığını sürdürmesi, esas olarak ideolojik hegemonyadan kaynaklanır. Zor ve zulüm sistemleri ancak ideolojik hegemonya temelinde başarılı olabilmişlerdir. Temel çelişki sadece sınıfsal olmayıp uygarlık düzeyindedir. En azından beş bin yıllık yazılı olarak da izleyebildiğimiz tarihsel mücadele, devletli uygarlıkla (esas olarak sınıflı kent ve devlete dayanır) devletleşmemiş, ana gövdesi tarım ve köy toplumu olan, zamanla kent emekçilerinin de içeriğini oluşturduğu demokratik uygarlık arasındadır. Toplumdaki tüm ideolojik, askeri, politik ve ekonomik ilişki, çelişki ve mücadeleler bu iki ana uygarlık sistemi altında cereyan ederler.

Savunmamın bundan sonraki bölümleri bu ana tezin çözümlenmesi ve Ortadoğu’yla Kürdistan somutuna uygulanması biçiminde geliştirilecektir.

 

 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan

Demokratik Uygarlık Manifestosu’ndan

 

 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

 

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.