SURİYE GÜNDEMİNDE DÜNYA DENGELERİ VE KÜRTLER
Okuyucudan / 01 Şubat 2016 Pazartesi Saat 12:23
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Soğuk savaş dönemi alışkanlığımız olan kutuplu dünya, çok kültürlü savaşın cereyan ettiği bu topraklarda aslında kültürlerin savaştığı iddiası; medeniyetler savaşı, ve son olarak batının yarım asırdır uğruna savaşmayı bıraktığı mezhep savaşları ele alınacak dengelerdir

Finlandiya ve İsveç gelir dağılımını eşitlemek için herkese sabit ücret ödeme yoluna gidiyor. Komünizmin korkusuyla titreyen batı, girişimciliği ve serbest piyasa azmiyle 20. yüzyılda topladığı tüm artı değeri kendi halkına eşit paylaştırdığında yeteceğine inanıyor artık. Ortak üretmeyi reddeden batı ortak tüketim fikrine razı olmuş durumda. Bunun ideolojisiz bir komünizm olduğunu örtbas etmek için imdatlarına demokrasi, eşitlik ve insan hakları söylemleri yetişecektir. Ortadoğu ise bu söylemlerin ve bilirkişilerin nasihatlarının toplumda yarattığı yanılsamaların arasında doğal kaynaklarının uçuşunu izleyecektir. Mutlu İskandinavlar evcilik oynarken Suriye bölgesi yeni kaynak arayışlarında olanların, mezhep savaşında üstünlük kurmak isteyenlerin, ulusal parçalanmışlığını toparlamak isteyenlerin, cihatçı hareketlerin ve yerelde varoluş mücadelesi veren halkların kazanıdır. Bu kazanda tarih boyunca alışılagelmiş dengeler tekilliğini çoklu, çapraz ilişkilere bırakmaktadır. Soğuk savaş dönemi alışkanlığımız olan kutuplu dünya, çok kültürlü savaşın cereyan ettiği bu topraklarda aslında kültürlerin savaştığı iddiası; medeniyetler savaşı, ve son olarak batının yarım asırdır uğruna savaşmayı bıraktığı mezhep savaşları ele alınacak dengelerdir.

KUTUPLU DÜNYA

21. YY ile iki kutuplu dünya siyasetinin eriyeceği inancı önce Ukrayna sonra da Suriye çıkmazında patlak verdi. Rusya genişleme stratejilerine ara vermeye niyeti olmayan NATO karşısında ilk kez dişini Ukrayna olaylarında göstermişti. Hemen ardından Ortadoğu’daki son güvencesi Suriye rejiminin arkasına kolladı. Bu sert çıkışı ABD’nin bir an duraksamasına neden oldu. Rejim karşıtı söylemler yerine uzlaşmacı tavır takındı. Batı destekli muhalifler ile rejimin masaya oturması kararlaştırıldı.  Suriye rejimi, muhalifler, DAİŞ ve YPG’nin bölgedeki savaşları sürerken, dünya bölge üzerine siyası çarpışmaya giren ABD ve Rusya’nın etrafında saflarını tutmaya başladı. Türkiye, her ne kadar “stratejik derinlik ”ine güvenip yönünü Ortadoğu kültürüne çevirse de ilk fırsatta Kürtlere darbe vurmak istedi ve NATO ilişkilerini güçlendirme stratejisine geri döndü. Temmuz ayında incirlikte ABD ye verdiği tavizler, Irak’a asker çıkardığında Arap ülkelerinden aldığı ültimatomlar ve güney sınırına tampon bölgelerle egemen olma planlarına Suriye’den gelen engeller tekrardan NATO’nun bir numaralı taşeronu haline getirdi Türkiye’yi. Türkiye bu ilişkiye güvenmese de mecbur olduğunu saklayamıyor. Karşılığında ise KDP ve İsrail ile girdiği yasadışı ekonomik ilişkileri yürütüyor, Kürt Hareketine saldırılarını meşrulaştırıyor ve DAİŞ’i yine bu çıkarlar için manipüle ediyor. Öte yandan Esad rejimi uçurumun kenarından dönüp Rusya’nın desteğiyle otoritesini güçlendirmeye başladı. Suriye batının batı Asya üzerindeki baskısına bir direniş noktası haline geliyor. İran, Arap dünyasıyla ilişkilenebildiği tek yer Suriye’yi batının batı Asya üzerindeki baskısına bir direniş mekânı olarak görüyor.  Batıya karşı Rusya ve Çin’le oluşturduğu ittifaka Suriye hattını da ekleyerek safını sıkılaştırıyor. İran ve batı destekçisi Suudi Arabistan’ın arası hayli gerildi. İranla başlayan nükleer anlaşmalar Rusya’ya uranyum sevkiyatı yapıyor gerekçesiyle bozuldu. Avrupa ise temkinli yaklaşıyor ve müdahalesini daha çok kendi kamuoyunu rahatlatmak adına yapıyor. Cihatçıların yoğun tehdit altına aldığı Fransa bölgede Rus istihbaratıyla işbirliği içinde olacağını söylerken Almanya koalisyon saldırılarına destek için İncirlikten kullanım izni aldı. Ve tüm bu karışıklıkların olmasa da asıl nedeniymiş gibi görünen DAİŞ Fırat’ın batısında, Ramadi ve Halep’te aldığı darbelerle atfedilen görevini tamamlayamadan sönmeye başladı. Bir tarafta Rusya, İran, Suriye; diğer tarafta ABD, Türkiye, Suudi Arabistan safları sıkılaştırıp Çin ve AB ülkelerinden de aldıkları destekle bölgede etkin olma çabası içindeler.

MEDENİYETLER SAVAŞI

11 Eylül saldırısından sonra ABD’nin İslam dünyası üzerindeki baskı politikasını arttırması İslamofobiyi arttırmış. Ortadoğu’ya yönelmeleri salt doğal kaynak amaçlı değil; aynı zamanda batı karşısında blok halinde durabilecek İslam ülkeleri ittifakını önleme amaçlıdır. Anglo-arap krallıklarının çözülmesinden sonra Arap Baharıyla da Batının kukla devlet yaratma stratejileri bir kez daha darbe aldı. Kendi egemenlik alanını güçlendirmek için küresel sömürge savaşlarını dinlere ve kültürlere dayandırdılar.  El Kaide ve DAİŞ gibi oluşumlarla da kaos ortamı yaratıldı ve on binlerce insan yaşamını yitirdi. Charlie Hebdo, Paris saldırısı gibi olaylarda yaratılan kaos ortamında İslamofobi meşruiyet kazanarak batılı bürokrasinin başta göçmenler olmak üzere Ortadoğu halkı üzerindeki tahkim ve ötekileştirme politikalarını mümkün kılmıştır. İslam dünyasının dağınık duruşu kaosu derinleştirmektedir. Tekfirci örgütler pratikleriyle İslamofobiyi arttırırken, İslam medeniyetine lider ülke olmaya hevesli Türkiye Avrupa Birliği ile vardığı göçmen anlaşmasında İslam dünyasının gardiyanlığını üstleniyor. Öte yandan liderliğe hevesli bir diğer ülke İran’ın uygulanan ambargo ve diğer İslam ülkelerinden yalıtılması politikası altında bu hevesi suya düşüyor. Türkiye İran ilişkilerinin gerginliğinden nemalanan Batı,  liderliğe Suudi Arabistanı oturtmak niyetinde. Devletler arasında yaşanan İslam dünyasını temsiliyet sorunu, Batının provokasyonlarıyla yeşertilen radikal İslami tutumlar ve halkların Batıya duyduğu hüsran gerçekliği kaos ortamını derinleştirmektedir. İdealist dinci söylemlerle ortaya atılan ve Batı karşıtlığıyla cihada çağrı yapan tekfirci grupların paravan örgüt statüsünü aşamamaları bu kaos dinamiklerinden kaynaklanmaktadır. Böylelikle Suriye’de muhalifler ve DAİŞ’in her ne kadar muhafazakar görünseler de Batı tarafından İslam medeniyetine vurulan darbenin taşeronları oldukları rahatlıkla görülebilir.

 MEZHEP AYRILIĞI

  2003 yılında Amerikan işgaliyle siyasi çehresi değişen Irak’taki gelişmelere paralel olarak 2004’de Ürdün kralı Abdullah’ın ortaya attığı Arap dünyasını kuzeyden kuşatan “Şii Hilali”, Lübnan’dan başlayarak Suriye ve Irak’tan geçiyor, Körfez’de sonlanıyor. Medeniyetler İttifakı toplantısı için 2006 Kasım’ında İstanbul’a gelen İran eski cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ise verdiği bir röportajda “Şii Hilali ”nin gerçek dışı bir kavram olduğunu ve Ortadoğu’da kargaşa doğurmak için üretildiğini söyleyecektir. Tüm bu söylemler bir tarafa Şii Hilali sosyal-demografik bir gerçeklik olarak o coğrafyada mevcut ve bazı tarihi dönemlerde etkisini kaybediyor, bazı dönemlerde tekrar etkin hale geliyor. İçinde bulunduğumuz zamanda ise yeniden etkinleşti. Irak’ın Saddam sonrasında Şii bir yönetimin eline geçmesi, Hizbullah’ın İsrail karşısındaki 2006 zaferiyle Lübnan ve çevresinde giderek Sünnileri de kapsayan bir itibar elde etmesi, 2011’den itibaren Suriye’de olup bitenler ve son olarak Husi hareketinin vekaletiyle İran’ın Yemen’de hüküm sürer hale gelmesi, Ortadoğu’daki tüm Arap ülkelerini ve tabii ki Türkiye’yi rahatsız etti. Fakat bu gelişmelerden Suudi Arabistan’ın duyduğu rahatsızlık ve hissettiği tehdit diğerlerinden çok fazlaydı. Karşı bir hamle olarak Riyad rejimi Irak ve Suriye’de kendi vekillerini İran’ınkilerin karşısına dikti. Yemen’de ise doğrudan müdahil olmayı tercih etti. Petrol fiyatlarındaki düşüşle birlikte ekonomide önemli bir daralma yaşayan Suudi yönetimi, Suriye'de de Rusya-İran hattının etkin müdahalesi sonucunda Sünni etkinlik alanı sınırlandı. Öte yandan Tahran'ın ABD ile Nükleer Müzakerelerin başlamasının ardından bölgede inisiyatif alanının genişlemeye başlaması da önemli bir sorun oluşturmaya başladı. Suudi yönetimi, bu gelişmeler karşısında Riyad'da peş peşe iki toplantı gerçekleştirdi. Bir yandan Suriye'deki İslamcı-cihatçı güçleri bir araya getirerek, Suriye'de geçiş öncesinde güç arttırmaya çalıştı. Diğer yandan da İslam ittifakı adıyla Sünni Cephe kuruldu. Türkiye'nin de yer aldığı İttifak, mezhep temelli bir bölge savaşı ekseninde konumlanma ve bu yönde askeri bir güç yığınağı oluşturmayı da içeriyor. Suriye’den sonra Lübnan üzerinde de nüfuzunu arttıran İran’ın Siyonistlere tehdit oluşturuyor olması İsrail’in bu ittifakı teşvik etmesinin ve KDP’yi de dahil etmesinin temel nedenlerindendir.

Yeniden kutuplaşan dünyanın sürtünme noktası jeopolitik önem kazanıyor ve bu önem üzerindeki Kürt nüfusunu da aynı ölçüde taraf kılıyor. Askeri, siyasi ve diplomatik alanda eksiksiz sorumluluk üstlenen Kürt hareketi dış müdahaleler ve yönlendirmelerden bağımsız etkin rolünü üstleniyor bölgede. İki kutup, iki medeniyet ve iki mezhep arasında, halkların demokratik yaşamı adına vereceği savaşı kabaca DAİŞ’e karşı cephede vermesinin yanında taraflar arası diplomaside de vermek durumundadır.

Berken Sipan

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info - www.navendalekolin.com

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): SURIYE  GUNDEMINDE  DUNYA  DENGELERI  VE  KURTLER  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.