GÖSTERİ TOPLUMUNUN KÜLTÜRÜ OLAMAZ
Makaleler / 07 Aralık 2014 Pazar Saat 14:49
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
İdeoloji yaşamla ilgilidir; sonuçta ideolojiden söz ettiğimiz zaman aslında bir yaşamdan, bir yaşam gerçeğinden, bir yaşam tarzından söz ediyorsunuz. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, Önderliğin belirlemesiyle “bu dünya yaşamın tanımını yok eden bir dünyadır, kapitalizmin yarattığı en büyük tahribatlardan biri yaşamın tanımını yok etmesidir” dedi.

Yaşamın tanımının yitirildiği yerde doğru bir yaşam da olmaz. Önderlik başka bir belirlemesinde de: “Tanımı yapılamayan bir şeyin bilimi de yapılamaz” diyordu. Gerçekten de tanımı yok edilmiş bir yaşam gerçeğiyle, kendisine ihanet edilmiş bir yaşam gerçeğiyle karşı karşıyayız

Fakat sistemin öyle çarpıcı bir özelliği var ki, en doğru yaşamı sunduğunu empoze ediyor. Aslında yanılgı ve yalanın egemenliğinin hiçbir zaman bu denli güçlü olmadığı bir süreçten geçiyoruz. Bunun karşılığı ise aslında bireycilik oluyor. Yaşamın tanımının yok edildiği yerde karşımıza çıkan gerçeklik birey, bireycilik ve bireye dayalı yaşam gerçeği oluyor ki, bu da özgürlükten çok özgürlüğün yitimi, yaşamın yitimi, insanın yitimi oluyor. Karşımızdaki söz konusu sistem, böyle bir sistem. O açıdan da zaten bütün arayışlar esas itibariyle bu noktada başlıyor.

Sonuçta hakikat dediğimiz şey de, yöntem ve hakikat de yaşamla ilgili, yaşamın anlamına ulaşmakla ilgilidir. Yaşamın anlamı nedir? Bu soruya cevap verdiğiniz zaman zaten hakikati de doğru tanımlamış oluyorsunuz, yaşamın toplumsallıkla bağını kuruyorsunuz. Eğer yaşamla sözünü ettiğimiz insansa, özü itibariyle insansa, insan da toplumsal bir varlıktır. Dolayısıyla toplumsal yaşam önemli bir olaydır, toplumsal yaşamın tanımını yapmak gerekiyor. Dolayısıyla verili Dünya’nın tanımlanması ve bunun reddi temel çıkış noktası olmak zorunda. Bu belki teorik gibi gelebilir, ama son derece önemlidir. Karşımızda duran sisteme hayır diyemezseniz, onu reddedemezseniz, ondan kopamazsanız, yeninin arayışına girişemezseniz. Çünkü hayal ve hakikat arayışı öncelikle haksızlığın, yalanın reddiyle başlar, oradan itibaren arayış gelişir. Kişinin duruşuna bakarsınız; duruşuna, tavrına, davranışına, ondan sistem içi midir, sistem dışı mıdır rahatlıkla çıkarabilirsiniz. Semboller, taşıdıklarımız, taktıklarımız ve kendimize göre bağlı olduklarımız, esasta nasıl bir bağ olduğunu anlatıyor, size o bir bağlılık biçimini anlatıyor, bir kültürü anlatıyor, bir kültürü ifade ediyor, bir semboldür. Önderliğin ısrarlı ve derinlikli tartışmalarına rağmen bizim tutumlarımızda fazla bir değişiklik yoksa ya anlamıyoruzdur ya da anlamak istemiyoruzdur.

Demek ki biçim önemlidir, duruş önemlidir, bu topraklara ait olan önemlidir. Öncelikle bu topraklara ait olanı sevmek gerekir, aslında hakikat biraz da odur, köktür. Hakikat köklerle ilgilidir, kendi kökleriyle bağının kopmamasıyla ilgilidir, köklerle yeniden bağ kurmakla ilgilidir. Önderlik de zaten onu çok net, çok çarpıcı bir biçimde ifade etti.

Başta da biz kendimizi hareket olarak böyle tanımladık, kendimizi; “köklere dönüş, kaynağa dönüş hareketi” olarak tanımladık. Ben PKK’nin başlangıçta, daha ilk çıktığı günde tanımının bu olduğunu, kendi köklerimizi bulmak olduğunu, kendi kaynağımıza dönmek olduğunu, PKK’nin bu anlamı ifade ettiğini biliyorum. Önderlik dedi ki,” ben Dersim’e gittiğim zaman, bende hemen bir iddia ve kararlılık gelişti, dedim ki, buradaki bu halk kültürü mutlaka yaşatılmalı.” Orada yaşatılmak istenen kültür, bugün Dersim’de yaşayan kültür değil, daha farklı bir kültürdü. 70’lerde hala yaşayan ve aslında belki de darbe yiyen ama gene de kırıntı kabilinde de olsa orada varlığını sürdüren bir kültür vardı. 38 öncesinin kültürüydü bu. Önderlik onun yaşatılmasını, onunla bağ kurup onun bugüne getirilmesini istedi. Yaşatılmak istenen kültür esas itibariyle oydu; orada toprağa bağlılık var, orada kendi özüne bağlılık var, orada katliamcıya teslim olmamak var, orada kendi değerleriyle birlikte yaşamak var. Bugünküyle karşılaştırılabilir o eski Dersim kültürü, bugünün Dersim’inde olup bitenle zıttır. O açıdan duruş, davranış, biçim bunlar önemli, hem de çok önemlidir.

Kapitalist kültür nedir? Modernist kültür nedir? Bir içeriği var mıdır? Ben Kapitalist Modernitenin aynı anlamda bir kültürünün olduğuna inanmıyorum. Gösteri toplumunun kültürü olamaz, onun kültürü maddidir, zaten karşımızdaki kültür tümüyle maddi bir kültürdür. İçeriği yoktur. Modernist kültürün içeriği olamaz, içeriksizdir, tümüyle maddi kültürdür kapitalist kültür. Kapitalizm maddi kültür demektir. Maddi kültür de içeriği tümüyle boşaltılmış kültürdür ve o da biçimdir, yani ağırlıklı olarak modadır.

Mesela kimse işin bu tarafına bakmaz, hiç önemsenmez bile. Ortamımızda “nedir takılıyorsunuz biçime, bu kadar biçimci olmayın” denir, böyle değil. Gerçekten durum bu değil, o açıdan kapitalizmin kültürü ağırlıklı olarak moda demek. Modernizm demek moda demek, günün şeyi demektir. Eğer Demokratik Modernite olursa onun da bir modası olur.

Peki, Kapitalizmin modası neydi? Ben bunun çok fazla değiştiğini sanmıyorum. Mesela birincisi, en azından bizim kuşağımız döneminde; kot pantolondu, hamburgerdi, Coca Cola’ydı, birde Amerikan müziğiydi, -siz bunu Pop ve Rock olarak anlayın- bunun dışında bir Amerikan kültürü yoktu, gerçekten de yoktu. Şimdi bu kültürün bir içeriği olduğunu söyleyin. Yoktur, olamaz da. Çünkü maddi kültürün bıraktığı bir değer yoktur. Günübirlik yaşayan insanın kültürü olamaz. Kültür demek, en temel özelliğin kalıcılığı demektir. Kalıcı olamayan bir şey kültürleşemez. O açıdan maddi kültür tüketim nesnesidir. Gösteri toplumunun temel özelliği odur. Her şeyi tüketim nesnesine dönüştürür. Maddi kültür de, kültürel ürünler de, sanat ürünlerinin hepsi de tüketim nesnesidir. Tıpkı fırından çıkan ekmek gibi tüketilirler; tazeyse tüketilir, bayatladı mı çöpe gider, kalıcılığı yoktur.

Derwêşê Evdî destanı ne kadar süredir yaşıyor? Dilden dile dolaşıyor ve bir de unutulmuyor. Hatta versiyonları var. Onu alan ona yeni bir şey de ekliyor ve belki de daha da zenginleştiriyor. Günümüze dek taşıyor, yazılı hale gelmediği halde unutulmuyor değil mi? Ama bizim çıkardığımız sanat ürünlerine bakın, hepsinin en fazla bir yıllık ömrü var. Bir yıldan sonra unutuluyor. Şengal’in destanı yazıldı, Sincar dağlarının destanı, Derwêşê Evdi’nin destanı yazıldı. Bizim şu anda yaşadıklarımızın destanı yazılmıyor. Burası çok önemlidir. Dersim’in direniş içinde destanı yazıldı. Dersim’e ilişkin bütün ağıtlar o katliam ortamında yakılmış ağıtlardır. Sonradan ortaya çıkmış ağıtlar değildir. Dere Laç Ağıdı öyledir, Şahin Ağa Ağıdı öyledir, mesela Sevdin Ağıdı, İmam Hüseyin Ağıdı öyledir. Bunların hepsi direniş ortamında, o direnişin bizzat yaşandığı anda, bir anne tarafından yakılmış ağıttır, yakını tarafından yakılmış bir ağıttır. Ozanlar bunu geleceğe taşımışlardır. Amaç unutturmamaktır. Amaç bir şeyi yaşatmaktır. Bu açıdan kültürel ürünlerin en çok üretildiği bazı alanlarımızda bile yaptıkları en nitelikli eserlerinde bir oyun havası tarzı vardır. Onları dinlediğin zaman oynamak istiyorsunuz, bunlar kalıcı olamaz.

Unutmayalım ki bizim popüler kültür dediğimiz kültür eğlence kültürdür. Özü kaçınılmaz olarak odur. İnsanları eğlendireceksiniz. Bizim de en değerli parçalarımızda bile eğlence boyutu ön plandadır. En büyük kahramanlık destanları söylenirken bile bu yaklaşım öndedir. Halbuki sizi geleceğe taşıyacak, orada gelecekte kitlelere mesaj verecek, bu kahramanlığı geleceğe taşıracak fazla bir şey yok. Demek ki o zaman burada yaratıcılık yok, yaratıcılığın zemini toplumsallık olduğuna göre, o zaman köklere yani topluma inerek bu yaratıcılığı yakalamamız gerekiyor. Akıl toplumsaldır, yaratıcılık toplumsallıktır, toplumsallıkla bağ kurduğunuz zaman, toplumsallığın içine girdiğiniz zaman yaratıcılığınız gelişir, sevinç o zaman gelişir.

İlk devrimciliğe başladığımız zaman biz böyle ölüm uykusundan uyanır gibiydik. Gerçekten de gözlerimiz açılmış ve çevremize bakıyorduk. İnsanlarla ilişki kurduğumuzda, her bir davranış bizi etkiliyordu. Bir çocuğun ağlaması beni etkilerdi, yoksul birinin duruşu beni etkilerdi. Hemen oturup şiir yazmak isterdim, bir şeyler yapmak isterdim. Bir duygu yoğunluğu vardı. O duygu yoğunluğunun nedeni toplumsallıkla, hayatın kendisiyle bağ kurmak durumunda.

O açıdan toplumsallığın kendisi gerçekten büyük önem taşıyor. Hayatın kaynağı orasıdır, toplumsallıktır. O açıdan yaşamı tanımlamak, toplumsal yaşamı tanımlamak, onunla doğru temelde bağ kurmak önemlidir. Elbette bu da tarihseldir. Bu ayakları havada bir yerde kurulacak bir yaşam değil. Bir toprak var, tarihsellik aynı zamanda toprağın kendisidir. Vatan kavramı önemlidir, anayurt kavramı önemlidir. Onun için anayurt ve toplum bunlar önemli olgulardır. Önderlik beni eleştiriyordu “sen hala Hengırvan’dan çıkmamışsın.” ama Önderlik benim gözlerimi açtı ve o toprağı bana sevdirdi. Gerçekten toprağı, yaşamın kaynağını, geçmişimizin bulunduğu yeri, köklerimizi, doğduğum yeri, Önderlik orada bize gösterdi. O olmasaydı, bu yaralı halde bile kalmazdık, posa yaşam sürer giderdi. Belki o yaşam içinde gerçekten kaybolup giderdik. Ama bir şey yaşatıyor, Önderlik seni yaşamın kaynağına yöneltiyor. Yaşamın kaynağı senin geçmişindir, senin toplumsal köklerindir, senin toprağındır, tarihsel gerçekliğindir. Onlarla bağ kuruyorsun.

Yaşadığımız dünya bizi de etkiliyor. Nasıl bir dünya? Bu bireycilik dünyası hakikatin yitirildiği bir dünyadır. Bireycilik dünyası aslında bir insansızlık dünyasıdır. Önderliğin o tanımlamalarını önemli bulmak lazım. Nietzsche’nin çok önemli bir belirlemesi var “tanrı öldü” diyor. Bundan belki de Kapitalist çağın peygamberi denilen insanın son derece önemli bir belirlemesidir. Tanrı öldü demek, eşittir Kapitalizm toplumu öldürdü demektir. Ve belki de yıllar sonra Michael Foucault bir filozof olarak çıkıyor ve diyor ki, “toplumun öldüğü yerde insan da kalmaz.”

Ben bu konuda toplumu yeterince aydınlatmadığımıza, bu sistemin gerçekliği konusunda yeterince bilinçli kılamadığımıza inanıyorum. Karşınızda öyle bir sistem var ki, bana göre Sodom ve Gomora bunun yanında yüz kez zemzem suyuyla yıkanmış kadar temizdir. Önderlik de bu tanımları yaptı. Önderlik: “Günümüzde dinlerin Deccal geliyor dedikleri dönemleri çağrıştıran dönemlerden geçiyoruz.” Deccal nedir? Deccal, kıyametten önce her türlü kötülüğü yapmakla ve dolayısıyla kıyametin kopuşunu hızlandırmak için gelen bir varlık.

Dolayısıyla Kapitalizm burada Deccal rolü oynuyor. Her türlü kötülüğü var. Biz öylesine bir kötülük olgusuyla karşı karşıyayız ki, insanlar bunu kötülük olarak görmüyor ve yaşanan birçok durumu özgürlüğün patlaması olarak değerlendirebiliyor. Cinsellik konusundaki muazzam metalaşma bir özgürlük patlaması olarak adlandırılabiliyor. Bu dehşet verici bir olaydır. Mesela Batı dünyasında bugün kadın en kahpeleşmiş haliyle sistemin hizmetindedir. O zaman demek ki, özgürlüğü Batı’da aramak doğru değil, Batılı kadının duruşu bir özgürlük duruşu değil. Önderlik, “engizisyon dönemlerinde yaşanan o korkunç kadın katliamlarının bunun altında payı var” dedi. Onun için kendi kaynaklarımıza dönmek önemli.

Ben şuna inanıyorum tanrıça özellikleri, o bütün tanrısal güzellikler-özellikler, Kürt kadınında var. Tanrıça kültürünün doğduğu toprakta, burası içinde doğduğu gerçeklikte, Kürt gerçekliği Kürt kadın gerçeği, bunun için bize ait olanı, bizim özümüze ait olanı yüceltmek, bizim açımızdan çok büyük önem taşır. Bu bir şovenizm değil, bu bir abartı filan da değil, burasıdır. Bu topraklara, bu toprakların gerçeğine dönmek ve bu açıdan da Batı kültürüne karşı Doğu kültürünü, Kapitalizme karşı Ortadoğu kültürünü savunmak gerekir.

Kültürün en önemli unsurlarından biri ideolojidir. O nedenle bu topraklara dönmesini sağlamak, bu topraklara ait olanı sevmek ki, ideoloji esasında budur. Ben bu topraklara ait olanı seviyorum, bu bizim için önemli bir şeydir. İdeolojik duruşumuzda en çok netleştirmemiz gereken noktalardan biri burasıdır. Onun için Önderlik: “kadronun ruhunu, beynini ve bedeni temizlemesi gerekiyor, sadece ruhunu ve beynini değil, bedenini de temizlemesi gerekiyor” dedi. Ben beden temizliğinden neyin anlaşılması gerektiğini gerçekten tartışılmasını isterim, ideoloji bu. Kusmak, size ait olmayan, bu toprağa ait olmayan ne varsa kusmak, atmak, dolayısıyla Kapitalizme ait olan ne varsa ondan boşanmak gerçekten önemli.

Doğru toplum tanımı eşittir doğru yaşam tanımıdır. İdeoloji de özü itibariyle gerçekten budur. O zaman bizim yaşamı doğru tanımlamamız gerekiyor. Her kesin kendine göre yaşam anlayışı olamaz, böyle bir şey yoktur. Yaşam muazzam bir zenginlik ama muazzam bir çeşitlilik içerir, kesinlikle böyledir. Ama içinde en temel özelliği ondaki akıcılıktır, ondaki o coşkudur, sevinçtir. Bunların hepsinin yaşama bakış açısıyla bağlantısı var. Toplumsal yaşamın içerisinde yer almayan pozitif bakış açısına sahip olamaz. Pozitif bakış açısı kesinlikle toplumsallıkla ilgilidir, diğeri, negatif bakış açısı doğrudan bireycilikle ilgilidir. Bireysel özgürlük anlayışı negatif özgürlük anlayışıdır. Negatif özgürlük anlayışının temel karakteristik özelliği “bana karışma” biçimindedir. “Bana karışma, ben istediğim gibi yaşarım, sana ne” özü budur. Kapitalizmin övgüsünü bolca yaptığı liberal özgürlük anlayışı esas itibariyle budur.

Ali Haydar Kaytan

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): GOSTERI  TOPLUMUNUN  KULTURU  OLAMAZ  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.