KÜRTLERDE İKTİDAR VE İSYAN OLGUSU - 5
Kürdistan Tarihi ve Dili / 15 Kasım 2014 Cumartesi Saat 12:50
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kürt isyanları iki ana kategoriye ayrılabilir. Birincisi; Osmanlı Devletinin iyice zayıflayıp parçalanmaya başladığı özellikle 19. yüzyılda çıkan isyanlardır. Bu dönemde Osmanlı Devleti eriyip zayıfladıkça Kürdistan’a yüklenmeye başlamıştır. Daha çok asker ve daha çok vergi isteyerek Kürdistan’da yüzyıllardan beri süregelen yarı bağımsız Mirlikleri daraltmayı amaçlamıştır. Bu da ard arda birçok isyana neden olmuştur.

DERSİM İSYANI VE KATLİAMI

İsyan Öncesi Durum

1938'e kadar hiçbir askerin ayak basamadığı bir bölge olan Dersim, aşiretler tarafından yönetiliyordu. Osmanlı'dan beri bağımsızlığını korumuş, kendi kendini yönetmiştir.

Şeyh Sait isyanından sonra Kürdistan'da hâkimiyetini kurmaya çalışan Cumhuriyet rejimi, Dersim'in bu yapısını kendisi için tehlike olarak görmekteydi.

25 Aralık 1935’te “Tunceli Kanunu” çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı “Tunceli” olarak değiştirilir. Hemen sonra, daha önce Birinci Genel Müfettişlik kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulur (6 Ocak 1936). Genel valiliğin başına Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla Abdullah Alpdoğan getirilir. Elazığ’da İstiklal Mahkemesi adı verilen bir askeri mahkeme kurulur. Bu mahkeme özel olarak Dersim için teşkil edilir. Tunceli Kanunu’nun geçerlilik alanı sadece Dördüncü Genel Valilik kapsamına giren illerle sınırlı kalmaz. Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illeri de bu kanunun geçerlilik alanına dahil edilirler. Böylece Tunceli Kanunu merkezi Dersim olmak üzere, (Alevi) Kızılbaşların yerleşik olduğu tüm sahayı kapsamına alır. Dersim, yeni çıkarılan bu kanunla “Yasak Bölge“ ilan edilir ve giriş çıkışlar özel izne tabi tutulur.

Alpdoğan, 1936‘da Dersim’in Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Burnak gibi stratejik merkezlerinde askeri kışlalar ve karakollar inşa etmeye başlar. Bu merkezlerden biri de eskiden Mazgirt’e bağlı olan Manikan (Mameki) köyüdür. Bu köyün adı, Tunceli olarak değiştirilen Dersim’in yönetim merkezi olarak seçilir.

Dersim’liler Seyit Rıza önderliğinde 1937 yılı başında M. Kemal'e bir uyarı bildirisi sunarak; "Bütün jandarma ve ordu mensuplarının bölgeden çekilmesini, her türlü imar (askeri amaçlı) çalışmalarının (köprü, demiryolu vb.) durdurulmasını isteyip, silahlarını koruma hakkı ve vergilerin hafifletilmesi" gibi taleplerde bulunurlar. Bu istekler cevap bulmayınca Dersim halkı, işgalci güçlere karşı direnişe geçer.

Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara baskınlar düzenler. Böylelikle İsyan başlar (1936).

 

İSYANIN BAŞLAMASI

1936 yılına kadar aşiret geleneğiyle kendi kendini yöneten ve özerk bir konumu olan Dersim, 1937–38 yılında devletin işgal ve dağıtma girişimine karşı bir savunma savaşı olarak patlak verir.

Direniş öncesi 1928, 29 ve 31 yıllarında Dersimliler’den birkaç kez silahlarını teslim etmeleri ve başta Alişer olmak üzere Dersime sığınmış Koçgiri savaşçılarının iade etmeleri istenir. Bu ısrarlı tehditler ve saldırı hazırlıkları karşısında 1932‘de Dersim’de bir kıpırdanma görülür. Karakollar ve nahiye merkezleri basılır.

Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan tekrar tekrar Tunceli Kanunu’nun iptalini (olağanüstü rejimin lağvını) ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Alpdoğan’ın buna yanıtı ise, işgal ordusunu Dersim’in üzerine sürmek olur. Diyarbakır’dan kalkan uçaklar Dersim’e bomba yağdırmaya başlar. Çatışmalar her tarafa yayılır. Kışın gelmesiyle zorunlu olarak kesilen çatışmalar, 1937‘de tekrar başlar.

Devletin Dersim’e dönük teslim alma stratejisi ve programı vardı. Amacı Dersim‘i kesin şekilde ilhak (işgal) etmek ve insansızlaştırmaktı. Hazırlıklar çok yönlüydü. Musul ve Hatay gibi sorunlar nedeniyle bir-iki kez ertelenmek zorunda kalınan Dersim harekâtı ancak 1937 yılında başlayabildi.

 

İŞGAL SÜRECİ

İşgal süreci, Kahmut köprüsünün yakıldığı 20/22 Mart 1937‘den Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildiği 15 Kasım 1937‘ye kadarki süredir. Bu süreç kendi içinde 20/22 Mart–19 Mayıs, 19 Mayıs–26/28 Ağustos, 26/28 Ağustos–5/15 Eylül ve 15 Ekim–15 Kasım şeklinde bölünebilir. Dersim aşiretleri direnme yanlıları, tarafsızlar ve devletle işbirliği yapanlar (milislik yapanlar) olmak üzere üçe bölünmüştür. Bava, Alişer ve Sahan suikastları ile Seyit Rıza’nın idamı bu zaman dilimindeki dönemeçlerdir. Seyit Rıza’nın oğlu Bava’nın öldürülmesini (Mart sonu) takiben yedi aşiretin kendi aralarında oluşturdukları ittifakla topluca direniş kararı alırlar. Ancak bu aşiretlerin dört tanesi (Bahtiyar, Yukarı Abbas, Demenan ve Haydaran) alınan karara sonuna kadar bağlı kalır. Alınan karara göre, her aşiret kendi bölgesini savunacaktır. Yusufanlılar’ın yeminlerini bozarak bu kararı uygulamayışları, Türk ordusunun 19 Mayıs günü Kırmızı Dağ hattına dek ilerlemesine yol açar. Bu ani ve beklenmedik durum, direnişin kaderi üzerinde büyük rol oynar. Sivil halk kitlesel bir halde Kutu ve Kalan derelerine sığınır. Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz’dan sonra, Türk askerleri hemen her dağın zirvesini ve her vadiyi işgal eder. Bu tarihten Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos’a kadar geçen sürede savaş gücü olamayan ve sığınaklara sığınan kadın, çocuk, yaşlı başta olmak üzere sivil halktan binlerce kişi katledilir. 28 Ağustos günü Sahan’ın öldürülmesi (Bahtiyar direnişinin kırılması), 1937 direnişinin sonunu işaretler. Tarafsız aşiretler arasına çekilerek onları direnişe çağıran Seyit Rıza, tüm çabalarına rağmen sonuç alamaz.

 

SOYKIRIM SÜRECİ

Dersim üzerinde geliştirilen soykırım süreci, 11/12 Haziran 1938‘den 10 Ağustos 1938‘e kadar ki süreçtir. 1938 yılı olayları “yasak bölgeler“ olarak ilan edilen İç Dersimin neredeyse tümü (Kutu dere-Kırmızı Dağ-Sin ve Halvori kuzeyindeki Haçılı Dere hattından Mercan Dağları eteklerindeki Karacakale’ye kadarki bölge) ile Koçan aşiretlerinin bölgesini (Ali Boğazı ve çevresi) boşaltma girişiminin yapıldığı 11/12 Haziran’da başlar. Bu durum 1937 direnişine katılmamış olan ve adı geçen iki bölgede yerleşik Kör Abbas, Bal, Keçel ve Koçan gibi aşiretlerin çetin direnişine yol açar. Bu direnişler özellikle 22 Haziran’dan itibaren topluca gerçekleştirilen katliamlarla bastırılır. Bu periyodun (1938 yılının) en önemli olayı, adını Dersimin Lâçin aşiretinden alan ünlü Laç Deresi’nde cereyan eder. Laç Deresi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi ise 19–24 Temmuz tarihleri arasında yaşanır.


SÜRGÜN SÜRECİ

10 Ağustos 1938‘den 31 Ağustos 1938‘e kadar ki süreçtir. Bu aralıkta boşaltılmış bulunan Dersim halkı ile diğer bölgelerden ayıklanıp toplananlar Batı Anadolu’daki önceden saptanmış yerlere topluca sürgün edilir.

1937 yılının en büyük kıyımı özellikle Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz ile Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos tarihleri arasına rastlar. Bu aralıktaki en kanlı olaylar 17–18 Ağustos günlerinde Bahtiyar bölgesindeki çarpışmalarda yaşanır. Seyit Rıza’nın pek çok yakını da bu çarpışmada yaşamını yitirir.

1938 yılının kıyımı ise, 22–28 Haziran arasında (boşaltılmak istenen Kalan bölgesinde Baltalı-Kürekli muharebesi), 19–24 Temmuz arasında (Laç Deresi’nde) ve 15 Ağustos’ta (Xeç baskını ve Xeç-Zımek toplu kıyımı) yer alır.

Devlet arşivlerindeki 1920’lerin sonları ve 30’lu yılların başlarına ilişkin raporlar, 1937–38 soykırımına denk gelen dönemde Dersimin işgalini tamamlamak ve ülkeyi insansızlaştırmak amacıyla devletin yapmakta olduğu çok yönlü hazırlığın ayrıntılı bir resmini vermektedir. Dersim aşiretleri, her birinin sayı ve silah gücü, karşılıklı ilişkileri ve çelişkileri konusunda ayrıntılı bilgilerin yer aldığı Jandarma Umum Kumandanlığı’nın “Dersim” adlı kitabı da bu hazırlığın bir parçasıdır. Bu kitap kaynak olarak MAH (Milli Amele Hizmeti) Raporu ve Birinci Umumi Müfettişlik (1927/8–35) raporlarına dayanmaktadır. MAH, 1927’de kurulmuş Türk istihbarat teşkilatıdır. 1965 yılında adı MİT olarak değiştirilmiştir.

Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabında dönemin İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Başbakanlığa verdiği 18.11.1931 tarihli raporunun Ek bölümü Lahika başlığı altında olduğu gibi verilmektedir. Bu Ek, daha o tarihte (1931), hazırlığı yapılan saldırının başarısını takiben Dersimde kimlerin nerelere sürgün ve iskân edileceğine ilişkin olarak Başbakanlığa sunulmuş bir plandır.

Burada yaklaşık doksan aşiretten 347 önde gelen ailenin, Batı’ya ve Trakya’ya sürgünü, bunlardan 72 ailenin Tekirdağ’a, 38 ailenin Edirne’ye, 56 ailenin Kırklareli’ne, 65 ailenin Balıkesir’e, 73 ailenin Manisa’ya ve 34 ailenin de İzmir’e iskânı öneriliyor. Nakliye masrafı ve güzergâhı bile saptanmış.

1938 katliamı Kemalist yönetim tarafından, başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk devletinin kurucuları tarafından önceden planlanıp gerçekleştirildi.

Bu soykırımın önceden planlanan bilinçli bir stratejinin sonucu olduğunun kanıtları 19. yüzyıl sonlarından beri hazırlanan Dersim Raporları’nda, Türk istihbarat teşkilatı MAH’ın ve askeri müfettişliklerin raporlarında, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda, Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı yayınında, Meclis konuşmaları ve dönemin Türk basınında yer alan haber ve yazılarda apaçık sergilenmektedir.

Osmanlı ve Türk yönetimleri kendi otoritelerini zor kullanarak Dersim’e taşımak istemiş, hatta mümkünse Dersimi haritadan büsbütün silmeyi amaçlamışlardır. Dersim ise buna karşı direnmiştir.

İşte Devlet-Dersim çatışmasının kökeninde yatan budur.

Bu şekilde başlayan Devlet-Dersim çatışması 1938 soykırımına dek devam etti. Dersim davası işte bu süreçte gündeme oturdu ve yabancı bir gücün işgal ve imha girişimlerine karşı birbirini izleyen, kendisini savunma amaçlı bir seri direnişten oluşur.

 

SONUÇ

“Kozluca Muharebesi” sonrasında Seyit Rıza Munzur dağlarına mevzilenir. Erzincan valisi “isteklerinin kabul edileceği” haberini gönderir. Bunun üzerine 5 Eylül 1937'de Seyit Rıza, yoldaşlarıyla birlikte Erzincan'a ulaşır. Burada Seyit Rıza ve yoldaşları hemen tutuklanarak zindana atılırlar. Seyit Rıza'nın da aralarında bulunduğu 58 kişi, hemen Elazığ'da, olağanüstü yetkilerle donatılmış ve kararı temyiz edilemeyen özel bir mahkemede yargılanmaya başlarlar. Mahkeme 11 kişiye idam cezası verir. Dört kişinin cezası çok yaşlı oldukları için 30 yıl hapse çevrilir. Seyit Rıza ve beş direnişçinin idam kararı 18 Kasım 1937'de Elazığ Buğday Meydanı'nda infaz edilir. Seyit Rıza gururla idam sehpasına doğru ilerler ve cellâdı itip, ipi boynuna geçirir. Sandalyeye ayağı ile tekme vurup kendi infazını da kendisi gerçekleştirir.

İsyanın önderi durumundaki Seyit Rıza ve Alişer'in katledilmeleriyle isyan fiili olarak sona erer. Ancak katliamlar 1938 yılında da sürer. Seyit Rıza'nın idamından sonra, Dersim'de direniş bitmez. 1938 yılında jandarma müfrezesi imha edilir, karakollar basılır. Türk ordusu, bir harekât daha başlatır. Yüzlerce insan bu harekâtta katledilir, evlere doldurularak yakılır. Bu kitle katliamı haftalarca sürer.  Amaç Dersim’i bir daha kıpırdayamayacak hale getirmektir. Dersim topraklarının gördüğü en büyük katliamlar yaşanır. Değişik kaynaklara göre 40 bin ile 90 bin arasında Dersimli’nin öldürüldüğü, 206 köyün yakıldığı, 8758 evin tahrip edildiği ve on binlerce Dersimli’nin yerinden yurdundan zorla batıya göç ettirildiği bir soykırımdır. Hala bugün bile zaman zaman Lac Deresi'nde, Kutu Deresi'nde, Ali Boğazı'nda kurşuna dizilen, Iksor uçurumlarından atılan binlerce insanın kemiklerine rastlanmaktadır.

Dersim devlet tarafından 10 yıl için (1938–48) “Yasak Bölge“ ilan edilmiştir. Bu zaman zarfında yoğun bir Türkleştirme programı uygulanır. Resmi ağızlar Dersim meselesinin bittiğini ilan etse de dağlara sığınanların oluşturduğu gerilla birimlerinin (yerel dilde Qol) mücadelesi 1946 affına dek sürer.

           

QAZİ MUHAMMED VE MAHABAD CUMHURİYETİ’NİN İLANI

Qazi Muhammed kimdir?  

Qazi Muhammed Debokri Aşireti'nin nüfuzlu bir ailesinden gelmekteydi. Qazi ailesi Mahabad ve çevresinin en dindar ailesi olduğu gibi Kürdistan'ın kritik zamanlarında gösterdikleri cesaret ve fedakârlık ile de tanınmıştı. Qazi Muhammed birçok yabancı dil bilirdi. Sosyal, siyasal ve ekonomik konularda birikim sahibi bir aydındı. Babasının vefatından sonra 1930'lu yıllarda Mahabad Bölgesi'nin Qazilik (kadılık) makamına geçmişti. Kısa sürede Mahabad ve çevresinde büyük bir itibara sahip olmuş, halkın sevgi ve saygısını kazanmıştı. 1940'lı yıllarda bölgede büyük bir kaos ve kargaşa yaşanırken, Mehabad'da huzur ve düzen hakimdi. Qazi Muhammed 1945'te Komala'ya üye olmuş ve hemen akabinde Komela başkanlığına seçilmişti.

Qazi Muhammed’den önce dedesi Şeyh El Meşayih, 1930’larda Kürt aşiretlerini bir araya getirerek İngilizlere karşı isyana girişir. Yine amcası Qazi Fettah, Mahabad şehrini korumak için 1916 yılında Türklere ve Ruslara karşı önemli direnişlerde bulunur.

 

MAHABAD CUMHURİYETİNİN KURULUŞU

 1941’de Sovyetler birliği ve İngilizlerin, Kürdistan coğrafyasının önemli bir kısmını işgal etmesiyle (25 Ağustos 1941) Mahabad açısından da önemli fırsatlar doğmuştur.

Rusya daha çok Kafkasya’daki konumunu güçlendirmek ve Ortadoğu’da daha etkin olmak için İran’da nüfuz sahibi olmak istiyordu. Aynı şekilde İngiltere de Asya’daki konumunu güvenceye almak ve İran ile Irak’ın petrollerine sahip olmak için İran’da etkinlik kurmak istiyordu. Dolayısıyla İngiltere sürekli olarak İran’daki Kürtleri yanına çekmeye çabalamıştır.

Rus politikası bölgede daha etkili olduğu için İngilizler bu durumu kendi lehine çevirmeye çabalar. Fakat İngilizlerin Rusları bölgede geriletmesi hiç de kolay olmayacaktı. Çünkü Kürtler hemen yanı başlarında bulunan ve bağımsızlığını savunan bir devlete daha çok umut bağlamışlardır. Nitekim İran’ın işgali üzerinden henüz bir kış geçmemişti ki bir grup Kürt aşiret lideri kimi görüşmeler için hemen Sovyetlere giderler. Yine 4 Eylül 1942 yılında İran’daki tüm Kürt örgütlerinin de katılımıyla bir toplantı gerçekleşir.

En önemlisi de bu süreçte 1942 yılında kurulmuş olan Komala’nın, illegaliteden sıyrılıp legal bir konuma gelmiş olmasıdır. Daha önce gizli olarak çalışan Komala, “Kürdistan Demokrat Partisi“ adıyla resmi ilanını gerçekleştirir. Komala’nın yürüttüğü faaliyetler de bundan böyle açıkça gerçekleştirilir. İran-KDP'nin başına da Qazi Muhammed getirilir. Parti çalışmaları da Sovyetlere bağlı olup onların perspektifleri doğrultusunda çalışır. Yine Rusların desteği ile 1946’da Mahabad Kürt Cumhuriyeti kurulur. Hâlbuki daha bir kaç yıl öncesine kadar Ruslar, Komala’nın yöneticileri kendilerine itaat etmediği için varlıklarını kabul etmemişlerdi. İ-KDP’nin ilanına gidildiği an ise Ruslar kendilerine bağlı üç aşiret reisini hâkim konuma getirmek istemişlerdir. Mamiş aşiret reisi Kirni ağa, Şikak aşiret reisi Ömerhan Şerif ve daha önce İran hükümeti tarafından ödüllendirilmiş olup muhafazakâr kimliğiyle tanınan Emir Esad Debokıri olmaktaydı.

On bir ay gibi kısa bir süre ayakta kalan Mahabad Cumhuriyetinin bu kadar erken yıkılma nedenlerinden en önemlisi yine Kürtler için tarihi bir handikap olan iç çatışmalar, çelişkiler, aşiret çıkarları ve şahsi menfaatlerin önde tutulması olmuştur.

Cumhuriyeti kısa sürede çöküşe götüren dış neden ise İngiliz ve Rusların anlaşmaya varmasıyla Ruslar’ın kısa sürede İran’da bulunan askeri güçlerini çekmesidir. Desteksiz kalan Cumhuriyet, İran hükümeti ile karşı karşıya kalır. Zaten İran, öncesinde de Urmiye ve çevresindeki birçok yönetici Mahabad cumhuriyeti tarafından atanmamış olmasına rağmen hiç bir zaman bu yöneticilerin varlığını kabul etmemiştir.

İran’ın Kürtler üzerindeki baskı uygulamaları daha da şiddetlenince siyasal açıdan daha çetin ve zor bir sürece girilir. İ-KDP bünyesinde bir grup genç TUDEH adıyla bağımsız hareket etmeye başlar. Yine bu süreçte Mahabad Cumhuriyetinde Genelkurmay olarak orduyu yöneten M. Mustafa Barzani, Qazi Muhammed ile olan sürtüşmelerinden dolayı İran’la olan çelişkileri daha da derinleştirmek için 800 kişilik bir peşmerge grubuyla Sakız şehrinde İran ordusuna bir darbe indirir. Bu çekişme daha çok, Barzani’nin Irak’a geri dönme ve desteğini Cumhuriyetten çekme isteğinden kaynaklanmaktaydı.

Qazi Muhammed açısından da en büyük yetmezlik, bölge üzerinde yürütülen çelişki ve çatışma ortamında siyasal bir öngörü sahibi olmaması olmuştur.


MAHABAD CUMHURİYETİNİN YIKILIŞI VE QAZİ MUHAMMED'İN İDAMI

Kürt siyasal hareketliliğinde ve sosyal çelişkilerinde gizlenen bütünleşmeme sorunu ne yazık ki, Mahabad rejiminde de kendini gösterir. Parçalanma ve çatışmalara yol açan unsurlar çok fazla ve çeşitliydi. Aşiret ve Kürt liderlerinin birbirleriyle rekabet etmeleri, birbirlerine tuzak kurmaları, aile menfaatlerini önde tutmaları vb. daha birçok husus Kürtler arasındaki kaynaşma ve birliği engellemiştir.

Cumhuriyetin geleceği tamamen yerel aşiretlerin uyumuna bağlıydı. Oysa bu aşiretler bir araya gelmeyecek kadar birbirlerine uzak ve düşman konumdaydılar. Yine bir kısım aşiret mensubu Rusların yardımını sürekli şüpheyle karşılamışlardır. Oysaki genç kesim ve aydınlar Rusların Kürtlere olan yakınlığını oldukça sıcak karşılamaktadırlar. Bu durum bile kendi başına bir fikir ayrılığı ve parçalılık yaratıyordu. Daha geniş çerçeveden bakacak olursak, Cumhuriyetin karşısında Kürtlerin farklılık arz eden bu konumlarını sosyal, siyasal, ekonomik ve tarihi nedenlere dayandırmak gerekmektedir.

Mamiş, Mansur ve Debokıri aşiretlerinin yeni cumhuriyete karşı bunca uzak durma ve muhalefet yürütme nedenlerinden en önemlisi hiç kuşkusuz İ-KDP’nin başındaki Cumhuriyetin önderi olan Qazi Muhammed'in biraz daha aydın ve şehirli görünüşü olmuştur.

Tüm bu nedenlerden dolayı henüz bir yılını doldurmamış genç Cumhuriyet dıştan da Sovyet desteğinin çekilmesiyle kısa sürede çöküşü yaşar Qazi Muhammed ve Seyfi Kadı başta olmak üzere birçok Kürt lideri hapse atılır. Daha sonra Qazi Muhammed’in kardeşi de tutuklanıp hapse atılır. Her üçü de idam cezasına çarptırılır ve cumhuriyetin ilan edildiği Çarçıra meydanında idam edilir.

 

İRAN KÜRDİSTAN DEMOKRAT PARTİSİ (İ-KDP)

1948 yılından sonra Doğu Kürdistan’da Kürt halkı arasında yeniden bir canlılık yaratabilmek için Rahim Sultanın başkanlığında Kürdistan komitesi kurulur. Qazi Muhammed’in yolunda ilerlemek ve davasını sahiplenmek için İ-KDP tarafından oluşturulan bu komitenin yöneticileri TUDEH üyelerinden oluşmaktaydı. Bu komitenin varlığı ise 1950 yılına kadar devam eder.

Dr. Musaddık’ın 1951’de başa geçmesiyle İran’da daha ılımlı ve demokratik bir yönetim sağlanır. Öyle ki, 1952 yılında İran genelinde yapılan seçimlerde İ-KDP, kendi temsilcisi olan Sadık Veziri’yi Mahabad’tan milletvekili seçtirir. Bir süre sonra ise İ-KDP ile TUDEH arasında ayrılıklar baş gösterir. İ-KDP’nin çalışmaları, Musaddık hükümetinin de devrilmesiyle iyice zayıflar. 1958’e gelindiğinde ise M. Mustafa Barzani’nin Sovyetlerden Irak’a geri dönmesiyle İ-KDP’nin varlığı iyiden iyiye zayıflar. Barzani İran rejimiyle sıkı ilişkide olduğundan, İ-KDP’nin birçok üyesini kısa sürede ya tutuklattırır ya da bir yolla tasfiye ettirir.

Barzani zamanla Pehlevi otoriteleriyle ilişkilerini geliştirdikçe İ-KDP’nin genç üyeleri Barzani'den tamamen kopmaya başlar. Bunun üzerine 1964'te Abdullah İshaci önderliğindeki yönetim tarafından toplanan İ-KDP’nin II. Kurultayı ılımlı bazı değişikliklere gider. 1964'te İ-KDP’nin saflarında partinin yeni politik programını eleştiren bir fraksiyon ortaya çıkar.

Tüm bu değişikliklere rağmen, Şah’ın Kürt bölgelerine saldırmasıyla Kürtler zorunlu olarak 1967’de silahlı direnişe geçmek zorunda kalırlar. Bu esnada İ-KDP'ye karşı tamamen tavır alan Barzani, Şah’a destek sunarak silahlı direnişi başlatan birçok Kürt öncünün yakalanarak idam edilmesini sağlar. İ-KDP öncülerinden Süleyman Munini bizzat Barzanilerin eliyle tasfiye edilir.

11 Mart 1970’te Irak hükümeti ile Irak Kürt yönetimi arasında imzalanan anlaşma, İran Kürtleri arasında da belli bir olumluluk yaratır. Bunun üzerine İ-KDP III. Konferansını gerçekleştirir. Abdurrahman Qasımlo parti başkanlığına getirilir. Qasımlo Bağdat'tan aldığı yardımla varlığını sürdürür.

1975’te ise Cezayir Antlaşmasının imzalanmasıyla İran daha önce Iraklı Kürtler ve Barzani'yle olan yakınlığına son verir. Irak ve İran sınırları içerisindeki Kürtler tam anlamıyla çembere alınıp, bastırılır. Buna karşın 1978’de İran’da Kürtlerin yükselttiği gösteriler, “toplumsal hayatın demokratikleşmesi” yönünde ağırlık kazanır. Bunun üzerine 1978 yazında Şahlık siyasal partilerin meşruluğunu ilan eder ve daha önce baskı yıllarında yurt dışına kaçan İ-KDP üyeleri tekrardan İran'a döner.

Fakat 1979 yılında kabul edilen İran İslam cumhuriyeti anayasasında azınlıkların değil de dinsel öğelerin hakları tanınır. Bunun üzerine tekrar harekete geçen İ-KDP, İran devletine Kürtler için otonomi isteğini belirtir. 1979 yılında Kürt ayaklanmalarının daha da tırmanmasıyla İran uçakları kimi Kürt yerleşim alanlarını bombalar. A. Qasımlo ve İzzetin Hüseyin dağlık alanlara çekilir. Bu sırada çok sayıda Kürt katledilir. Sonradan Paris'e geçip orada yaşayan Qasımlo, yaptığı açıklamada “otonomi hakkını elde edinceye dek“ mücadelelerini yükselteceklerini belirtir.

1980’e doğru gelindiğinde Kürt isyanlarının daha da tırmanmasından çekinen İran rejimi Kürtlerle görüşmelere geçer. İran cumhurbaşkanı Beni Sadır, istenilen otonominin ancak İslam cumhuriyetinin ideolojik çerçevesinde olabileceğini belirtir.

İran’la yapılan bu görüşme ve varılan anlaşmalar üzerine İ-KDP içerisinde bölünmeler ve fikir ayrılıkları baş gösterir. TUDEH yanlısı kadro Qasımlo ile çatışarak yarı bir oluşuma doğru giderler. Qasımlo ise İran ile yürütülen görüşmelerden medet ummuş olmalı ki, İran İslam rejimi ile işbirliği yapmanın olanaklı olduğunda karar kılar.

1980’le beraber Türkiye’de 12 Eylül cuntasının darbeyle başa gelmesi ve İran’da köktendinciliğin yükselişi, Kürtlere karşı komplo ve katliamları geliştirir. Humeyni Kürt sorununun barışçıl yollarla çözümünün uzlaşmaz düşmanı gibiydi. Bu nedenle Kürt düşmanı rejimin adamları 1989 yılında A. Qasımlo’yu görüşme esnasında bir komplo ile katlederler. Sonrasında İ-KDP genel sekreterliğine gelen Sadık Şerefkendi de aynı akıbete uğrayarak bir komplo ile ortadan kaldırılır.


GENEL SONUÇ

Kürt isyanları iki ana kategoriye ayrılabilir. Birincisi; Osmanlı Devletinin iyice zayıflayıp parçalanmaya başladığı özellikle 19. yüzyılda çıkan isyanlardır. Bu dönemde Osmanlı Devleti eriyip zayıfladıkça Kürdistan’a yüklenmeye başlamıştır. Daha çok asker ve daha çok vergi isteyerek Kürdistan’da yüzyıllardan beri süregelen yarı bağımsız Mirlikleri daraltmayı amaçlamıştır. Bu da ard arda birçok isyana neden olmuştur. İkinci kategoriye girenler ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrası gelişen isyanlardır. Bu isyanlardaki ana neden Cumhuriyetin kuruluşunda Kürtlere etnik ve dini açıdan verilen söz ve vaatlerin sonradan tutulmamasıdır.

Ancak bu isyanları daha iyi anlayabilmek için biraz daha Kürt tarihi ve halk gerçekliğine bakmak gerekir. Kürtlerin tarihteki en önemli özelliği ağırlıklı olarak etnisite toplumunun temel formlarından aşiret halinde kalmalarıdır. Tarihte birçok halk aşiretten halklaşmaya oradan da siyasi birlikteliklere, uluslaşmaya ve devletleşmelere gitmişlerdir. Med aşiret konfederasyonu ile Kürtler siyasi birliktelik imkanını yakalasalar da bunun dağılması sonrasında tekrardan parçalı aşiret yaşamına dönmüşlerdir. Köleci ve Feodal devlet ve imparatorluk sistemleri içerisinde kalan Kürt halk kesimleri büyük ölçüde erirken Kürtlüğü esas anlamda temsil eden doğal toplum ya da etnisite formu olan aşiretler ise genelde bu yapıların oluşturduğu sistemlerin dışında ve büyük ölçüde “dağlar”da yaşamışlardır. Bulundukları mekanlara yönelik zaman zaman büyük seferler ve yönelimler olmuşsa da bunlara direnmiş, kayıplar vermiş ama bu temel etnisite duruşlarını hep korumuşlardır. Bugün dahi Kürdistan’ın dağlık ve kuytuluk alanlarında yaşayan ve doğallığını büyük ölçüde koruyan –sayıları azalsa da- aşiretlere rastlamak mümkündür.

Zaten “Kurd” kelimesi üzerinde yapılan araştırmalarda Kürtçe’nin en eski lehçelerinden Dimilkî (Zazaki)’de geçen ve “dağ” anlamına gelen “Ko” kelimesinden türediği artık genel kabul gören bir görüştür. “Ko” kelimesine, Aryan dillerinde eklendiği kelimeye mensubiyet anlamı katan “ti” ya da “yi” eki katıldığı zaman oluşan “Ko-r-ti” (“r” kaynaştırma harfidir) yani “dağlı”, “Kurd” kelimesinin ilk hali olmaktadır. Tarihin değişik zamanlarında ve farklı halkların Kürtler için söylediği “Kurti”, “Guti”, “Gordu”, “Kardu”, “Hurri” gibi sözcüklerin tümü etimolojik olarak aynı kökten gelmedir. 

Bu gerçekliği Türkiye Cumhuriyetinin ilk başbakanlarından ve aynı zamanda tarihçi olan Şemsettin Günaltay ile yine ilk devlet adamlarından olan İsmet İnönü de ifade etmişlerdir. Bunlar da Kürtlerin “dağlı” olduğunu, atalarının “Gutiler” olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak bilimsel olarak tespit ettikleri bu tarihi gerçekliği nihayetinde siyasi bir yaklaşımla “Turani”liğe bağlamaktan geri kalmamışlardır. Böylece Kürtler Turani ırkından ve “dağlı Türkler” olmuş oluyordu.

Kürtlerin dağlılığı veya doğallığı ve tarihteki bu duruşları, otantik ya da özgün olan etnisite özellik ve değerlerini korumuştur. Ama diğer yandan onları uygarlığın sağladığı düşünsel ve tekniki gelişmelerden de geri bırakmıştır. Pakistanlı yazar Tarık Ali “Selahattin’in Kitabı” adlı eserinde Kürtleri “yontulmamış elmas”a benzetir. Yine Kürtlerdeki parçalı aşiret yaşamı siyasi birlikteliği engellemiş dolayısıyla dil ve kültür de parçalı kalmıştır. Bugün Kürtçedeki, çok az dilde olan lehçe, ağız ve şive çeşitliliğinin nedeni de bu parçalı duruştur. Öyle ki çoğu yerde köyler arası şive hatta ağız farklılıkları bulunmaktadır. 

Kürtlerin diğer önemli bir özelliği yaşadıkları coğrafya ile ilgilidir. Kürdistan tarihte Mezopotamya sahası içerisinde Doğu-Batı ve Kuzey-Güney geçişlerinde merkezi bir yerde bulunmaktadır. Tarihin neredeyse tüm büyük imparatorlukları Kürdistan’a uğramış, savaşmış ve bu coğrafyayı tarumar etmişlerdir. Pers-Yunan, Pers-Makedon, Sasani-Roma, Sasani-Müslüman, Müslüman-Bizans, Moğol seferleri, Türk Selçuklu seferleri, Haçlı seferleri, Osmanlı seferleri ve daha pek çok tarihin büyük savaş ve seferleri Kürdistan’ı hep kan deryası ve yangın yeri kılmıştır.

Kürdistan coğrafyası ve iklimi de yaşanan savaşlar kadar yaşamı çetin kılmıştır. Birbirini kovalayan ve kesişen dağ silsileleri ve zorlu mevsim koşulları Kürt insanının mizacına direk etkide bulunmuştur.

Bütün bu belirtilen özellikleri Kürtleri, genel itibariyle devlet ve iktidar sistemlerinin dışında tutmuştur. Sistem içi yapıldıkları durumlarda dahi direngen bir duruşla doğal ve geleneksel özelliklerini koruma mücadelesi vermişlerdir. Bu mücadeleyi kaybedenler sisteme eklemlenmiş ve Kürdün literatürüne “direniş”in hemen yanı başında bitiveren “ihanet”i eklemişlerdir.

Kürtler zaman zaman “iktidar” sahibi de olmuşlardır. Ama bu süreçler yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü hep kısa olmuştur.

Günümüzün düşünsel ve tekniki gelişim düzeyinin esas anlamda süreçlerini teşkil eden ve “Modernite” olarak ifade edilen son iki yüz yıllık dönemde de Kürtlerin, idealist bir söylemle, bu “trajik ve talihsiz kaderleri” değişmemiştir. Değişen yanı bunu daha “modern” tarzda yaşamalarıdır!

Henüz 1639 yılında, zaten kendi içinde parçalılığı yaşayan Kürtlerin ülkesi Kürdistan, dönemin iki büyük gücü İran ile Osmanlı devletleri arasında parçalanmıştır. Bu parçalanma daha sonra katlanarak dörde çıkacak ve Kürtler, parçaları alan devletler arasında tam bir “şeytan dörtgeni” ya da “dörtlü kapan” diyebileceğimiz bir çıkmaza gireceklerdir. Birine dirense diğerine dayanmak zorunda. Ama dayandığı gücün berikinden farkı yok. Çünkü “Kürt” ikisi ya da dördü için de ortak “hayati” sorun. Nereye yönelse yüzüne şamarı yiyip de şaşkına dönen bir insan gibi Kürtler tam bir felaketin içinde bulmuşlardır kendilerini. Buna bir de kendi parçalı duruşları, içsel ihanet ve savaşları, sosyal ve siyasi birlik fırsatı ve gücünü bir türlü sağlayamamaları da eklenince durum iyice trajik bir hal alır. 

Sonrasında Batılıların özellikle de İngilizlerin Ortadoğu ve Mezopotamya’ya sömürgecilik amacıyla inmeleri deyim yerindeyse bu trajedinin “tuzu-biberi” olmuştur. Kürtlerin siyasi, ekonomik, askeri ve düşünsel fakirlikleriyle İngilizlerin soğukkanlı kurnazlıklarının karşılaşmasından Kürtlerin payına düşen hep aldatılma, ters köşeye yatma, büyük hayal kırıklıkları ve acılar olmuştur. 

Girişte iki kategoriye ayırdığımız Kürtlerdeki isyan olgusuna dönersek; 19. yüzyılda zayıflayan Osmanlının Kürt feodal siyasi yapılanmalarına yüklenme, onları denetim altına alma ve asker ile vergi ihtiyacını bunlardan karşılama temelinde bir yönelim içerisine girdiğini görüyoruz. İsyanlar daha çok bu yaklaşıma direnme temelindedir ve daha çok “Mir”ler ile “Şeyh”ler öncülük etmiştir. İsyanlardaki etnik bilinç ya da Kürtlük boyutu henüz olgunlaşmamış ve oldukça siliktir. Daha çok öne çıkan söz konusu öncülerin, feodal statülerini ve topraklarını koruma güdüsüdür. 19.yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Kürt otonom feodal mirlikleri büyük ölçüde tasfiye edilmiş ve sisteme bağlanmıştır. Osmanlı padişahı II.Mahmut ile başlayan bu süreç Abdülhamit ile büyük ölçüde sonuçlanmıştır. Abdülhamit’in Kürt devşirmelerden oluşturduğu “Hamidiye Alayları” bunun resmi ifadesidir. Ancak bu yüzyılın sonlarına doğru çıkan Şeyh Ubeydullah isyanında Kürtlük duyguları diğerlerine oranla biraz daha belirgindir. Aslında Kürt milliyetçiliğine bir ilk adım olarak da değerlendirilebilir. Bunun öncesinde, 17. yüzyılda, sadece ve o da bireysel olarak Ehmedê Xani’de Kürtlük duygularına rastlamaktayız.

Şeyh Ubeydullah isyanında en önemli boyutlardan biri de Nakşibendilik tarikatının önemli rolüdür. Kökenleri 14. yüzyıla kadar giden bu tarikatın “Halidiye” adlı kolu Güney Kürdistan’da Caf Aşireti mensubu olan Diyaeddin Halid Bağdadi (Mevlana Halid, 1778-1826) tarafından kurulmuştur. Süleymaniye'ye yakın olan Baban'a bağlı Karadağ'da dünyaya gelen Halid çeşitli medreselerde, çeşitli dini alimlerden eğitim aldıktan sonra Hindistan'a giderek eğitim görmüştür.

Şeyh Ubeydullah, Şeyh Tahayê Hakkari’nin oğludur. Tahayê Hakkari, Nehri (Şemzinan) şeyhlerinin ilki ve Mevlana Halid’in halifesi olan Abdullahê Hakkari’nin kardeşi Molla Ahmet Salih Geylani’nin oğludur. Osmanlı Meclisi Mebusan’ında milletvekilliği yapmıştır. Şeyh Sait ayaklanmasında rolü olan Azadi Cemiyeti üyelerinden Seyit Abdülkadir de Şeyh Ubeydullah’ın oğludur.

Şeyh Sait’in dedesi de Mevlana Halid’in öğrencisidir. Bütün bunlar özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren Nakşiciliğin Kürt halkının tarihinde nasıl önemli bir olgu olmaya başladığını göstermektedir. 1880 ile 1925 arası tüm isyanlar içerisinde Şeyh Mahmut Berzenci isyanı hariç neredeyse tümü Nakşibendi tarikatının etkisi altındadır. Şeyh Mahmut ise Kadiri tarikatındandır. Fakat Nakşibendi tarikatının yayılmasıyla beraber Kürdistan’da Kadirilik gerilemiş ve gözden düşmüştür.

Osmanlı devleti, Nakşibendiciliği kendine göre kullanmıştır. Önce Şeyh Ubeydullah’ı İran üzerine sürmüştür. Fakat isyan kendisine de yönelince müdahale etmiş ve onu sürgüne göndermiştir. Oğlu Seyit Abdülkadir’i ise kendi devlet bürokrasisi içerisine almıştır. Yine Abdülhamit buna dayanarak Kürtlerden ama Kürt isyanlarına karşı “Hamidiye Alayları”nı oluşturmuştur. Nakşibendi tarikatından Kürt önderlikler, özellikle önce İttihat-Terakki sonra da Mustafa Kemal ile olan çatışmalarında Osmanlı Hilafeti ile Saltanatının tarafını tutmuşlardır.  En son Şeyh Sait ayaklanması da böyledir. Bu ayaklanma, Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet ile Kürt halkı arasındaki iplerin tümüyle koptuğu ve sonrasının tümüyle Kürt inkarı ve katliamı üzerinden geliştiği bir sürecin başlangıcıdır.

Şeyh Sait ayaklanması sonrasındaki ayaklanmalarda ise özellikle de Ağrı isyanındaki önderlik nispeten daha aydın ve laik yapıdadır. Ulusal yönü ise ağırlıktadır.

Cumhuriyet dönemindeki tüm ayaklanmalar soykırım derecesindeki katliamlarla bastırıldıktan sonra Türk devleti Kürtlere karşı kültürel soykırım başlatmıştır. Bunda da en fazla dini ve yine Nakşiciliği kullanmıştır. Bugün devlet bürokrasisi içerisinde yer alan çoğu Kürt, Nakşicidir.  En son AKP de Kürtlerle yegane bağını Nakşicilik ve din üzerinden kurmaktadır. Hatta Güneyli Kürtlerle ve Barzanilerle olan bağı da Nakşicilik üzerindendir.

Tarihte gelişen Kürt isyanlarına önderlik eden kişi ve yapılara değinmekte fayda vardır. Genel olarak ve soyutlama yoluyla bunların özellikleri şöyle belirtilebilir:

•          Tüm Kürt halkını ya da aşiretlerini bünyesinde toplayan bir yapıda değildirler. Bu konuda belli bir mesafe alanlar olsa da genelde yolun yarısında yine parçalanmayı engelleyememişlerdir. Dolayısıyla çoğu önderlikte aşiretçilik, ailecilik ve kişisel çıkar her şeyin önündedir.

• Aşiretsel parçalılık dünyaya ve olgulara yaklaşımda da yani siyasi ve ideolojik olarak da mevcuttur.

• Dünyadaki ve Mezopotamya’daki gelişmeleri, siyasi dengeleri, güçler arasındaki ilişki ve çelişki düzeylerini değerlendirip buna göre tedbir geliştirecek politik öngörü son derece zayıftır. Bu bağlamda dış güçlerle sağlıklı ve stratejik ilişki ve ittifaklar geliştirilememiştir.

• Batı dünyasındaki gelişmeleri izleyen, din sorununu çözümleyen ve Kürt halkı üzerinde din yoluyla geliştirilen oyunları boşa çıkaran düşünsel ve pratik güç ortaya konamamıştır.  

Dosyanın diğer bölümlerine ulaşmak için aşağıdaki linkleri kullanabilirsiniz

GİRİŞ

BÖLÜM 1

BÖLÜM 2

BÖLÜM 3

BÖLÜM 4


Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info



Parveke

TAGS(ETIKETLER): KURTLERDE  IKTIDAR  VE  ISYAN  OLGUSU  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.