İslamiyet’in Kürdistan’a Girişi ve Êzîdîlik - Mehmet Özcan
Serbest Yazılar / 01 Ekim 2014 Çarşamba Saat 05:24
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto


Nejat Abdullah, İmparatorluk Sınır ve Aşiret kitabında şunları belirtmektedir: “İslam görüşünde sadece iki dünya var; Savaş dünyası yani Dar el-Harb ve barış dünyası yani Dar el-İslam. İslami otorite tarafından yönetilmeyen ve Şeriatın uygulanmadığı dünyadaki her yer “Dar el-Harb” yani savaş dünyasıdır. Buralarda yaşayanlar da “harbiyyin” yani savaşçılar denir. Dar el-İslam da yönetilenlerin hepsi Müslüman veya “kitap sahipleri” (Hıristiyan ya da Yahudi) zimmiyin olmasa da İslam yasalarına göre yönetilen yerlerdir. Bu görüşten hareketle barış alanı yani Dar el-İslam dünyası birbirlerinden uzak olsalar dahi tüm Müslüman ülkeleri kapsar.” Burada İslamiyet tarafından kitap sahibi dinler, yani hak dini olarak sayılan Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı bir zımnen uzlaşı yaklaşımı vardır. Bunlarla da tarihte zaman zaman dinsel savaşlar yaşanmışsa da bunlar hak dini olarak kabul edilmişlerdir ve İslamiyet’le yönetilen imparatorluklar ya da devlet sınırları içinde bir hukuka sahip olmuşlardır. Ama Aleviler ve özellikle Êzîdîler hiçbir zaman İslamiyet tarafından böyle bir hukuka tabi tutulmamışlardır, bunlar birer Dar el-Harb yani savaş dünyasındaki “harbiyyin” olarak görülmüşlerdir, zaman zaman fetva çıkartılarak katli vacip görülmüşlerdir. Hatta hem Kızılbaşlar (Aleviler) ve hem de Êzîdîler için çıkarılan “7 Kızılbaş ya da 7 Êzîdî öldüren cennete gider” fetvası hala hafızalarda canlılığını korumaktadı.

Arap İslam orduları 640’lardan başlayarak Kürdistan’ın içlerine doğru akınlar düzenleyip İslamiyet’i yayma adına halkın büyük bir kısmını kılıçtan geçirirken, kılıçtan kurtulanlar ise zorla Müslümanlığı kabul etmek zorunda kaldılar.

Gelişen bu istila hareketi sonucu Kürt nüfusunun önemli bir kesimi yaşadığı yerleşim alanlarını terk ederek, milli değerlerini koruma ve özgür bir yaşam uğruna dağlara çekildiler. Denetime alınan Kürtlerde milli değerlerden uzaklaşma yaşanırken, dağlara çekilen Kürtler arasında yabancılaşmaya karşı milli değerlere daha güçlü bir sarılma gelişti. İşte sonraki süreçte kendisini ifade eden Êzîdîlik inancı da Arap-İslam ordusunun vahşeti karşısında kendisini bu ortamda bazı reformlara tabi tutmak zorunda kaldı.

Arap-İslam ordularının bölgeye girişiyle Kürdistan, tarihi boyunca sık sık tanık olduğu katliam ve talanlarla yeniden karşılaştı. Arap ordularınca Musul’dan Urfa’ya,  Urfa’dan da Siirt’e kadar yol kenarlarında kurulan sehpalarda “ibret-i alem olsun” diye elli bini aşkın Kürdün darağacına çekilmesi ve diğer nüfusun büyük bölümünün de Arap çöllerine sürülmesi, geriye kalanların ise asimilasyon politikalarıyla Araplaştırılmaya çalışılması yapılan vahşetin büyüklüğünü göstermektedir.

Kürtler, İslam’ın fethinden sonra komşuları tarafından yeni ortaya çıkan mistik bir ulus olarak değerlendirildi. İslam öncesi dönemde Arap olmayan halkların Müslümanlaştırılması İslam hâkimiyetinin doruğuna ulaştığında gerçekleşti. Halifeliğin 750 de Şam’dan Bağdat’a taşınmasıyla birlikte halifelik yetkilileriyle yüzyüze gelen Kürtler, tarihi ve coğrafi olarak Müslüman Araplara en yakın Arap olmayan halktı. Daha sonra Kürtlerin büyük bir çoğunluğu Müslümanlığı kabul etmelerine rağmen Kürtlerin kökeni daima inkar edildi, asimilasyon ve soykırım politikalarına tabi tutuldu. Ortaçağ  Müslüman Arap kaynaklarında Kürtlerin mistik kökeni ve Şeytani Kürtlerin atalarının Arap olduğunda ısrar edilmekle birlikte, onların “Cinlerin çocukları” oldukları konusunda anlatılan bir sürü uydurma efsane vardır. PKK’nin öncülük ettiği Kürt Özgürlük Hareketinin Kürtler üzerindeki ölü toprağı kaldırarak zayıf ta olsa bir ulusal bilinci yaratması sürecine kadar, Türk tarihçilerde olduğu gibi Arap tarihçiler de Kürtlerin kökenlerinin Arap olduğunu temelsiz bir çabayla ispatlamaya çalışmışlardır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarihi savunmalarında Kürtlerin kökenini ve yaşadıkları coğrafyayı çok açık bir biçimde ortaya koymasına rağmen bu asılsız çabalar günümüzde de farklı biçimlerde devam etmektedir.

Ortaçağ Arap tarihçileri arasında çok yaygın olan ve eski Ahit’e dayandırılan bir tez; Kürtlerin şeytanın çocukları olduğunu savunmaktadır. Kürt ırkının kökeni hakkında yazılmış meşhur Muruc el-Zeheb adlı kitabın yazarı tarihçi El-Mesudi’ye göre hayal ürünü bazı hikâyelerde Kürtlerin Davut’un oğlu Süleyman’ın köle kadınlarının soyundan geldiği belirtilmektedir. Sultan Süleyman, tacı elinden alınınca, El-Cesed adındaki cin münafık olan cinleri yakalayıp onları kadına çevirirken, Allah iman sahibi diğer cinleri korur. Daha sonra Allah tarafından tacı geri verilen Sultan Süleyman, Şeytan ile yatan kölelerin çocuk doğurduklarını öğrenir. Bunun üzerine şöyle bağırır; “Ukrudû-hunna” yani ‘bunları dağlara ve vadilere kovun’ Hikayenin devamında bu şekilde kovulan şeytanın çocuklarının anneleriyle yattığı ve bu şekilde çoğaldıkları ve Kürt ırkının kökenini oluşturdukları söylenir. Günümüzde Êzîdîlik dinini kötülemek ve karalamak için “Şeytana tapanlar” diye çarpıtanlar, geçmişte de Kızılbaşları (Alevileri) sapkın bir mezhep olarak lanse ederek onlar için “mum söndü” tabirini kullanmışlardır. Yani Cem için bir araya toplanan Kızılbaşların gecenin ilerleyen bir saatinde mumları söndürerek kız kardeş ya da anne ayırımı yapmadan cinsel ilişkiye girdiklerini toplum içinde bir karalama kampanyası olarak sürdürmüşlerdir. Müslümanlığı kabul etmeyen Êzîdîler için de “Şeytanın çocukları” ya da “Şeytana tapanlar” tabirini kullanarak aşağılamak devletçi İslam güçlerinin temel bir politikası olmuştur. Devletçi İslam’ın egemen üst toplumunun aşağılama ve karalama politikaları her dönemde farklı bir biçimde kendisini yansıtmıştır. Özellikle Cumhuriyet sonrası Türkiye’sinde Kürtlerin kaba-saba, kültürsüz, geri, cahil dağlı Türkler olduğu yönündeki aşağılama propagandası bir ölçüde amacına ulaşmış, Türkiye sınırlarına yakın olan Kürt şehirlerinde yaşayan Kürtler hor görülmemek için kendilerini Türk göstermeye çalışmışlardır. Bugün de hala Kürtlüğünü inkar eden, kendisinin Türk olduğunu savunan binlerce Kürt vardır. Bu kendine yabancılaşmanın temelindeki en büyük etken; devlet tarafından yürütülen soykırım ve asimilasyon olgularıdır. Türk ulus devletleşmesi asimilasyon yöntemleriyle eritemediği halkların, azınlıkların, farklı din, mezhep ve etnik grupların fiziki ve kültürel soykırımına yönelmiştir. Bu anlamda da en fazla fiziki ve kültürel soykırıma genelde Kürtler, özelde de Êzîdî Kürtler uğratılmışlardır.

Arap-İslam ordularının Kürdistan’da İslam adına yaptıkları katliam ve kültürel soykırımı anlatan şiirlere bolca rastlanmaktadır. Özellikle Süleymaniye civarında bulunan ve deri parçaları üzerine MS. 669 yılında yazıldığı anlaşılan şiirlerde yaşanan durum bütün yönleriyle işlenmektedir.

Hürmüzgan ruman

Atiran kujan

Hosan şarave gevre gevregan

Zoreki Arep Kürdine Habur

Cihane pale peşe Şarisor

Jin û kanikan ve dil beşinan

Merdi aza dilenji ruye qewinan

Zevite Zerdeşt maye bedest

Bizika na kit Hürmüz ve hiç kes

 

Şiirin Türkçe çevirisi şöyledir;

 

Hürmüzgahlar viran oldu, ateşler söndü

Büyük, büyükler saklandılar

Zorba Araplar her tarafı harap ettiler

Hatta Şarisor’a yetiştiler

Kadınları, kızları esir götürdüler

Azat erkekleri kana boyadılar

Zerdüşt’ün ayini sahipsiz kaldı

Hürmüz kimseye yardım etmedi

(Buradaki Şarisor henüz siyasi ve coğrafik bir ad kazanmayan Kürtlerin ülkesi Kürdistan anlamında kullanılmıştır. Bu konuda Nejat Abdulla İmparatorluk, Sınır ve Aşiret kitabında şunları belirtmektedir; Coğrafi yapı olarak Kürdistan’ı tanımlayan birçok isim vardır: Dağlık bölge yani Iqlim Cibal, Cezire, Xuzistan, Şehrezur vs.)

Êzîdîler; devletçi İslam’ın kılıcından kendilerini kurtarmak için bir dizi reforma gitmek zorunda kalmışlardır ve bu reformun öncülüğünü de Misafir’in oğlu Şêxadi Hakkâri yapmıştır. Bir iddiaya göre Şêxadi’nin atalarının kökeninin Êzîdîliğe dayandığı ve Kürt olduğu, bir başka iddiaya göre ise Arap kökenli olduğu ve daha sonraları Şêxan bölgesine geldiğidir.

Şeşims kendisi kadim Êzîdîlik inancını savunmaktaydı. Bu nedenle yapılan reform daha çok biçimde idi ama temel inanışöz ve içerik fazla değişmedi. Êzîdîliğe İslami motifli bir gömlek biçilerek giydirilmek istendi ama büyük bir direnişle karşılaştı, bununla birlikte zaman içinde bazı değişimler de gerçekleşti. Biçimsel olarak kabul edilen bazı reformlar, zamanla süreç içinde dinin kökenini oluşturmaya başladı. Bu anlamda da Şeşims ile Şêxsin aileleri arasındaki çelişki ve dinsel ayrılıklar günümüze kadar gelmektedir. Şêxsin dinde başka reformlar da gerçekleştirmek istiyordu ama Şeşims o reformlara karşıçıkmıştı. Bu değişimler mirlik tabakasını da içeriyordu.

Şêxadi’nin ölümünden sonra yapılan reformlar Mishefa Reş ile Celwe kitabında sistemli bir hale getirilerek manzum şeklinde günümüze kadar gelmiştir. Bu değişimlerin sözlü olarak da(qawl) aktarımı yapılmaktadır. Ama ne yazık ki bu iki kitabın orijinalleri de kayıptır.

Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Êzîdîler

Aralarında 1. Selim, 1. Süleyman, IV. Murat, V. Mehmet’in de bulunduğu birçok Osmanlı padişahı, Kızılbaşların yanısıra Êzîdîleri de“putperest, münafık, dinsiz, şeytana tapanlar” diye ilan ederek katledilmeleri için ferman çıkartmışlardır. Bu fermanları da kendi şeriat hukuklarına dayandırmışlardır. Osmanlı devleti kendisini tüm İslam aleminin devleti olarak addediyordu. Bu anlamda Osmanlı imparatorluğunda da “ümmet hukuku” geçerliydi. Osmanlı imparatorluğunun millet sistemi İslam hukukuna göre anlam buluyordu. Şeriat hukukuna göre cemaatlerin ayrıştırılmasının ırk veya dil ile bir ilgisi yoktur; toplumsal ittifakın varlık nedeni ortak İslam inancıdır. Öyleyse İslam inancında olmayanlar bu toplumun neresinde yer alacaklardı ve bunların hukuku ne olacaktı? Bu sorun sürekli Osmanlı imparatorluğu içinde “azınlıklar” yani gayrimüslimler sorunu olarak kendisini varetmiştir. Gayrimüslimlerden kasıt ise Hıristiyanlar ve Yahudilerdi. Resmi mezhebi Sünni olan Osmanlı imparatorluğunun sınırları içinde; Kuzey Kürdistan’da Kızılbaşlar ve Êzîdîler, Güney Kürdistan da ise Êzîdîler, Kakailer, Yarisaniler de yaşamaktaydı ki bunlar ne ümmet hukuku içinde yer bulabiliyorlardı ne de “azınlıklara” yani Yahudiler ve Hıristiyan halklara tanınan hukuk içinde yer bulabiliyorlardı. Özellikle Êzîdîler ve Kızılbaşlar Osmanlı imparatorluğunun şeriat hukukunda yer almadıkları için birçok katliama, sürgüne, hakarete ve vahşete maruz kalmışlardır. Bunun tek nedeni ise kendi dinsel anlayış ve kültürlerinden vazgeçmemeleri, kendi kültürlerini korumak ve yaşamak istemeleridir.

Osmanlı imparatorluğunun İslam hukukunda iki millet anlayışı ve iki hukuk vardı; Müslüman millet ve Müslüman olmayan (gayrimüslim) millet. Osmanlı imparatorluğu hukukunda Yahudiler ve Hıristiyanlara da bir millet (gayrimüslim millet) statüsü verilmişti. Ama bu millet sistemi ve hukuku Kızılbaş, Ehlî Hak, Dürzü, Êzîdî, Şebek, Kakai gibi İslami inanıştan farklılıklar arz eden inanç ve mezheplere uymuyordu. Dolayısıyla bunlara bir hak tanınmıyordu. Çünkü gayrimüslimler dışında tüm Müslümanlar Osmanlı imparatorluğunun sultanı olan halifenin emri altındaki tek bir millet olarak değerlendiriliyordu. Bu nedenle de özellikle Kızılbaşlar (Aleviler) ve Êzîdîler; Osmanlı imparatorluğu döneminde hep “sapkın mezhep” ya da “dinsiz” olarak damgalandılar ve ona göre bir politik yaklaşımla, katliam politikasıyla yüzyüze kaldılar. Bu katliam politikaları yanında özellikle Êzîdîlere; “Êzîdî dininden vazgeçerek bir hak dinine geçmeleri” yönünde sürekli bir baskı uygulandı, Êzîdîler bunu kabul etmeyince de katliama uğratıldılar. Elbette bu katliamlar sonucunda Êzîdîlikte bazı reformlar gerçekleştirilmiş, Arap ve Osmanlı İslam kültürlerinden biçimsel olarak kabul edişler olmuştur.

Saddam Döneminde Êzîdîler

Saddam döneminde Êzîdîlere yönelik açık bir kültürel soykırım, Êzîdîleri iradesizleştirme, Êzîdîleri bir irade olarak görmeme, Şengal alanında sınırlı olarak tutma, 1975 yılında bütün Êzîdî köylerini (165 köy) zorla boşaltarak Mücemmalarda (köy-kent) toplama ve burada kontrol altında tutma, Arap kültürünü okullarda empoze etme ve Araplaştırma politikaları sürekli gündemde tutulmuştur. (Mücemmaların nüfusu 20 bin ile 40 bin arasında değişmektedir ve 15 mücemma vardır). Bunların dışında Enfal döneminde yüzlerce Êzîdî, gruplar halinde veya aileleri ile birlikte katledilmiş ya da kaybedilmiştir. Daha öncesinden başlayan Êzîdîler etrafında bir Arap kuşağı oluşturma politikası, Saddam döneminde daha da hızlandırılarak tamamlanmıştır. Dicle kıyısı boyunca Araplar yerleştirilmiş ve böylece Êzîdî toplumu hem coğrafik olarak, hem de demografik olarak birbirinden ayrılmıştır. Bu koridor Êzîdîlerin bir zamanlar yaşadığı en verimli tarımsal alanı oluşturmaktadır, ama bugün bu alan boşaltılmış ve Araplar yerleştirilmiştir. Bu politika büyük oranda Bazan ve Başika yöresinde başarılı olmuştur. Buralarda yaşayan Êzîdîler ağırlıklı olarak Arapça konuşmakta ve Arap kültürünü yansıtmaktadır.

Êzîdîler Saddam yönetimince yedek bir askeri güç olarak da ele alınmış, İran-Irak savaşında Êzîdîlerden oluşan birçok askeri birlik, İran’a karşı savaştırılmış ve bu savaşta yüzlerce Êzîdî ya ölmüş ya da sakat kalmıştır. Bununla da kalınmamış Êzîdîler Kürt hareketlerine karşı da savaştırılmıştır.

Saddam’ın kültürel ve fiziki soykırım politikaları Müslüman ve Êzîdî Kürtlerin yanısıra Güney Kürdistan’da yaşayan Kakai Kürtlere yönelik de uygulanmıştır. Örneğin; 1988 yılında gerçekleştirilen Enfal’de, en az 20 Kakai köyü yakılıp yıkılmış ve 3.000’den fazla Kakai Kürdü katledilmiştir. Binlerce Kakai köylerinden ve yurtlarından koparılarak sürgün edilmiştir. Bu katliam, baskı ve sürgünlerden kurtulmak için ileri gelen Kakai dini liderlerinden biri “Kakailerin Arap olduğu” yönünde açıklama yapmıştır. Kakai dini liderinin yaptığı bu açıklamanın ardından sürgün edilen Kakailerin büyük çoğunluğuna 1990 yılında köylerine geri dönme izni verilmiştir.

Saddam sonrasında Irak’ta baş gösteren kaos ortamı, Êzîdîler’i de büyük oranda etkilemiştir. Daha önceleri Musul, Kerkük veya Irak’ın diğer şehirlerinde yaşayan Êzîdîler, mezhepsel çelişki ve çatışmalardan kaynaklanan saldırılardan sonra buralardan kaçarak yeniden Şengal dağı çevresindeki yerleşim yerlerine veya Şêxan ve çevresine sığınmışlardır, ama buralarda da zaman zaman katliamlar gerçekleştirilmiştir. Bu katliamlardan en büyüğü Siba Şêx Xıdır ile Tile Zer’de gerçekleştirilmiştir. Daha önceleri zaman zaman da olsa Musul’a giden Êzîdîler; Musul-Şengal, Musul-Şexan, Musul-Başika yol güzergahlarında araçları durdurulup yüzlercesi katledildiği için, Musul’a gidişleri durdurmuşlardır. Bu günümüzde de sürmektedir

Êzîdîlere Karşı Yürütülen Egemen Politikalar

Varoluşundan beri kendi özünü korumayı başaran Êzîdîlerin dinsel kimliklerinin yanı sıra, ulusal kimlikleri üzerinde de sistemli bir dejenere etme ve çarpıtma politikaları yürütülmüştür, hala da yürütülmektedir. Êzîdîlik zaman zaman Êzîdîler dışındakiler tarafından Yêzîdîlik olarak telaffuz edilmekte ve bazı kesimlerce de Êzîdîlik, Halife Yezid’le ilişkilendirilmeye çalışılmaktadır. Böylece Êzîdîlerin tarih bilinci çarpıtılıp Arap kültürüyle karıştırılmak istenmektedir.

Günümüzde Bazı Êzîdî işbirlikçilerinin de aralarında bulunduğu bir kesim Êzîdî Islah Hareketi ve Êzîdi Teqeddum Partisi öncülüğünde Arap ve Türk egemen siyaseti paralelinde Êzîdîlerin Kürt olmadığı, Êzîdîlerin dinlerinin de kavimlerinin de Êzîdî olduğu yönünde propaganda yapmaktadır. Bununla Şengal ve Şêxan bölgelerinde ağırlıklı olarak yaşayan Êzîdîlerin nüfus sayımı esnasında Kürt olmadıklarını belgelemek ve bu belgeye dayanarak Şengal’i Kürdistan coğrafyasından kopararak Irak Merkezine bağlamak amaçlanmaktadır. Bu temelde günümüzde de yoğun bir çarpıtma propagandası yapılmaktadır ki, bu amaçla Eylül 2010 tarihinde Sinunê’de “Em ne Kurdin, Em Êzîdîne” yürüyüşü yapılmak istenmiş ancak bu yürüyüş Güney Kürdistan Federe Yönetimi tarafından engellenmiştir. Ayrıca 14 Ağustos 2008 yılında gerçekleştirilen Siba Şêx Xıdır ve Tılezer katliamlarında Türk İntikam Tugayı’nın (TİT) parmağı olduğunu, 2011‘de İzmir’de tesadüfen yakalanan 4 TİT üyesi itiraf etmiştir.

Êzîdîlerin Kürt olmadıkları yönündeki propagandalar; başta Kafkasya Êzîdîleri olmak üzere, Şengal yöresindeki Êzîdîler üzerinde de etki yapmıştır. Bunda, Arap ve Osmanlı egemenleri yanında yer alan bazı Kürt işbirlikçi aile ya da aşiretlerinin de önemli rolü olmuştur. Oysa Êzîdîler, Kürt kültürünü ve geleneğini onlarca katliama rağmen bin yıllardır yaşatarak günümüze kadar getirmişlerdir. Kürtçenin Kurmanci lehçesiyle konuşan Êzîdîler, Kürt gelenek ve göreneklerini yaşayan, dinsel ibadetleri ve duaları Kürtçe olan, kutsal kitapları (Mıshefa Reş ile Celwe. Bunlar şifreli yazılmasına rağmen ağırlıklı olarak Kürtçedir.) Kürtçe yazılmış bir halktır. Kürt halkıdır. Hatta bazı araştırmacılar Êzîdîler için, “Êzîdîlerin Tanrıları dahi Kürtçe konuşuyor” demektedirler.

Diğer tek tanrılı dinlere entegre olmayan, boyun eğmeyen Êzîdîlerin yaşadıkları coğrafyada birçok din ortaya çıkmış ve yayılım göstermiştir. Adeta Êzîdîler bu dinlerce çepeçevre sarılmışlardır, bu dinlere biat etmedikleri için de 72 kez ferman çıkartılarak katliama uğratılmışlardır. En son katliam, yani Siba Şêx Xıdır ve Tilezer’deki katliamlar Êzîdîler için 73. Ferman olmaktadır. Ama asıl kaygı verici tehlike kültürel ve toplumsal gelenek-göreneklerde yaşanan beyaz katliamlar olmaktadır ki, Êzîdîlik günümüzde bu tehlikeyle karşı karşıyadır. Bu katliamlar karşısında Êzîdîler kendilerini korumak için içe kapanık bir toplum haline gelmişlerdir. Bu durum adeta dinsel bir dogma aşamasına ulaşmış, töre ve geleneklerin bariz bir şekilde öne çıkarılması toplum içinde tutuculaşmaya yol açmıştır.

Êzîdî toplumunun karakteristik özelliklerinden biri; içe kapalı bir toplum olmasıdır. Dış saldırılara (fiziki, dini ve kültürel) karşı kendilerini korumak için içe kapanma biçimindeki sosyolojik olgu, her azınlık grubunda olduğu gibi Êzîdîlik’te de bariz bir biçimde yaşanmaktadır. Aslında Êzîdîler azınlık sayılmazlar. Çünkü Êzîdîlik herhangi bir dinin mezhebi değildir, ulus olarak da bir azınlık sınıfına girmezler. Kürtlerin kadim dinini oluşturan Êzîdîlik başlı başına bir din olduğundan, azınlıklar sınıfına koymak gerçekçi değildir. Daha önceleri sayıları milyonları bulan Êzîdîlerin, günümüzde toplam sayısı ancak 1,5 milyonu bulabilmektedir. Bu nedenle de kendilerini ve kültürlerini korumak için içe kapanık bir toplumsal yaşam geliştirmişlerdir. İçe kapanıklık bazı tutucu ve muhafazakar gelenekleri yaşatmaya ve güçlendirmeye yol açmanın yanısıra, kendi kültürel kimliklerini de uzun süre yaşatmayı beraberinde getirmektedir. Bu özellik yani dışa kapalılık, Êzîdîleri diğer Kürt kesimlerinden de farklılaşmaya götürmüştür. Bu farklılaşmayı egemen ulus politikacıları her zaman, Êzîdî Kürtlerle Müslüman Kürtler aleyhine kullanarak bir çarpıtmaya gitmişlerdir. Êzîdîlerin Kürt olmadıkları yönünde sürekli beyanlarda ve asılsız teorilerde bulunmaktadırlar. Egemen güçlerin hizmetine sokulan bazı Sünni Kürt aşiretleri veya ileri gelenleri, Kızılbaş ve Êzîdî Kürtlere karşı kışkırtılarak katliamlara ortak edilmişlerdir. Bu da hem Êzîdî Kürtlerde hem de Kızılbaş Kürtlerde bir ayrışmayı ve Kürtler arasında uzunca bir dönem mezhepsel ya da dini çatışmayı gündemde tutmuştur.

BAZI ÊZÎDÎ KATLİAMLARI VE TARİHÇELERİ

Êzîdîlere yönelik Arap saldırıları İslamiyet’in devletleştirilmesiyle birlikte başlamıştır. Arap-İslam ordusu daha 7. yy.ın başlarında Kürdistan’a saldırarak Kürtlere İslam dinine girmeleri için baskı uygulamış, katliamlar gerçekleştirmiştir. 637 yılında Arap ordusu Musul üzerinden Kürdistan’a girerek Kürt köylerini, kasabaların yakmış, yağmalamış, zorla Müslüman olmaları için vahşi bir katliam uygulamıştır. Kürdistan’ı ve Kürtleri İslamlaştırma saldırıları aralıksız devam etmiştir. Bilindiği gibi bu yıllarda Kürtlerin dini Müslüman olmayıp, büyük çoğunluğu Zerdüşti ve Êzîdîdir. İslamileştirme adı altında yapılan saldırılar karşısında Êzîdîler her ne kadar büyük bir direniş sergilemişlerse de, zamanla baskı ve katliamlar karşısında bazı Êzîdîler Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Bu katliamlardan kurtulmak bir çare olarak düşünülmüştür. İslamlaştırma ve Araplaştırma saldırılarına karşı direnen Êzîdîler ise katliamlardan korunmak için Kürdistan’ın asi dağlarına sığınmak zorunda kalmışlardır. Ama bu dağlar da Êzîdîleri korumaya yetmemiş, çeşitli süreçlerde saldırı ve katliamlara maruz kalmışlardır.

Tüm bu insanlık dışı saldırı ve katliamların temelinde iki önemli neden yatmaktaydı. Birincisi Êzîdîlerin Araplaşmayı kabul etmemesi, ikincisi ise İslam dinini kabul etmemesi. Yani bir taraftan dinsel direniş öte taraftan ise ulusal bir direniş sözkonusuydu. Êzîdîler tüm bu katliam, baskı ve zulüm karşısında dillerini, dinlerini ve kültürlerini korumayı başarmışlardır. Arap İslam ordularının yanısıra, daha önce Zerdeşti olan ama sonra baskılar karşısında İslamiyet’i kabul eden bazı Kürt aşiretleri de Êzîdîlere karşı katliam saldırılarına katılmışlardır. Böylelikle daha önce Arap katliamları karşısında bazı Kürt aşiretlerin desteğini alan Êzîdîler, bu aşiretlerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte bu desteği de kaybetmişlerdir. Önce Araplar eliyle, daha sonra ise Osmanlılar tarafında kullanılan Müslüman Kürtler, Êzîdî katliamlarında yer almışlardır. Şeyhülislamlar tarafından Êzîdîler “dinsiz” olarak nitelendirilip fetva çıkarılarak katliamlara tabi tutuluyordu açılıyordu. Bu fetvalarda Êzîdîleri öldürenlerin cennete gideceği vaat ediliyor böylece bu katliam seferlerine katılanların daha da saldırganlaşması ve acımasız olması sağlanıyordu. Katledilen Êzîdîlerin evleri yakılıp yıkılıyor, malları talan ediliyor, kadın ve çocuklar esir alınıyordu.

Êzîdîlerin Osmanlı imparatorluğu karşısında zaman zaman direnişleri katliam ve sürgünlerle sonuçlanmıştır. Katliamlardan kurtulmak için ya Şengal dağı eteklerine sığınmayı, ya da Serhat’ı aşarak Ermenistan’a sığınmayı bir çare olarak görmüşlerdir. Örneğin tarihçi prof. Şeref Aşiri, Sovyet arşivlerinden elde ettiği belgelere dayanarak şunları belirtmektedir; “Osmanlılarla Anqosî aşireti arasında öyle bir savaş yaşandı ki, Ankosî aşiretinden yüzlerce Êzîdî katledildi. Anqosî aşiret reisi Şêx Mîrza Mardin-Diyarbakır arasında yaşayan Êzîdîlerin de desteğini alarak Osmanlılara karşı bir direniş sergilemiştir, ama direniş yenilgiyle sonuçlanmıştır. Onlarca gelin, kız, kadın ele geçmemek için ya kendilerini Batman çayına atmışlar, ya da uçurumlardan atlamışlardır.” Elbette Anqosîler Osmanlılarla savaşırken yalnız değillerdi, yöredeki diğer küçük Êzîdî aşiretleri de Anqosîlerle birlikte bu savaşa katılmışlardır. Anqosîlerle birlikte Rasinya, Hesenîya, Bela, Şipka, Maseka, Rojkî, Reşiya gibi Êzîdî aşiretleri de savaşmışlar, yüzlercesi katledilmiş; bu aşiretlerden geriye kalanlar ise Serhat yöresine ya da oradan da Ermenistan’a geçmişlerdir.

1828-1829 yıllarında yüzlerce Êzîdî Serhat yöresinden Ermenistan’a geçmişlerdir ve burada köyler kurmuşlardır. Axbaranê yöresinde Elegez yolu üzerinde 11 Êzîdî köyü kurulmuştur. Akabinde ikinci göç sırasında ise, Ermenistan ve Gürcistan’da 12 köy kurmuşlardır. Birinci dünya savaşı sırasında ise yine göç etmek zorunda kalan Êzîdîler, Ermenistan’da Telînê nahiyesinde 12 köy kurmuşlardır. Bunların dışında ağırlıklı olarak Ararat ovasını mesken tutmuşlardır. Armawirê, Ecmîazînê, Artaşatê köylerinin yanısıra Eşterekê nahiyesine bağlı bir köy olan Şahmîranê köyünü kurmuşlardır ki, bu köy en büyük Êzîdî köyünü oluşturmaktadır ve bu köyde yaklaşık 600 aile ikamet etmektedir. Ayrıca Erivan, Cumriyê’de de Êzîdîler yaşamaktadır. Êzîdîler Kafkasya’nın birçok yerine dağılmışlardır. Osmanlılar zaman zaman Ermenistan sınırı yakınlarında bulunan Êzîdî köylerine baskın düzenleyerek burada da katliamlarda bulunmuştur. Ermenistan sınırındaki Axbaranê, Qurboxazê, Orterya, Cercîsê, Çobangîrmezê (Avşen), Kerwanserê, Sipan köyleri Osmanlı ordularının baskın ve katliamlarına maruz kalan Êzîdî köylerinden bir kaçıdır.

Êzîdîlerin Kafkasya, Güney Kürdistan, Suriye, Avrupa ve dünyanın birçok yerine savrulmalarında Sultan Abdülhamit’in kendi adını verdiği Hamidiye Alaylarının da etkisi büyük olmuştur. Özellikle Serhat yöresindeki Kürt aşiretlerinden oluşturulan Hamidiye Alaylarının asıl amacı; bu yörede baş gösteren Ermeni ulusal kurtuluş hareketini bastırmaktı. Fakat sadece bununla sınırlı değildi; Osmanlı-Rus savaşlarında Ruslara karşı savaştırılmasının yanısıra Kürt isyanlarına karşı da kullanılmışlardır. Sadece Serhat yöresindeki Sünni Kürt aşiretlerinden devşirilen bu düzensiz ordu, Kürtler arasındaki ittifakı parçalamayı da hedeflemiştir. Sadece Sünni Kürtlerden oluşturulan bu alaylar Sünni Kürtlerle, Kızılbaş (Alevi) ve Êzîdî Kürtler arasında bir parçalanmayı ve çatışmayı da hedeflemiştir ki bunda da kısmen başarılı olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı sonlarına doğru Rusya’da gerçekleşen 17 Ekim Devrimiyle birlikte Kürdistan’dan çekilen Sovyet Rusya ile Osmanlı imparatorluğu arasında bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma sonrasında Rus cephesinin kapanmasıyla birlikte Osmanlı ordusu Kürdistan’da başkaldıran Kürtlere yönelmiştir. Bu saldırılardan kaçan bazı Êzîdî Kürt aşiretleri Sovyet Rusya’ya sığınmışlardır. Sovyetler Birliği döneminde Êzîdîler bazı haklara kavuşmuş, kendi dillerinde çocuklarını eğitebilecek okullar açmışlar, gazeteler çıkarmışlar, kültür evleri oluşturmuşlar ve bazı otonom haklar edinmişlerdir. Ama Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Êzîdîlerin durumu yeniden kötüleşmeye başlamıştır. Ekonomik ve siyasi açıdan durumları kötüleşen Êzîdîler Ermenistan ve Tîflîs’ten Rusya’ya göç etmişlerdir. Göç eden Êzîdîler Krasnedarê, Stagrepolê, Yagoslovlê şehrine ve çevresine, Tanboxa şehrine ve çevresine, Sibirya’da bulunan Sibirski kasabasına, Ural, Ukrayna ve değişik yerlere yerleşmişlerdir. Ermenistan’dan yaklaşık 5 bin km uzaklıkta olan Sibirski kasabasında 1995 yıllı itibariyle yaklaşık 700 aile bulunduğu tespit edilmiştir. Rusya-Avrupa sınırına yakın yerlerde yaşayan Êzîdîler daha sonra özellikle Ukrayna’dan Avrupa’ya geçerek buraya yerleşmişlerdir. Günümüzde Avrupa ülkelerinde yoğunluklu olarak da Almanya’da yaşamaktadırlar.

Êzîdîlerin uğradıkları katliamların bazılarını kronolojik olarak verecek olursak;

906: Musul valisi Hamadanî İslamiyet’e karşı direnen bin Êzîdî ailenin bir kısmını katliama uğratmış, geri kalanları ise denetimi altında tutmuştur.

980:İslamiyet karşısında direnen Hakkari’li Kürtleri cezalandırmak için Musul’dan bir Arap-İslam birliği Hakkârili Müslüman olmayan Kürtlere saldırmıştır. Musul-Malatya hattında 25 km’lik yol boyunca Müslüman olmayan Kürtler ağaçlara asılmış, ya da kafaları kesilerek kazıklara geçirilmiştir. Bu olaydan sonra Kürtlerin İslamiyet karşısındaki direnişi kırılmış ve Kürtler yavaş yavaş İslamiyet’i kabullenmek zorunda kalmışlardır.

1107: Farısnameye göre İslamiyet’i kabul etmeyen yaklaşık 500 bin kişi İslam orduları tarafından katledildi.

Yukarıdaki katliamlar Şexadî döneminden önce yapılan katliamlardır ki, bu dönemde Kürtlerin dini Êzîdîliğin yanı sıra çoğunlukla Zerdüştlüktür.

1245: Moğollar Şehrizor’a girerek burayı yakıp yıktı ve binlerce Şehrizorluyu katletti.

1254: Musul Beyi Bedreddin Lulu, Êzîdîleri cezalandırmak için Şêxan bölgesine saldırdı. Yaşanan kanlı çatışmadan sonra Êzîdîler Şexan’dan çekilmek zorunda kaldı, yüzlerce Êzîdî katledildi.

13.yy: Bu yüzyılda Êzîdîlerin önderi Musul’da kaçırılıp idam edildikten sonra senelerce süren bir savaş başladı ve Êzîdîler dağlık bölgelere çekilince kutsal yerleri yakılıp yağmalandı.

1415: Çevre Müslümanları tarafından katliama uğratıldılar

1640-1641: Osmanlı Devletinin Diyarbakır valisi Melik Paşa komutasındaki 70 bin kişilik bir ordu Şengale saldırarak Êzîdîleri katliama uğrattı.

1647-1648:Şêxan Emiri Şex Mirza Musul yönetimini ele almak için Osmanlılara karşı ayaklandı. Osmanlıların Van valisi Şemsi Paşa emrindeki ordu Şêxan’a saldırarak Êzîdîleri katliamdan geçirdi. Şêx Mirza esir alınarak asıldı.

1715: Osmanlı devletinin Bağdat valisi Hasan Paşa Sincar’a saldırarak Êzîdîleri katlettikten sonra bölgenin yönetimini Bedevi Arap Tayy aşiret reisine verdi.

1733-34: Osmanlı paşası Ahmet Paşa Sincar bölgesinde Êzîdî katliamı yaptı.

1752-1753: Osmanlı paşası Süleyman Paşa komutasındaki güçler Şengale saldırarak birçok Êzîdîyi katletti. Êzîdî köylerini ve kutsal yerlerini tahrip eden Osmanlı güçleri yaklaşık iki yıl Şengal’de kaldı.

1767-68: Osmanlıların Musul valisi Emin Paşa oğlunun emrine bir ordu vererek Sincar’da katliam yaptırdı.

1770-71:Şêxan Emiri Bedağ Bey, Osmanlı yönetimine başkaldırınca Şêxan’da katliam yapıldı. Daha sonra ise Bedağ Bey’in oğlu Çolo bey Amediye valisinin denetimindeki bir gücün saldırısına karşı direnişe geçti.

1773-74: Musul valisi Emin Paşa, Sincar bölgesini yakıp yıktırarak talan ve katliam gerçekleştirdi.

1779: Musul valisi oğlundan sonra bu kez de kardeşinin emrine bir askeri birlik vererek Şengal üzerine saldırtmış ve birçok Êzîdîyi katlettirmiştir.

1785: Osmanlının Musul valisi Abd El Baqi Dicle nehrinin doğusundaki Dennendî Êzîdîlerine saldırdı. Köyler talan edildiği ve kadınlara saldırıldığı bir sırada vali ve kardeşi bir saldırıda Êzîdîler tarafından öldürülünce, askerler de geri çekilmek zorunda kaldılar.

1786-87:Şêxan Emiri Çolo Bey ile Amadiye Valisi arasındaki savaşta Çolo bey yenildi ve Êzîdîler katliama uğratıldı. Çolo Bey öldürülünce yerine Xançer Bey Şexan emiri olarak Amediye valisi tarafından tayin edildi. Ama daha sonra Amediye valisi, Xançer beyin üzerine de bir güç göndererek onu idam ettirdi.

1789-90: Bedevi Arap Tayy aşireti Şêxan’a saldırarak katliamlarda bulundu.

1790-92:Tayy aşireti Sincar bölgesine saldırdı. Şêxan’daki İsmail Paşa ve Kancar beyle çarpıştı.

1792-93:Musul valisi Muhammed, Sincar bölgesinde 8 Êzîdî köyünü yakıp yıktırdı.

1793-94:Musul valisi Muhammed yeniden Sincar’a ve Mihîrikan’a saldırdı ama bu saldırıda yenildi.

1794-95: Bağdat’tan gönderilen Süleyman Paşa emrindeki kuvvetler Sincar bölgesini yakıp yıkarak yağmaladılar ve 69 Êzîdî kadını esir olarak yanlarında götürdüler.

1799-1800: Bağdat’tan gönderilen Abd el Aziz Bey Tayy Bedevilerinin yanısıra Obeyd ve Hamdan Arap aşiretlerinin yardımıyla Şêxan’da 25 Êzîdî köyünü yakıp yıktı.

1802-1803: Musul valisi Ali Paşa Sincar’ı ele geçirmek amacıyla Sincar’a saldırdı. Sincar kuşatması aylarca sürdü, bu saldırıda birçok Êzîdî köyü yakılıp yıkıldı ve talan edildi. Onlarca Êzîdî katledildi, ekili araziler tahrip edildi, ağaçlar kesildi veya yakıldı, birçok Êzîdî esir alınarak köle gibi çalıştırılmak üzere ağalara satıldı.

1809-1810: Bağdat valisi Süleyman Qatil, subay Hiseyin Dublayîn emrindeki bir güçle Sincar’a saldırarak Balad, Sincar, Mihirkan ve birçok kuzey köyünü talan edip büyük bir Êzîdî katliamı gerçekleştirdi.

1832: Botan emiri Bedirxan Bey Şêxan bölgesine saldırdı. Ali Bey esir alındı, işkenceyle öldürüldü. Birçok Êzîdî katledildi. Şexan bölgesi Bedirxan Bey’in eline geçince bu bölgedeki Müslüman Kürtler de Êzîdîlere saldırdı ve büyük bir Êzîdî katliamı gerçekleştirildi. Êzîdîlerin yerleşim yerleri yakılıp yıkılarak Êzîdîler “Dinsiz” olarak ilan edildi. Êzîdîler bu katliamdan kurtulmak için Şengal dağı çevresine sığınmak zorunda kaldı. Şexan’dan Şengal dağına kaçmaya çalışan Êzîdîlerin önü Dicle suyu yakınlarında kesilerek katledildi, birçok Êzîdî de Dicle’nin azgın sularına atlayarak karşıya geçmeye çalışırken boğuldu. Bedirxan Bey yaklaşık 12 yıl sonra bu sefer Turabdîn Êzîdîlerine saldırarak Müslümanlığı dayatacaktı.

1832-33: Mir Muhammed Rewanduzi Akra bölgesindeki Êzîdîlere saldırdı. Ayrıca yukarı Zap bölgesindeki Êzîdîleri katletti. Daha sonra 1834’te Sincar bölgesine saldırarak katliam yaptı ve Mir Eli Bey Müslümanlığı kabul etmediği için işkenceyle öldürttü.

1836: Diyarbakır valisi Reşid Paşa işbirlikçi Müslüman Kürtlerin de içinde yeraldığı 40.000 kişilik bir ordu ile Diyarbakır’ın doğusundaki ve Garzan’daki Êzîdîlere yönelik bir saldırının ardından Cizre, Telafer ve Şengal’e saldırı düzenledi. Bu saldırıda yüzlerce Êzîdî öldürüldü ve yüzlercesi esir alınarak köle gibi çalıştırıldı. Bu saldırı sırasında Kürdistan’da bulunan Fransız seyyah Babtistin Poujoulait, Êzîdîlerin yanısıra Rewandız isyanına katılan 10.000 Müslüman Kürdün de katledildiğini belirtmektedir. Bu saldırı sırasında hastalanan Reşid paşa ölünce yerine Hafız paşa Diyarbakır valiliğine getirilir getirilmez onun da ilk işi Êzîdîlere saldırmak oldu.

1838: Diyarbakır valisi Hafız paşa Sincar’ı ele geçirmek amacıyla saldırdı ama çatışma uzun sürdü. Üç ay süren çatışmanın ardından cephanesi tükenen Êzîdîler yenilince, Êzîdî erkekleri katliamdan geçirildi, kadınlar ve çocuklar esir alınarak Diyarbakır’a götürüldü.

1844: Botan Emiri Bedirxan Bey, Turabdîn Êzîdîlerine saldırarak Müslümanlığı dayatmıştır. Müslüman olmayan Êzîdî köylerini yakıp yıkmış, katliamdan geçirmiş, erkekler esir alınmıştır. Bu katliamlar karşısında çaresiz kalan diğer Êzîdî köylerinden 7 tanesi Müslümanlığı kabul ettiklerini belirterek saldırıdan kurtulmuşlardır.

1846: Musul valisi Tayyar Paşa ekim ayında Şengal’e bir saldırı düzenleyerek birçok köyü yakıp yıktı. Mihîrkan’da Tayyar Paşa’nın vergilendirme elçileri öldürülünce Tayyar Paşa Mihirkan’ın büyük bir bölümünü yakıp yıkarak yerle bir etti.Esir alınan Êzîdîler Musul’a götürüldü.

1853-1856: Osmanlı-Kırım savaşı sırasında isyan başlatan Bedirxan Beyin yeğeni Yezdan Şêr’e destek veren Siirt ve Serhad Êzîdîlerinden yüzlercesi katledilmiş, büyük bir çoğunluğu Müslümanlığı kabul ederek canlarını kurtarmış, bir kısmı ise İran’ın kuzeyinden kaçarak Ermenistan’a sığınmışlardır.

1856:Dersim Dağı yöresindeki bazı aşiretlerle birlikte Osmanlı egemenliğine başkaldıran Êzîdîler, isyanın başarısızlığa uğramasından sonra Dersim Kürtleriyle birlikte katliama uğratıldılar.

1872: Bağdat valisi Mithat Paşa Şêxan Êzîdîlerinin Osmanlı devletine askerlik yapması yönünde bir karar çıkardı ama Êzîdîler bunu kabul etmediler. Mithat Paşa bu kararı pratikleştiremeyince 1875’te Êzîdîlerin askerden muaf tutulmaları için 50 lira ödemeleri yönünde yeni bir karar çıkarttı ama Êzîdîlerin sürekli saldırılara maruz kalmaları, ekili alanlarının yakılıp yıkılması, tahrip ve talan edilmelerinden dolayı oldukça yoksul olmaları oldukça zorlanmalarına yol açtı ve bu karar da fazla pratiğe geçirilemedi. 1885’te Êzîdîlerin hem 50 lira ödemeleri ve hem de kısa süreli bir askerlik yapmaları yönünde yeni bir karar çıkartıldı. Bu karar Halap, Amed ve Van Êzîdîlerince kabul edilmiştir ama güney Kürdistan’da yaşayan Êzîdîler bu kararı kabul etmeyeceklerini bildirerek karşı çıkmışlardır. Bunu bir isyan gerekçesi olarak gören Osmanlı yönetimi Şêxan üzerine saldırarak bazı Êzîdî köylerini yakıp yıkmıştır.

1877: Amed ve Garzan bölgesinde yaşayan Êzîdîlere yönelik yeni bir saldırı gerçekleşince Anqosî Aşiretinin öldürülen liderinin yeğeni Mirza Bey’in yeğeni Eli Bey sorumluluğunda bulunan yaklaşık 3 bin Êzîdî göç ederek Alexsandropol’e yerleşti.

1879: Ömer axanın sorumluluğunda bulunan Sipka aşireti Qars’a sürgün edildi. 1897 yılına kadar 15 binin üzerinde Êzîdî Kafkasya’ya ya göç ettirilmiş ya da sürgün ettirilmişti. Bu sayı 1. Dünya savaşının ortalarında 1916’da artarak 40 bini bulmuştur.

1890: Osmanlı imparatorluğunun Êzîdîler üzerinde yürüttüğü baskı ve zulüm politikası karşısında rahatsızlıklarını dile getiren ve bu politikalara boyun eğmeyen güney Kürdistan Êzîdîlerine yönelik bir imha hareketi düzenlenerek yüzlerce Êzîdî katledilmiş, yüzlerce aile göç etmek zorunda kalmıştır.

1892: General Ömer Vehbi Paşa, Êzîdîlerin ya tamamının Müslüman olması gerektiği ya da Kuran’da hak din olarak görülen bir dini seçmeleri yönünde karar çıkararak Êzîdîlere yönelik yeni bir katliamın zeminini hazırladı.  Müslümanlığı kabul etmeyen Êzîdîler katliamdan geçirilince bazı Êzîdîler Müslümanlığı zorla da olsa kabul etmek zorunda kaldılar. Şêxan’a ve Sincar’a saldırılar yapıldı. Bu katliamlar sonrasında 14 bin Êzîdî Müslümanlığı kabul etmek zorunda kaldı. Kutsal eşyaları Musul’a götürüldü. Ömer Vehbi Paşaya bağlı birlikler Şêxan’da bulunan Laleş’e saldırarak buradaki kutsal yerleri ve mezarları tahrip ettiler. Laleş’te bulunan Êzîdî sancağının yanısıra tarihi ve dini değeri olan birçok kutsal eşyaya el konularak Musul’a götürüldü. Diğer yandan Êzîdîlerin kutsal mekânı olan laleş’te İslam medreseleri açıldı, Êzîdî ibadetleri ve Êzîdî kelimesi yasaklandı.

Musul’a götürülen Sancak, daha sonraları General Ömer Vehbi Paşa tarafından İstanbul’a götürüldü. Bu sancak (Tawisî Melek ikonu) General Ömer Vehbi Paşa’nın torunlarından Tahir Özçelik tarafından 18. 10. 1967 yılında müzayedede satışa çıkarıldığı zaman Irak devleti, “Bu tarihi eser bize aittir” diyerek protesto etti.

1911: Osmanlı imparatorluğunun çöküş ve dağılma yıllarında büyük bir inisiyatif sahibi olan General Faruk Paşa Êzîdîlerin yanı sıra Ermeni, Nasturi ve Kızılbaş katliamı da gerçekleştirmiştir. Faruk paşa komutasında onlarca Êzîdî köyü yakılmış yıkılmış, yüzlerce Êzîdî katledilmiş, yüzlerce aile yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kalmıştır. 

1914-1918:Birinci Dünya Savaşı sırasında başlayan Ermeni katliamı sırasında kaçarak Şengal Êzîdîlerine sığınan 20 bin Ermeni’nin Osmanlı askerlerine teslim edilmesine karşı koyan Êzîdîlere 1918 Şubatında Osmanlı ordusu, Arap Bedevi aşiretleri ve Müslüman Kürt aşiretleri birlikte Sincar’a saldırdı ve yeni bir Êzîdî katliamı daha yaptılar.  Burada şunu belirtmekte yarar var; Eli Bey öldükten sonra mirlik görevini yaklaşık 40 yıl zorlu bir biçimde yürüten Meyan Hatun 1914 yılında Musul’da yaptığı bir dizi zorlu görüşmeler sonucunda Êzîdîliğin de bir din olduğunu resmen kabul ettirmeyi başarmıştır. Ama bundan sonra da Êzîdî katliamları devam etmiştir. 1. Dünya Savaşısırasında yaklaşık 700 bin Êzîdî ve Müslüman Kürt Osmanlı devleti tarafından katledilmiştir.

1918: Osmanlı Devletinin katliamlarından kaçarak Ermenistan’a sığınan Êzîdî Kürtlere orada da saldıran Osmanlılarla Êzîdîler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda Sardarabat ve Ağbaran Êzîdîleri büyük bir direniş sergilemişlerdir. Osmanlı ordusuna büyük kayıplar verdiren Cihangir Axa da birçok Êzîdîyle birlikte yaşamını yitirmiştir.

1940: Mardin’in Hezex ilçesine bağlı bulunan Kîwexê köyüne baskın yapan askerler 29 Êzîdîyi bir mağaraya kapatıp diri diri yakmışlardır. Bu köy daha sonraları yine 3 kez askerlerin baskınına uğramış, her baskında birçok Êzîdî öldürülmüştür.

2007: Ağustos ayında Şengal’de bulunan Siba Şêx Xıdır ile Tilezer katliamında resmi rakamlara göre 500’e yakın Êzîdî katledildi, bir o kadarı yaralandı, birçoğundan ise hala haber alınamamıştır.

Mehmet Özcan

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER): Islamiyet  in  Kurdistan  a  Girisi  ve  Ezidilik  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.