SANAT VE EDEBİYATI DEVRİMCİ TEMELDE YENİDEN ELE ALMAK GEREKLİ
Makaleler / 28 Eylül 2014 Pazar Saat 06:17
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto


Sanat ve edebiyat, toplumla bağlı olan, ondan kopmayan, toplumsallaşma düzeyinde kendi bireyselliğini aşabilen, bu işe tutku ile bağlanan bir grup insanın son derece cesur, özverili, örgütlü çabasıyla başarılabilecek bir durumdur. Böyle bir topluluğa sanatçı deniliyor; eskiden ozan deniliyordu, siyaset dilinde ise devrimci militan deniliyor.

Sanat ve edebiyat çalışması toplumsal şekillenmenin, değişim ve dönüşümün de öncülüğüdür. İçinde bulunduğumuz süreçte birey ve toplum şekillenmesi nasıl olacak? Yaşam, değer yargıları, ölçüleri, psikoloji, karakter nasıl şekillenecek, nelerden oluşacak? Bunların belirlenmesi ve bir de topluma özümsetilmesi işidir. Aslında devrimcilik denen şey bunun ideolojik, siyasi çalışmasını yürütmektir. Gerilla askeri açıdan aynı şeyi yürütüyor. Siyaset bunu bir çerçeveye, ölçüye kazandırıyor. Edebiyat ve sanat alanı ise esas toplumsallık temelinde bireysel şekillenmeyi ifade ediyor. Toplumsal ilerleyişte işlevleri aynıdır. Yöntemleri farklı, hitap ettikleri alanlar farklı, dolayısıyla örgütlenme ve çalışma düzenleri farklı, ama amaçları bir, toplumda oynadıkları rol birdir. Gerilla toplumda yaşanması gereken temel değer yargılarını ortaya çıkarmaya çalışıyor, siyasi-ideolojik mücadele yine içinde bulunulan dönemde yaşanılması gereken değer yargılarını ortaya çıkarıyor. Edebiyat ve sanat da öyle; doğru-yanlış, ret-kabul ayrışmasını sağlıyor. Yani kişilik nasıl olmalı? nasıl yaşamalı? Soru aslında budur. Bireyin ruh, duygu, düşünce ve davranış dünyasının şekillenmesi; kişilik şekillenmesi ya da kişilik devrimi. Buna kültür devrimi de diyebiliriz.

Günümüzde sanat ve edebiyat alanı insanları, toplumu amaca ve özgür yaşam hakikatine bağlama alanı değil de göz boyama, egolara hitap etme, güdülere hitap etme, bireyin fiziki zayıflıklarını tatmin edecek duyulara hitap etme ve böylece bir tür yanıltma, aldatma, saptırma alanı olarak kullanılmaktadır. Bu işin sapkınlık ifade eden yanları oluyor. Biz bir yandan bir amaca bağlı olarak edebiyat ve sanatı geliştirmekle yükümlü olduğumuz kadar, diğer yandan bu tür saptırıcı yaklaşımlarla mücadele etmekle de yükümlüyüz.

Peki bu dönemde sanat ve edebiyat faaliyetlerimizin gerçekleştirmekle yükümlü olduğu temel görevler nelerdir? Amaç sadece ürün açığa çıkarma, adımızı duyurma, bireysel heveslerimizi giderme ya da maddi imkan elde etme değil de aslında ciddi bir toplumsal devrimin, demokratik devrimin özünde var olan kişilik devrimini, kültür devrimini gerçekleştirecek bir öncü çalışma yürütme, bunun arayışı ve tutumu içinde olmaktır.

Tarzda da yaratıcılık, düşüncede de yaratıcılık çok önemli. Somut durumu görebilmek çok önemli. Görememek, ezbere kalmak, soyut kalmak, başka yerlerde olanlar gibi değerlendirmek insanı devrimci olacağım derken karşı devrimci olmaya, yurtsever olacağım derken hain olmaya götürüyor. Böyle olunca da insanı sanat yapmak ve toplumun duygusu olmak isterken aslında toplumsal çürümeyi övmeye de götürebilir.

Mevcut durumda Türkiye'de, Kürdistan'da birey ve toplumun yeniden şekillenmesini gerçekleştirecek sanat ve edebiyat niye gelişmiyor? Bunun iki nedeni var; birincisi, siyaseten bu faşist-sömürgeci sistem hala çözülmedi. Kapatıyor, izin vermiyor. Açık olarak bunu yapma imkanı bırakmıyor. Ama ikincisi ve daha önemlisi yaratıcı düşünce yok. Yani PKK mücadelesi ile 40 yıla yakı süredir yaşananları doğru anlama ve anlamlandırmada zayıflık var. Ondan dolayı insanlar ne yapacağını bilemiyor. Çünkü olup bitenleri anlayabilecek, somuta yaratıcı yaklaşan bir düşence sistemleri yok. Onun için yeterince teori üretilemiyor, siyasi-askeri gelişmeler yeterli olmuyor, onun için edebiyat ve sanat geliştirilemiyor. Geliştirmek isteyenler yaşanan gerçeklik ile kendilerini yüz yüze buluyor, çarpılıyor. Ondan sonra genel geçer ölçülere göre siyaset yapmak isteyenler nasıl çarpıldılar ve Önder Apo'yu, PKK'yi düşman görerek, suçu oraya yükleyerek kendi durumlarını izah etmeye, kendi çıkmazlarından kurtulmaya çalışıyorlarsa sanat-edebiyat alanında da benzer bir durum yaşanıyor. Başka yerlerdeki ölçüyü almak isteyen edebiyatçı, sanatçı Kürdistan gerçeği ile karşı karşıya geliyor, çatışıyor. Böyle olunca şüphe duyuyorlar. PKK'ye karşı mesafeli duruş, kuşkulu duruş buradan kaynaklıdır. Duygu, düşünce üretememe, dolayısıyla etkinlik geliştirememe yaşanıyor ve karşıt oluyorlar.

Genel geçer özgürlükçü, demokratik ölçülerle Kürdistan'da gerçekleşen özgür ve demokratik yaşam ölçüleri, gelişim noktası ve ulaştığı düzey bakımından bir ve aynı değil; çelişkilidir, farklıdır. Bunları bir ve aynı sanır, dolayısıyla somuta bakmak yerine dışarıda olanları anlamaya, biraz onları taklit etmeye, ona göre üretim yapmaya çalışırsak bu Kürdistan gerçeği ile uyumlu olmaz. Ne toplum çözümlemesi verir, ne yeni toplumu ne de özgür yaşamı ifade eder. Orada çelişki ortaya çıkar. Bir yanda bütün saldırılara karşı yıkılmayan, ayakta kalan, toplumu harekete geçiren bir hareket, ama diğer tarafta o hareketle bütünleşmeyen bir duygu ve düşünce duruşu. Bu var mı, var. Mesela "Kürt Aydını," diyorlar, ama PKK'yi aydın saymazlar, PKK dışında aydın arıyorlar ve bu aydınlar PKK'ye karşıt; aslında sömürgecilikten daha çok karşıtlar, güçleri yetse yıkacaklar. Bu ne biçim aydınlık! Yaşam ise PKK'yi doğruladı. O halde Kürdistan'a göre doğru düşünce Önder Apo'nun düşünceleridir. 

Bazı sözde Kürt aydınları 1970'lerin sonunda diyordu; "APO çocuklarınızı kandırıyor, dikkat edin!" Kenan Evren'den önce Kürt ailelerine çağrıyı onlar yaptı. Çünkü kendi düşünce sistemleri, mantıkları kabul etmiyor. Niye? Kürdistan ve Kürt gerçeğine yabancılar. Neden? Özümsenmişler. İşte kültürel soykırımın yarattığı sonuç bu. Bu durum kültürel soykırım rejiminin özümsediği zihniyet. Önder Apo buna, "Kendi çıkarını tanımayan, kendini tanımayan, kendine gelecek çizemeyen, başkaları için düşünen, başkaları için duyan, başkaları için kendini feda eden, yaşayan insan duruşunun duygu, ruh, düşünce, beyin ve anlayış olarak ortaya çıkarılmasıdır," dedi. Kültürel soykırım rejiminin esas özü bu, tahribatı buradadır. Asimilasyonun en tehlikeli biçimi buradaki asimilasyondur.

Mevcut özümsenmiş beyin istediği kadar Kürtlükten, devrimcilikten, sosyalist olmaktan söz etsin. O bir defa mantık olarak kültürel soykırım rejimi tarafından özümsenmiş, kazanılmıştır. Solculuğu da, Müslümanlığı da, sağcılığı da, milliyetçiliği de oraya göredir. Dolayısıyla Kürt milliyetçiliği de tutarlı değil özümsenmiş bir milliyetçiliktir. Kürt milliyetçiliği diğer toplumlarda olduğu gibi kendine sahip çıkma, yabancı saldırıya karşı durma, kendi varlığı ve özgürlüğünü ön görme duygusu ve düşüncesi değildir. Kürt milliyetçiliği aslında Kürdistan'ı bölüp parçalayan, Kürt toplumuna soykırımı dayatan sistemin Kürtler tarafından kabul edilmesini sağlatan, yumuşatan bir duygu ve düşünce halidir.

Sanat ve edebiyat yapmak, duygu ve ruh üretmek, toplumla bağlantılıdır, toprakla bağlantılıdır, özgürlük ve irade ile bağlantılıdır. Böyle temel değerleri gözetmeden söylenen her söz düşünce değildir, her ağlama duygu değildir. Timsahın da neye gözyaşı döktüğünü biliyoruz. Kürdistan'da bağımsız ve özgür olmak isteyeceksek öncelikle bunun duygu ve düşünce durumu olduğunu bilmemiz lazım. Bağımsızlık ve özgürlük siyasi bir durum değildir.  Siyasi bağımsızlık yok; belki Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği'nin varlığı temelinde ve ona dayanarak "ulusal bağımsızlıklar olabilir mi?" diye 20. yüzyılda mücadeleler edildi, büyük savaşlar da verildi, fakat ulusal bağımsızlık en iyi durumda olanlar da bile üç beş yıl sürmedi. Zaten buna temel olan Sovyet sisteminin de böyle olmadığı açığa çıktı. Sovyet sistemi ile bağlı da kalmadılar, hemen dönüp ABD öncülüğü ile Kapitalist emperyalist sistemle uzlaştılar. Çoğu için insan dönüp bakınca şaşırıyor; madem böyle sonuçlanacaktı niye bu kadar kan döküldü! Bu mücadele tümden boşa gitmedi tabi. Kendilerini biraz tanıdılar, biraz irade kazandılar. Bu bir gerçek, ama ödenen bedel elde edilen kazanımlara denk olmadı. Şimdi özellikle Sovyetler Birliği'nin yok olduğu bir ortamda, ABD'nin 'Yeni Dünya Düzeni' adı altında bir hegemonya geliştirmeye çalıştığı bir ortamda devlet bağımsızlığı, siyaset bağımsızlığı yoktur. Devletsel duruşla bağımsız ve özgür olunmaz; ne ekonomide, ne siyasette, ne de askerlikte bağımsız olabilirsin. Hiçbir devlet bağımsız değildi. Şimdi devletler bağımsızlık peşinden koşan yok. Hepsi bir bağımlılık ilişkisi içerisinde kendi çıkarını etkili kılma arayışı içerisinde. Kürdistan'da da yurtseverliğin önemli bir ölçüsü bağımsız ve özgür olmaktır, ama şimdi milliyetçilik bunu saptırıyor ve çarpıtmaya çalışıyor. Kürdistan'da toplumun bağımsızlık ve özgürlük sorunu ABD ve İsrail milliyetçilik eliyle PKK'nin doğruya çektiği anlayışı saptıracak bir anlayış geliştirmek istiyor.

Ruhta, düşüncede, iradede, yaşamda bağımsız olmayanın bağımsız siyasi sistem kurması ve kendini yürütmesi mümkün değildir. Bağımsızlığı temsil eden bir güç dünyanın ve bölgenin gericiliğinden, faşizmden, İran'dan, ABD'de den, AKP'den medet bekler mi? Sömürgeciliğin, kültüler soykırımcılığın en tehlikelisi düşünce düzeyinde soykırım, asimilasyondur. Dolayısıyla bağımsız ve özgür olmanın yaratıldığı yerde düşüncede bağımsız ve özgür olmaktır.

Bağımsız ve özgür olmanın bir toplum olmayla yakından bağı vardır. Bu bir düşünce durumu olduğu kadar bir ruh ve duygu durumudur. Bunun edebiyat ve sanatla bağı var. Kişilik özellikleriyle, karakterler, toplumun özelliklerini belirleyen kişilik özellikleri ile bağı var. Sanat ve edebiyat yapılacaksa bağımsızlık ve özgürlük gibi temel değerlere dayanmak şarttır. Bunu dayanacaksak bu değerleri doğru anlamamız da şart. En işbirlikçi, hatta hain yaklaşımı "ben bağımsızlığı ve özgürlüğü temsil ediyorum," diyor diye öyle sanarsak oradan edebiyat çıkmaz, sanat çıkmaz, duygu çıkmaz, davranış zenginliği çıkmaz, güzellik ve iyilik çıkmaz. Yani edebiyat ve sanat o temelde kesinlikle olmaz.

Önderlik gerçeği anlaşılmadan, Önder Apo'nun yaşama bakışı ve yaşam ölçüleri anlaşılmadan, yine Önder Apo'nun düşünce gerçeği ve mücadele tarzı, örgüt ve eylem çizgisi anlaşılmadan Kürdistan'da yurtseverlik, demokratlık yapılamaz, özgürlükçü olunamaz, bu değerleri yücelten ve topluma taşıyan edebiyat ve sanat yapılamaz. Başka türlü edebiyatçı ve sanatçı olunamaz. Olunamadığı ortadadır.  Siyasi olarak edebiyat ve sanatın önündeki engeller kalkmış değil, fakat edebiyat ve sanatın gelişmesi önündeki birinci ve tek engel bu değil. Nasıl ki siyaset, ideoloji, örgüt, askerlik sistem dışında sisteme karşı gelişebildiyse edebiyat ve sanatta gelişebilir. Ama edebiyat ve sanat fazla gelişemiyorsa bunun ikinci ve daha önemli bir nedeni var demektir. Bizi Kürdistan'da edebiyat ve sanat üretecek konuma getirecek bir duygu ve düşünce düzeyinden yoksunluk, uzaklık var. Bize bunu yaptırtacak realiteyi doğru anlamada zayıflık var. İşte bu zayıflık giderilmeden biz bu işi yapamayız. Bu zayıflığı da ancak araştırarak, tartışarak, okuyarak, kendimizi eğiterek giderebiliriz.

Garzan'da şehit düşen Maria arkadaşın günlüğünde okumuştum; "bunu okuyanlar anlamalı ve beni yargılayacaksa buna göre yargılamalı. Bundan sonra doğru diyorsa da desin, yanlış diyorsa da desin." Evet, devrimi ve devrime kalkan toplumun duruşunu yargılayacaksak kendi çizgisi temelinde yargılayalım, düşman gerçeği temelinde yargılamayalım. Onu karşıtı temelinde yargılarsak o düşmanı ifade eder. Eğer sanat ve edebiyat özgür yaşam çizgisinde bireyin ve toplumun duygu, ruh, düşünce ve davranış dünyasının yargılanmasıysa, o zaman bu yargılamayı hangi çizgide ve anlayışta yapacağımızı bilmemiz lazım. Başkalarının özgürlüğünü getirip Kürde ölçü olarak dayatmak istersen bu kürdü temsil etmez, bunun içine istediğin kadar Kürtlük koy, istediğin kadar kendine milliyetçi de, yurtsever de o işbirlikçilik olur, ihanet olur. Dolayısıyla orada Kürt özgürlüğü, Kürt yurtseverliği canlanmaz.

Önderlik ve PKK hangi koşullarda çıkış yaptı? Hangi koşullarda mücadele etti? Bu mücadele hangi aşamalardan geçti? Her aşamada imkanlar, zorluklar ne kadardı? Maddi-manevi gerçek durum neydi? Ne kazandırdı, başarı elde ettirdi, ne kaybettirdi? Kürdistan'da özgür yaşam nedir? Özgür yaşam nasıl yaratıldı? Özgür yaşamın değer yargıları nelerdir? Kim özgür yaşamı temsil ediyor? Bunların hepsinin cevabını bilebilmemiz, anlayabilmemiz gerekli. Bunları bilmeyenler edebiyat ve sanat yapamazlar, çünkü Kürdistan'da özgürlük değerlerini temsil edemezler, yüceltemezler. Onlara dayanarak gerici, kölece, işbirlikçi olana vuramazlar.

PKK ve Önderlik gerçeğinden kaçılarak sanat ve edebiyat yapılamaz, sanatçı olunamaz. Önderlik  Yaşar Kemal için, “Eşkiyanın romanı mı olur?” dedi. Şimdi ağanın edebiyatı, sanatı mı olur? Satılandan edebiyat ve sanat olmaz. Ağalık duygusunun, ruhunun, yaşamının sanatı mı olur, edebiyatı mı olur, romanı mı olur, şiiri mi olur, destanı mı olur? Tarihte var; Osmanlı padişah sisteminin bir etkisi olsa gerek, bazı aşiret ağalarının, beylerinin kendilerini övdürmek için methieler dizdirmişler. En korkak olanlar kendilerini cesur göstermeye çalışmışlar. Uydurulmuş şeyler güzel olabilir, ama gerçeği temsil etmezler. Uydurulmuş olanla uğraşacağımıza gerçekle uğraşalım. Bu kadar inkarcı, gerçeği ret edici olabilir miyiz? Böyle olan öncülük edemez, çünkü toplumu etkileyemez. Toplum kendisine inanmaz. Toplum niye PKK’ye inandı? Çünkü hilesi hurdası yoktu. Yoksa daha çok yazan çizen oldu, daha fazla güce ve imkana sahip olanlar da vardı. Ama bütün bunlara rağmen toplum neden onlara inanmıyor? Son olarak Şengal’de yaşananları gördük. Toplumun önemli bir kolu olan Ezidilerin nasıl öfke kustuğunu gördük.

PKK niye farklı? İşte burada ideolojik-politik çizginin, yaşam felsefesinin, zihniyetin etkisini görmek gerekiyor. Bağımsızlıkçı, özgürlükçü, yurtsever demokrat düşüncenin hangisinin olup olmadığını görelim. Apocu çizgi kesinlikle böyledir, diğerlerinde bu yoktur. Dolayısıyla o düşüncelerden sadece bireysel çıkar ürüyor. PKK düşüncesinde bireysel çıkar yoktur. Ülke çıkarı, ulus çıkarı, toplum çıkarı, halkın çıkarı, ezilenlerin çıkarı, kadının çıkarı var. Toplumsallık ve özgür yaşamın çıkarı var. Bunun için sözü, davranışı, yaşamı bütünlük arz ediyor ve bu toplum nezdinde sonuna kadar inandırıcı oluyor. O nedenle toplum PKK’yi benimsedi, benimsiyor. Yoksa ne parası, ne gücü, ne silahı, ne aşireti vardı. Başlangıçta PKK’liler için “ipini koparanlar topluluğu,” deniliyordu. Bu tanımlama anlamlıydı; biz bunu önce hakaret olarak algılıyorduk, ama bu düzenden kopmayı ifade ediyordu. İpi kültürel soykırım düzeni, kapitalist modernite düzeni alacaksak PKK oradan kopuşu ifade etti. Kopamayan PKK’li olamıyordu. Diğerlerinin duruşu Kürt ulusal duruşu değildi, Kürdistan’ı bölüp parçalayan sistemin karşıtı değil, ucuydu. Onlar sistemin yarattığı güçlerdi. Dolayısıyla sistemden kopuşu ifade etmiyorlardı. PKK ayrı bir yaşam sistemini ifade etti. Önderlik; “Babamın en son vasiyeti olarak, duydum ki, Kürtçülük yapıyormuşsun. Bundan vazgeç! Eskiden komünistlik yapıyordun, komünistlik yapman senin için daha hayırlıdır’ dedi,” diyordu. Gerçekten anlamına uygun bir Kürt özgürlüğünün çok tehlikeli olduğunu görüyor, hissediyordu. Tehlike ise sistemden kopuştan geliyordu. ‘Sistemden kopmak’ demek sistemi karşıya almak ve onun ruhuyla, düşüncesiyle, siyasetiyle, ideolojisiyle, ekonomisiyle, her şeyiyle çatışmak demekti.

Kürtlere yok etme hükmü uygulanıyordu. Devletçi sistemle ve onu en son ortaya çıkan yapısı olan kapitalist modernite sistemi Kürde yok olma, ölme fermanı biçmişti. Yok etmek, idam etmek bir fermandır, dolayısıyla bir yargılamadır. Buna fermana karşı var olma, özgür olma arayışı ve direnişi karşısından bir yargılamayı ifade ediyor. Dolayısıyla PKK’nin, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin de bir tarihsel yargılama olayı olduğunu bilmemiz lazım. PKK neyi yargıladı? Kürde biçilmiş ölüm fermanını yargıladı. PKK’nin ideolojik, politik, askeri, örgütsel duruşu ve eylemi hepsi bir yargılamadır. Önder Apo, “Tarihsel yargılama hakkımızı kullanıyoruz,” dedi. Bunu anlayarak ve bilerek yaptı. Buna açıktan “yargılama” dedi. Önderlik, “Kürde ölüm fermanı çıkarılmış. Bizde özgür yaşamı yaratmak için bizi yok etmek isteyenlerin ne olup olmadığını yargılayacağız,” dedi. En son savunmalarda da böyle büyük bir tarihsel yargılamanın teorik temellerini ortaya koydu.

Buradan ele aldığımızda Kürt özgürlüğü, Kürde kültürel soykırımı rejimi dayatan ve ölüm fermanını biçen sistemin yargılanmasını ifade ediyor. Bu özgürlüğü elde etmenin her alanı buna göre oluşması, hükmünü buna göre icra etmesi lazım. İdeolojisi böyle, teorisi böyle, sosyal bilimi böyle, askerliği böyle, siyaseti böyle; tabi edebiyat ve sanatı da böyle olmalı. Böyle bir toplumun ve onun özgürlük mücadelesinin edebiyat ve sanatının da Kürt toplumuna ölüm fermanı veren bir sistemin yargılamayı ifade ettiğini bilmemiz gerekiyor. Bunu gerçekleştirdiği, başardığı ölçüde özgürlük çizgisini esas alacak. Böyle olmayan istediği kadar estetikle yüklenmeye çalışılsın bir anlam ifade etmez, toplum onu benimsemez. Toplum PKK’yi sözü ile davranışı bir olduğu için, yani toplumun özgürlüğünü yaşadığı için benimsedi. Edebiyat ve sanat da bunu yaptığı ölçüde benimsenir. Bunu yaparsa özgür insan ve toplumu ortaya çıkarır, devrimci rol oynar, kültür devrimi yaptırır. Bunu yapmazsa topluma kültürel soykırım rejimini dayatır, bu rejimin aleti ve uzantısı olur.

Edebiyat ve sanat mücadelesiz olmaz, yargılamasız olmaz, devrimci yaşam ölçülerine dayanmadan olmaz, tarafsız olmaz. Taraf olacak! “Biz ne PKK’den yana oluruz, ne de TC’den yana!” Var mı böyle bir yaşam? Kürdistan’da otlar bile böyle değil, herkes bir taraftır. Bu kadar keskin bir mücadele yaşanıyor, yargılama yapılıyor. Ortada ölüm fermanları var ortada, sen nasıl tarafsız olursun! Hem de sanat ve edebiyat alanı olarak toplumun ruhuna, duygusuna, düşüncesine hitap edeceksin, insanı ve toplumu belirleyeceksin hem de bu toplumda tarafsız olacaksın. Bunlar saptırma kavramlardır ve bunu tartışmak bile abes. Öyle bir sanat edebiyat ve sanat olamaz, nitekim olamıyor da. Olmadığı gibi nasıl ki ideolojik-siyasi mücadelede gelişmeye sağlamayanlar bundan PKK’yi sorumlu tutuyorlarsa edebiyat ve sanat alanında da aynı şeyi yapıyorlar. Onlar da PKK’yi suçluyorlar. Niye? Toplumu kandıracaklar, aldatacaklar, bir ajan olarak kültürel soykırım rejimine, inkar ve imha sistemine hizmet edecekler, ama PKK buna izin vermiyor, maskelerini düşürüyor; onun için de karşı çıkıyorlar. PKK’nin en önemli kazanımı, Önder Apo’nun Kürt toplumuna verdiği en büyük kazanç bu durumu alt üst etmesidir. Artık kimse toplumu eski düzene çekemez.

O halde sanat ve edebiyatta da gerçekleşen bu yeni olguyu ele almalıyız. Bu işi bir devrim ve mücadele olayı olarak görmek lazım. Tarihe, toplumsal gelişme gerçekliğine bakalım; bu hareketler devrimcidir, yani birey ve toplumu özgür yaşamda gerileten her türlü saldırıya karşı direnmeyi ve özgür yaşamı savunmayı ifade ediyor. Bütün tarih boyunca sanat hareketleri mücadele gücüdürler; taraftırlar, tarafsız değillerdir. Baskı ve sömürü düzenine, devlet ve iktidar düzenine karşı duruşu ifade ediyorlar. Bir düşünce, örgüt ve eylem gücüdürler. Edebiyatçı ve sanatçının tarihsel tanımı da bu. Böyle olmayan sanatçı ve edebiyatçı son birkaç yüzyılda kapitalist modernite düzeni içerisinde ortaya çıktı. Ondan önce sadece imparatorların, padişahların saraylarında vardı ve ona da kimse sanat ve edebiyat demedi. Bu konu incelenirken bile ayrı ele alınıyor; birincisi, saray edebiyatı dedikleri, diğeri ise halkın edebiyatı. Aslında öbürü soytarılıktı. Zaten sarayda olana sanatçı değil Saray Soytarısı deniliyordu, halk öncülerine de Ozan deniliyordu. Bu ayrım kapitalist modernite sistemi ile bozuldu. Neden? Ulus-devlet sistemi önceki sistemden çok farklıydı. Devleti toplumsallaştırıyor, toplumu devletleştiriyor. Bir toplum kırım uyguluyor. Bunun da temelinde ruh kırımı var, duygu kırımı var, düşünce kırımı var. Duygu ve düşünce asimilasyonunu gerçekleştirilmeden özgür insan yok edilemiyor, toplum yok edilemiyor. Buraya saldırabilmesi için öncelikle topluma öncülük eden sanat ve edebiyat hareketinin yok etmesi lazım, sonrasında ise toplumun duygu ve düşüncesine saldıran bir sözde sanat ve edebiyat alanı yaratması gerekiyor. Bunu yarattılar da. Bunu yaratmayı ulus-devlet sisteminin, kapitalist modernitenin temel özelliği gördüler.

Kapitalizm hırsızlık demekti ve hırsızlığı kabul eden ruh ve duygu ölçüsü, insanların duygu ve düşünce kırımını da kabul etmiş oldu. İnsan erdemi hırsızlığı kabul etmemekti, hırsıza karşı çıkmaktı. Hırsızlık ustalık haline geldi, meşrulaştı, yiğitlik oldu. Yani ölçü değiştirdi, çünkü sermaye düzenin özünde bu vardı. Özgürlük düşüncelerin hiçbirisi sermaye biriktirmeyi kabul etmedi. Dinler kabul etmedi, felsefe kabul etmedi, bilim kabul etmedi. Bütün devrimsel çıkışlar aslında sermayeyi kabul etmeme çıkışıydı ve bunu hep denetim altında tuttular. Kapitalist saldırı bu denetimi kırdı. Böylece toplumları bir kırımla yüz yüze getirdi. İnsan erdemi yok edildi.

Önderlik kapitalizmi tanımlarken, “komutan para” dedi. Paranın komutan olduğu, her şeye hükmettiği sisteme kapitalizm deniliyor. Kapitalizm her şeyi olduğu gibi sanat ve edebiyatı da metalaştırdı. İnsanlar kapitalizmde düşüncelerini, ruhlarını, duygularını satar hale geldi. Önder Apo bırakalım duygu ve düşünce satmayı emek satımını en kötü kölelik olarak tanımladı. Bunlar Marksizm’de yüce değerlerken, Apoculukta bir sapmadır. Kürdistan’ın özgürlük düşüncesi bu kadar gelişti, değişti. Marksizm’in yarattığı sistem çöktü, Önder Apo’nun yarattığı sistem bu çöküntüye rağmen ayakta kalıyor, gelişiyor. Geçen gün bir Alman gazetesi yazmıştı: “Apo’nun projesi Barzani’ninkini çökertti.” diye. Rojava ile Başur’u karşılaştırıyor, IŞİD saldırmadan Barzani’nin sistemi çöktü, ama 15 aydır Apocu sistem Rojava gibi küçük bir alanda direniyor. 

“Emek değerini, iş gücünü satan bir güç özgür topluma öncü olamaz, o özgürlük değil köleliktir,” Önderlik böyle tanımladı. Bu yeni ve önemli bir tanımdır. Kürdistan’da gelişme yaratan, değer yaratan bir tanımdır. Eğer emek gücü için doğru olan buysa tabiki düşünce gücü için, onun duygu, ruh dünyasını ifade eden sanat gücü için bu durum hayli hayli geçerlidir. Burada paranın yeri olmaz. Bu alana para girdi mi, bitmiş demektir. Paradan kastım ise alım ve satımdır, pazarlamadır. Böyle olan bir alanda topluma hizmet, özgür yaşam ölçülerini korumak değil daha fazla para kazanmanın yollarını bulmak ortaya çıkar. O zamanda nasıl satacaksan öyle yaparsın. Bunu tartışmadan bile korkuluyor olması kötü ve tehlikeli bir durumdur. Nasıl böyle olur? İnsan düşüncesini nasıl satar? Kafa işçiliği ve kol işçiliği diye tanımlamalar üretildi. “bütün işçilikler kutsal,” aslında bu düşünce satımı bu kavramdan ortaya çıktı. Kol işçiliği, emek gücü satmak en kutsal değerdi, işçilik böyle oluyordu. Kol işçiliğini satamayan kendine bir işçilik bulmalıydı ki, onunda bu kutsallıkta yeri olsun, “ha bende kafamı satıyorum,” dedi ve düşüncenin, yazımın, sanatın satım alanı haline gelmesi böyle oldu. Sanatın alım satım haline getirilmesi gerçekleşti. Herkes kendini pazara çıkardı. İşçilik olarak pazarlarsın, işveren olarak pazarlanırsın mesele değil.

Tarihte hangi düşünür düşündüğünü, icat ettiğini para karşılığı sattı? Var mı böyle bir örnek? Yoktur. Hangi Ozan değerini pazarda sattı, para kazandı ve zengin oldu? Bunun bir örneği yoktur. Öyle satılacak bir şey üretmediler, tersine kendilerini koruyamayanlar darağacına çekildiler, derileri yüzüldü. Niye? Çünkü onlar mücadele ürettiler. Sanat ve edebiyat demek özgürlüğü, toplumsallığı savunmak, baskıya, sömürüye ve egemenliğe karşı çıkmaktı. Şimdi parayla satılan baskı ve sömürüyü onu kutsuyor, onu esas alıyor, çünkü para orada oluyor. Ona sanat mı denilir, edebiyat mı denilir! Kültürel soykırım rejiminin sanatı, edebiyatı mı olur? İnsanlık suçunun sanatı, edebiyatı mı olur?

Egemen sistem tarih bilincini de saptırıyor. “Dünya böyle gelmiş böyle gidecek,” diyor. Oysa böyle gelmemiştir. Tarihin derinliklerinde toplumsallık olgusu farklı olduğu gibi sanat ve edebiyat gerçeğinin rolleri de farklıdır. Şimdi ortaya çıkarılmış olanı anlama ve yargılamak durumundayız. Yargılamaya tabi tutmadan, “sanat ve edebiyat buymuş,” diyerek verili olanı icra edemeyiz.

Bu düzenden kopuşu sağlamak, düzene karşı mücadeleyi doğru, derinlikli ve tam anlamak gereklidir. Siyaset diline, sosyal bilime dayanan, onunla sınırlı kalan bakış açısı genel ölçüleri ve kaba tanımları veriyor, dolayısıyla toplumun derinliklerini çözmüyor. PKK devriminin toplumda ve bireyde yarattığı değişimi inceleyemiyor. Devrimci pratik onu çok aşmış durumda. O siyaset ve sosyal bilimin tanımlamalar bunun karşısında yüzeysel kalıyor. Onu derinleştirecek bir gelişme için edebiyat ve sanat belirleyici rol oynayacak bir noktaya gelmiş durumda. O nedenle bu dönemde edebiyat ve sanat daha çok rol oynayacaktır.

Kürdistan’da edebiyat ve sanatla uğraşacaksak PKK’nin ortaya çıkardığı realiteyi esas alarak yapacağız. Edebiyat ve sanatın zeminini yaratan PKK’nin devrimidir. Bunun dışında sanat ve edebiyata konu olacak bir şey yok. Bu da düzenden kopmayı, her şeyi ile düzen ölçülerinden kopmayı ifade ediyor. Bunu anlamayan ifade de edemez. Özgürlükçü, devrimci, yurtsever olanı açığa çıkaramaz. Bu kavramlar adına kültürel soykırım rejimini meşrulaştıran duygu, düşünce, davranış üretmeye kalkar ki, bu özgür insanı yaratmaz, tersine insanlığı ve toplumsallığı katleder. Şimdi sanat ve edebiyat böyle bir katliam aracı olarak kullanılmaya çalışılıyor. Demek ki, gerçek edebiyat ve sanat ise buna karşı gelişmek, mücadele etmek, özgür insanı temsil etmek zorunda. Onun içinde kendine göre ölçüler yaratmak, kavramlar geliştirmek zorunda, yani var olanla olmaz. Var olan sisteme göre sanatı geliştirmek ve bunun Kürt yurtseverliğini, demokratlığını temsil edeceği, PKK devrimini işleyeceğini sanılmak büyük bir yanılgı olacaktır, boşa çalışmaktır. Öyle yapmaya kalkan, PKK’ye karşı kültürel soykırım rejimini temsil ediyor, demektir; o bir ajan faaliyetidir. O biçimde yapılan her şey özgür ve demokratik yaşama saldırıdır. 

Kürdistan’da büyük özgürlük değerleri ortaya çıkarıldı; zor başarıldı. Müthiş bir edebiyat ve sanat malzemesi ortaya çıkartıldı. Şimdi işler kolaylaşmıştır. Edebiyat ve sanatın rolü ise ortaya çıkarılmış bu devrimci değerleri çeşitli dallarda işlemek ve topluma taşımaktır. Bunu resimle, sinemayla, müzikle, tiyatroyla, yani sanatların bütün alanlarında yapmak gerekir. Estetiği kullanarak ortaya çıkarılmış devrimci değerleri yeniden şekillendirip insan ve toplum yaşamının güzel özellikleri haline getirip topluma sunmak. Yapılması gereken görevin özü budur. Şimdi yapılması gereken 40 yıllık devrimci pratiğin ortaya çıkardığı toplumcu değerlerin, birikimin yeniden ifade edilip topluma taşımaktır. Bunu yapabilmek için toplumu anlamak lazım; gelişen özgürlük değerlerini, toplumun yaşadığı devrimci değişimi anlamak ve özümsemek gerekiyor. Öyle anlamadan, özümsemeden, benimsemeden, bunları doğru görmeden olmaz. Sahte bir anlayış geliştirerek de olmaz, özüne vakıf olmak gerekir. Ondan sonra geriye kalan bu birikimi estetik değerlerle bütünleşmesini sağlamak ve toplumu daha kolay, daha etkili kabul edilebilir bazı değerleri de kendinden katıp, topluma sunmaktır. Burada esas zor olan bu değerleri anlamak ve özümsemektir. Bu gerçekleşirse onları yeniden yaratmak, estetikle yoğurup birleştirmek ve topluma sunmak çok zor değil. Çünkü şimdi teknik imkanlar çok. Bu gerçekten de eskiden zormuş. İnsanlar ürünlerini paylaşmak için diyar diyar dolaşıyorlarmış; aç, susuz! Toplumun öncüleri, devrimcileri ozanlarıydı aslında. Sırtlarında saz ülke ülke, kıta kıta dolaşıyorlarmış, insanlara bir şeyler verebilmek, onlara ölçü kazandırmak için. Sanatçılığın tanımını, anlamını, sanatçı çalışmasının özelliklerini burada görelim. Şimdi kapitalist modernite sisteminin toplum kırımı gerçekleştirmek için yedirip içirip, parayla yoğurduktan sonra topluma sunduğu insanlarla gerçek ozanların, sanatçıların ne alakası var; hiçbir benzerlikleri yoktur.

Önderlik, “var olan imkanların yüzde birini bile değerlendiremiyorsunuz,” dedi. Bu sadece siyaset ve askerlik için geçerli değil, edebiyat ve sanat alanı için daha fazla geçerlidir. Burada 40 yıllık mücadeleden çıkan bir PKK dersini daha verebiliriz: hiçbir gelişme imkan fazlalılığı ve rahat ortamda olmadı. Tersine imkan ne kadar fazla oldu, rahat ne kadar çok oldu ise orada üretim az, sorunlar çok oldu. Tabi bu iyi bir durum değil; bizim insan olarak zayıflığımızı gösteriyor. Demek ki yeterince eğitimli değiliz. Zorluklar bizim öğretmenimiz oluyor, ama realitemiz bu. Böyle bir duruşu değiştirmeliyiz. Edebiyat ve sanat alanın da bu dersten ciddi biçimde yararlanması mümkün. Bu alanın doğasına daha uygun. Zorluklar buradaki üretimin ebesidir. Zorluklar bizim devrimimizin kamçısı gibi. Zorluklar bir şeyler yaratmamızı engellemiyor, tersine zemin sunuyor. Savaşta böyle oldu; deneyim bu. Kaldı ki, o kadar maddi imkan yoksunu da değiliz. Ulasal Diriliş Devrimi önemli bir maddi zemin de sundu. Hem büyük devrimci birikimle birlikte imkanlara sahibiz, hem de ciddi biçimde zorlayıcılık var. Burada şu soruyu sormalıyız: Buna rağmen neden sanat ve edebiyatı yeterince geliştiremedik? Neden devrimimiz daha derinlik bir kültür devrimi haline gelmedi? Onu yaratacak edebiyat ve sanatı ortaya çıkaramadık? Bu sorular üzerinde durulması ve cevap aranması gereken sorulardır.

Toptan var olanı küçümseyen, görmeyen bir inkarcı yaklaşım içinde olmamak da lazım. Özellikle ‘90 başından bu yana amatör bir ruhla yaratılmış gelişmeler var. Fakat bunlar parçalı, dar, birbirinden kopuk ve yüzeyseldir. “Hiçbir şey olmuyor,” değil de, Kürt sorunun siyasi-askeri çözümüne hizmet edecek büyük bir kültür devrimini gerçekleştirme düzeyinde değil. Gerillanın yarattıkları var, serhıldanın yarattıkları ve onları anlatan eserler vardır.

Sanat ve edebiyat alanında üretim zayıflığının bizden kaynaklı olduğu sonucuna ulaşmak zor değildir. Toplumda zayıflık yok, toplumsal alanda bir sınırlılık da yok. Bu tür çalışmaları geliştirmek için ilgi, fedekarlık, yaratıcılık var. Epeyce böyle bir çalışma için istekli insan kütlesi de vardır; dört parça Kürdistan’da da, yurtdışında da bu durum söz konusudur. Fakat onları yönlendirecek, bütün sanat alanlarında devrim yaptıracak düzeyde çalışmaları derinleştirecek bir yönlendirmede, ön açıcılıkta ve ifade etmede zayıflık var. İfade gücünü kendimizden geliştirmek yerine dışarıdan bekler durumdayız.

Bu çalışmayı yürütecek insan, kadro gücünü geliştirmek, çoğaltmak, eğitimini derinleştirmek gerekiyor. Şimdiye kadar bunun yapılmamış olması büyük bir eksikliktir. Bu konuda ciddi yanlış anlayış ve yangılarda vardır. “Sanat alanı ideolojiden uzak alandır”, “sanat alanı partiden uzak alandır”, “PKK’li sanatçı olamaz, bir PKK’li sanatçı olamaz” gibi yanılgılı anlayışlar var. Bu kesinlikle Önderlik tutumuna terstir. Sanatçılar eğitim görmezler, mümkün olduğu kadar ideolojiden, partiden, eğitimden uzak durmalılar ve ondan sonra da devrimi yansıtmalılar, toplumun ruhunu, duygusunu belirlemeliler! Bunu neye göre yapacaklar? Devrim eğitmezse düzen eğitiyor; düzenden aldıklarıyla mı devrimi yansıtacaklar? Bu mümkün mü? PKK’den, devrimden uzak dur, ama Kürt özgürlüğünün sanatını yap! Bu mümkün mü? Büyük bir sanat ve edebiyat hareketi gelişmemesinde bu yanlış anlayışın da büyük etkisi vardır. Nazım Hikmet’in cezaevinde yazdığı şiirler dışarıda sevdalanır düzeyde beğeniliyor, ama dışarıda da büyük bir anti-komünizm yayılıyor. Bir taraftan Nazım taraftarlığı, diğer taraftan komünizm düşmanlığı! Buna karşı Nazım Hikmet’in tepkisi, “Sevdalınız komünisttir,” diye. Bizde de şimdi öyle bir durum var. Edebiyat ve sanatı PKK devrimi üzerinden yapmak zorundasın, ama diğer taraftan PKK’den, ideolojisinden, eğitiminden,  gerçeğini öğrenmekten uzak duracaksın. Peki, sanat ve edebiyatı neyle yapacaksın? Bu köklü bir çelişkidir.

Parti alanı ideolojik alandır. İdeolojik alanında özünde edebiyat ve sanat vardır. Sanat ve edebiyat alanı psikolojik mücadele, ruhsal-duygusal mücadele alanıdır. İdeolojinin de özünde hitap etmeye çalıştığı alanda buralardır. O nedenle “sanat ve edebiyat ideolojiden kopuktur,” tanımı tam bir ulus-devlet uydurmasıdır. O zihniyet burjuva liberal zihniyettir. Kendisi sanat ve edebiyat alanını yüzde yüz ideolojik mücadele alanı yapıyor, ama karşısında gelişmesin diye de sanki ilişkisizmiş gibi gösteriyor. Bu büyük bir aldatmacadır. O açıdan da partileşme, parti mücadelesi, ideolojik mücadele, ideolojik eğitim, parti gerçeğini kavramada en çok esas almamız gereken alanlar kapsamındadır. Böyle bir düzeltme olmalıdır.

“Ben sanat ve edebiyat işleriyle uğraşmak istiyorum,” diyenler en az parti yönetimi, gerilla komutanı olacak kadar kendilerini parti düşüncesiyle, Önderlik çizgisiyle, mücadele gerçeğiyle eğitmeliler. Hatta o düzey bile yeterli değildir. Askeri ifade, siyasi söylem çok düz ve basittir, ama edebi ve sanatsal söylem ve ifade çok karmaşık ve derinliklidir. Siyasi ve askeri alanda bireysel tutum, bireycilik, bireyin kendine göre bir tutumu olabilir, ama sanat ve edebiyat alanında olmaz. Buraya geldin mi, bireyciliğin bitmiştir. Ruhunu, duygularını toplumsallaştırırsan karşındakini inandırırsın. Böyle yapamazsan yaptığın bir taklittir, taklidin de sanat ve edebiyatla bir alakası yoktur. Bu alan bireyin her şeyiyle toplumsallaştığı alandır, tüm bireyciliği aşarak toplumsallıkta eridiği bir alandır. Hem kendini yaşamak hem de edebiyat ve sanat ile topluma öncülük etmek mümkün değildir.

Gerçekten sanatla uğraşacaksan, sanatçı olacaksak, bu işin zor olduğunu da bilmek lazım. Bir fedai militan fedekarlığı ister, hatta ondan çok daha ötedir. O canını ortaya koyuyor. Can vermekle bireyciliği aşmak aynı şey değildir. Can vermek daha kolaydır! Edebiyat ve sanat yapacaksan ancak o düzeyde açıklık, tahlil, değerlendirme geliştirebilirsen bir çözüm ortaya çıkar, bireyin psikolojisini, toplumun sosyolojisini çözebilir, ifade edebilirsin. Bu yönlü kendimizi eğitmemiz, böyle bir hareket geliştirmemiz gerekiyor. Kendini aşan, yaşam tecrübelerini topluma sunmaktan vazgeçmeyen bir noktaya gelmeliyiz. Önderlikte gizli saklı hiçbir şey yoktur. Birçok şeyi birbirine benzeterek anlattı ki, eğitim olsun, insanlara tecrübe olsun diye. Bu kadar eğitim gücü, eğitim materyali ortaya çıkarabilmek için doğuşundan bugüne kadar ne duydu, ne gördü, ne yaşadıysa 40 yönden ele alıp tekrar tekrar ifade etti. “Aman bu böyledir burayı saklayayım, şu şöyledir şurayı saklayayım, burası bana aittir, şurası özeldir,” demedi. Her şeyi ortada; sanatçı budur. İnsan çözümlemesi böyle oluyor. Onu edebiyat ve sanatla yapmadı, ama insan çözümlemesi yaptı. Böylece edebiyat ve sanatın önünü açtığı gibi bir edebiyatçı ve sanatçının nasıl olması gerektiğini gösterdi. Bu konularda üretim yapacaksak ancak Önderliğin yaptığı gibi yaparak gerçekleştirebiliriz. Kendimizi çözerek, kendimizi anlatarak bunu yapabiliriz. Olumlu olanları anlatıp, olumsuz olanları anlatmak yarım bırakır. Böyle yapması zordur. İnsanlar açısından en zor olan budur. Yaşamını ortaya koymak, savaşın ortasına girmek öyle zor değil, büyük zorluk buradadır. Güçlü bir edebiyat ve sanat hareketinin gelişmemesinin bir nedeni de bu olabilir.

Sanatçı eğitiminin merkezine bireyciliği aşabilmeyi koymak gerekiyor. Kişi kendini çözebiliyor mu, çözemiyor mu? Kendini açabiliyor mu, açamıyor mu? Kendini anlatabiliyor mu, anlatamıyor mu? Kendini topluma ne kadar açabiliyor? Kapalı bir kutu gibi midir, yoksa kendini ve yaşamı sonsuz çözümleyerek, onu bir de güzelce tanımlayıp, sistemleştirip topluma sunabiliyor mu? bunlar yapılabiliyorsa oradan edebiyatçı doğar, sanatçı doğar. İnsan açısından ‘zor’ olan da budur. Basit, yüzeysel ifadeler, taklitler kolay geliyor ama işin özüyle ilgili olmak kolay değildir. Zor bir alandır, ama yapılamaz bir alan kesinlikle değildir. İsteğe ve kişinin çabasına bağlı, kendini ele almasına ve ortaya koymasına, cesaret ve fedekarlık göstermesine bağlı. Bunlar olmadan, “ben edebiyatçı ve sanatçı olacağım, ama kendimi hiç zorlamayacağım, açık davranmayacağım, çözmeyeceğim,” diyerek edebiyatçı ve sanatçı olmak mümkün değildir. Sen ancak kendinden yaratarak anlatabilirsin. Bir duygu, ruh yaratacaksan, insanlığa yararlı bir düşünce üreteceksen bunu kendinden üreteceksin. Diğeri hikaye gibi olur. Edebiyat tarih anlatımı değil, anı anlatımı değil, hikaye değildir. Edebiyat, kişilik çözümlenmesi, birey ve toplum çözümlenmesi alanıdır. Esas edebiyat dalları bunu gerçekleştiren dallardır. Kişilik devrimi, kültür devrimi de böyle bir çözümlemeyle gerçekleşir; var olanı çözümleyip yeniyi inşa etmekle, yaratmakla olur; eskiyi aşıp yerine yenisi konularak sağlanır.

Duran Kalkan

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): SANAT  VE  EDEBIYATI  DEVRIMCI  TEMELDE  YENIDEN  ELE  ALMAK  GEREKLI  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.