SÖMÜRGECİ MOLALAR REJİMİ; İRAN - 4.Bölüm
Dizi Yazı / 31 Ağustos 2014 Pazar Saat 13:33
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
SÖMÜRGECİ MOLALAR REJİMİ; İRAN

4. BÖLÜM


A-    Din ve Mezhep Konusuna Yaklaşım


Fars egemenlik sistemi Safeviler döneminde miladi 1500’ün başlarında şialık mezhebini resmi olarak kabul ederek Sünni Osmanlı imparatorluğunun doğuya doğru genişlemesini önlemeyi hedeflemiştir. Yani burada bu mezhebin ilk resmi olarak kabul edilişinde kutsal inanç bağının ötesinde belirleyici olan egemenlerin politik çıkarları olmuştur. Bu mezhebe inanan halk kesimleri için durum faklı olsa da bunlar gönülden bir benimsemeyi yaşasalar da mezhebin resmikabulünde politik çıkarlar esas alınmıştır. Bizim üzerinde durduğumuz ve halkımıza kavratmak istediğimiz husus; hangi dinden olursa olsun, hangi mezhebe inanırsa inansın bizim bu inançlara saygılı olduğumuz fakat kutsal olan bu bağları istismar ederek politik çıkar ilişkilerine bulaştıran egemen rejimlerin siyasetlerini de teşhir edeceğimizdir.

    İran’da Müslüman Şii ve Sünni mezhepleri, Yahudi, Zerdüşt, Hıristiyanlık resmi olarak kabul edilen inançlardır. Bahailik epey geniş bir kitleye sahip olmasına rağmen Şiilikten ayrıldığı için “mezhebe ihanet etmişler” mantığı ile resmen tanınmamakta ve yasaklanmış bulunmaktadır. Bahaîlerin uğradığı bu zulüm rejimin inanç özgürlüğüne yaklaşımının iç yüzünü göstermesi bakımından önemlidir. Yukarıda saydığımız dini inançların dışında da Maniizm, Budizm gibi bazı inançlardan çok az oranda inanç sahipleri de vardır. Fakat bunlar hem sayısal olarak çok azdırlar hem de resmi ibadet yerleri bulunmamaktadır.

    İran rejiminin anayasasının 12. maddesinde İslam cumhuriyetinin resmi dini İslam ve resmi mezhebi Şiiliktir deniyor. Burada Sünni mezhebi resmiyetin dışına itilmektedir. Diğer yandan meclis temsillerinde Müslüman olmayan azınlıklar hem kavmiyet yönü ile hem de inançsal yönü gözetilerek kendilerine kontenjanlar ayrılmıştır. (Ermenilere 2, Zerdüştilere 1, Yahudilere 1, Süryanilere 1 olmak üzere toplam 5 üyelik ayrılmıştır) fakat burada da Sünni Müslümanlara ne bir inanç olarak nede bu inanca sahip kavim olarak bir kontenjan tanınmamış ve Sünni Müslümanlar hiç çaktırılmadan her iki hususta da dıştalanmışlardır. Eğer Sünni Müslümanlar hem anayasaya göre resmiyet kazanamıyor ve bu nedenle devlet yönetiminde önemli mevkilere gelemiyor hem de meclis seçimlerinde bir kontenjan sahibi olamıyorsa rejimin siyasetinde haksız bir muameleye tabi tutuluyorlar demektir. Zaten rejim de din istismarını tam bu noktada devreye koyarak halkımız üzerinde bir parçalama siyaseti gütmektedir. Çoğunluğu Sünni Müslüman, önemli bir bölümü Şii Müslüman ve çok cüzi bir kısmı da Zerdüşti inanca sahip olan halkımız eğer rejimin dinsel ayrımcılık sistemi içindeki ilişkilerinde dikkatli olmazda tam da bu noktada rejimin tuzağına düşebilir. Rejim yönetim uygulamalarında Şii Müslümanlara çok daha toleranslı davranarak onların diğer mezhep ve dinlerden olan kişilere göre kedilerini daha şanslı görmelerini sağlamaya çalışmakta, kendisine bağlamayı hedeflemektedir. Bu uygulama ile Sünnilerin gözünde de Şiileri rejimin işbirlikçileri olarak gösterme gayretindedir. Bu siyasetle halkımız parçalanmaya çalışılırken en büyük zarar da kutsal İslam inancına verilmektedir. Sahte mollalar İslam cumhuriyeti kılıfını kullanmak suretiyle adaletsiz, zalimane politika ve uygulamalarının suçunu İslamiyet’e ve Şialığa yükleyerek kendilerini temize çıkarmaktalar. Yani burada Kum mollaları kendi çıkarlarını, kirli icraatlarını kutsal İslam inancıyla örtmeye çalışmaktadır. Bu uygulamalar sonucu bilinçsiz olan insanların tepkileri Şialık mezhebine yönelmekte ve bu mezhep çelişkisi diğer bütün çelişkilerin önüne çıkarılabilmektedir. Bu haliyle mezhep çelişki ve çatışmaları yaratılarak ulusal ve özgürlükçü taleplerin ikinci plana atılması hedeflenmektedir. Bu politika en çok da bizim halkımızı etkilemektedir. Zira İran’daki halklar içerisinde, inanç zenginliği ve çeşitliliği en fazla bizim toplumumuzda bulunmaktadır. Halkımızın içinde Horasan, İlam ve Kırmanşan mıntıkalarında Şii mezhebi diğer alanlarda Sünni mezhebi daha ağırlıkta benimsenmiş bulunmaktadır. Toplum olarak dini inancımızın diğer kutsal değerlerimiz olan ulusal değerlerle çatışır pozisyona getirilmesine karşı çok duyarlı olmalıyız. Ne İslam dini nede başka hiçbir din ve mezhep ulusallığı, özgürlüğü, eşitliği hor görmez, tam tersine bu değerler tüm dinlerce yüceltilmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi İran rejimi eşitsizliği dayatmakta kendi mezhebinden olmayanları dıştalamaktadır. Bir sorunu çözümsüz bırakmanın en iyi yolunun o sorunu çarpıtmak olduğunu iyi bilen molla rejimi ulusal özgürlük sorunumuzu gölgede bırakarak onun yerine mezhepsel çelişkiyi yerleştirme gayretindedir. Kutsal dini inancı bahane yaparak asıl ulusal-toplumsam özgürlük talepleri ve birleşme çabaları engellenmeye çalışılmaktadır. Çünkü dini inançlar konusunda duyarlı olunmadı mı en çok istismara açık ve en güçlü provakatif reaksiyonların gelişebildiği bir alan olmaktadır. İşin kötü tarafı dinin istismar edilmesi ile yaratılan çatışmalar, kör bir kavgaya dönüşerek hiçbir sorunu çözememektedir. Yapılması gereken yaşanan çelişkileri doğru tahlil etmek ve birbirlerine karıştırmadan doğru çözümler üretmektir. Hiçbir insanımız rejim ve rejim uzantılarının dinsel ve mezhepsel provakatif siyasetlerinin oyununa gelmemeli ve farklı inançlardan olan insanları kendisine hedef yapmamalıdır. Molla rejiminin Şiilik mezhebini kendisine siyaset aracı olarak kullanması Şii olan Kürdün, Azerinin, Farsın veya başka bir milliyetten insanın suçu değildir. Molla rejiminin, siyaseti gereği diğer inançlardan olanlara göre onlara daha toleranslı davranması bu yolla inançlar arasında yaratacağı çelişkiler üzerinden siyasetini sürdürme amaçlıdır. Zira bu rejim Şii Müslümanların rejimi değil “Kum molalarının” rejimidir. Bu, mollalar oligarşisidir. Eğer diğer inançlardan insanlar mollaların üzerine oturdukları minder ise Şii Müslümanlar yaslanılan yastıktır. Yani mollalar farklı basamaklar olarak bu inanç sahibi insanları kullanarak iktidarlarının keyfini çıkarıyorlar. Şii Müslüman da molla rejimine ters düştü mü en şiddetli cezalara çarptırılmakta, idam edilmektedir. Demek ki burada esas nokta molla rejimine sorgusuz sualsiz mutlak itaatin hedeflenmesidir. Başta değindiğimiz anayasa ve günlük yaşamdaki uygulamaların tümü siyaset amaçlı, halkları birbirine düşürerek muhtemel geniş kapsamlı bir muhalefet gelişiminin önlenmesi amaçlı ve bütün sorunların kaynağını oluşturan antidemokratik zalim molla rejimi yerine tali sorunların yerleştirilmesi amaçlıdır. Halk olarak genel İran ve Doğu Kürdistan’daki bütün sorunların yaratıcı kaynağı olan molla rejiminin, sorunları çarpıtıcı bu siyasal manevraları boşa çıkararak hiçbir halkın suçu olmayan mevcut sorunların kaynağı olarak molla rejimini ve mollaları hedef tahtasına oturtma sorumluluğumuz bulunmaktadır. Eğer tüm İrani halkların demokratik bir sistem içerisinde özgür ve eşit paylaşım esaslarına dayalı bir geleceğin öncülüğünü yapmak istiyorsak halk olarak bu sorumluluklarımızın bilinci ile hareket etmemiz gerekmektedir.

     Rejimin yasalarına yansıyan ve okuldan iş sahasına, sosyal alandan örgütsel ve kültürel alanlara kadar yaşamın tümünde rejimin mezhep ayrımcılığına dayalı siyaseti uygulandığından ve günlük olarak halkımız bu siyasetlerle yüz yüze kaldığından bunu daha fazla detaylandırmak gerekmemektedir. Zira mollalar ile birlikte kutsal olan inancı kullanma siyasetleri de teşhir olmuş ve başlangıçtaki popülaritesini yitirmiştir.


B-    Kadının Durumu ve Kadın Üzerinden Yürütülen Siyasetler


Ezilen bir cins olarak kadını ele almak; insanın uygarlaşma tarihi kadar eski ve toplumsal tarihimizin normal sınıflar dışı sürekli bir alt sınıfının tarihini incelemektir. Bu tarihi detayları ile incelemek ciltler dolusu kitap ve bir bütünen insanlığın öz değerlerinden uzaklaşma tarihimizin bütün trajediliğini kapsaması bakımından çok uzun olduğundan biz kısaca genel hatlarını ortaya koyduktan sonra toplumumuz içerisinde kadının bugünkü durumunu inceleyerek kadının geçmişini birazda günümüzde çözümlemeye çalışacağız. Çünkü bazı ideolojiler çeşitli dogmalardan hareketle kadının adeta başlangıçtan beri ezilen bir cins olarak yaratıldığını yada ortaya çıktığını iddia etmektedir. Bu zihniyetin en etkili olduğu İran molla rejimi de aynı dayanakları kullanarak sisteminde kadını ezmeye devam etmektedir. Bu nedenle günümüzdeki bilimsel veriler yine nispeten demokratik bazı ülkelerde kadınların kaydettiği somut gelişmelerden hareketle bilime aykırı bu zihniyetleri teşhir etmek gerçekçi olmaktadır.

Cins olarak kadın, bütün sınıflı toplum tarihinin sürekli ve değişmez bir alt sınıfı gibi her zaman haksızlığa uğraya gelmiştir. İnsanlığın şehir devrimi öncesi olan insanlaşma tarihimizin çok uzun (yaklaşık % 98 kadarı) bir bölümünde kadın ve erkek arasında egemenlik anlayışı olmazsa da yaşanılan topluma çeşitli açılardan yarar sağlama (besin, nesil sürdürme vb) esasına dayalı olarak kadın çoğu zaman daha etkili ve önde olmasına rağmen bu uzun süreç genel olarak özel sınıf ve cins sömürüsünün olmadığı eşitlikçi bir dönem olmaktadır. Bu döneme ilişkin ortaya çıkan arkeolojik belgeler, özellikle neolitik dönem dediğimiz şehirleşme ve sınıflaşma öncesi 6–8 bin yıllık dönemde de kadının toplumda çok etkin olduğunu göstermektedir. Arkeolojik kazılardan çıkarılan bu döneme ait heykelcikler, yine şehirleşme döneminin başlangıcında etkili olan tanrıçalar, günümüze kadar gelen mitolojik kayıtlar bu durumu yansıtmaktadır. Kadın eksenli oluşan neolitik kültür insanın uygarlaşmasının tüm ilklerini kendi içinde barındırmaktadır. Burada insanlar bazı tohumlar ıslah ederek tarıma başlamış, toprağa bağımlılık gelişmiş, barınaklar ve köyler yapılmış, hayvanlar evcilleştirilmiş, insanlar günübirlik hayvan gibi yaşamaktan kurtularak üretime dayalı bir sisteme ilk geçişi gerçekleştirmişler. Bu uzun ve ağırlıkla kadının damgasını taşıyan süreç binlerce buluş ve yenilik içermektedir. Ne zaman ki üretimden elde edilen verimde büyük artış ortaya çıkmış ve çok ilkel de olsa gelişen alet yapımı artmışsa erkek ağırlıklı olarak fiziksel güçlülüğüne dayanarak toplumda egemenlik kurmaya başlamıştır. Hem savaş aletlerinin kullanımında hem de tarımsal aletlerin kullanımında gerekli fiziksel güce sahip olan erkek, kendisinin güçlülük karakterini esas alan yeni bir toplumsal sistem yaratmaya çalışmıştır. Gücüne dayanan erkek elde edilen ürünle birlikte kadını da metalaştırma sürecine tabi tutmuştur. Bu uzun ve çatışmalı süreç sonunda başarı sağlayan erkek, güçlünün kendi hemcinsleri de dahil her şeyi meta olarak kullanabileceği kölecilik sistemini yaratmıştır.

 Ortaya çıkan gerçek şu oluyor; sömürü, hırsızlık, adaletsizlik, kölelik, zulüm gibi bütün hak ihlallerinin kökeninde yatan olgu kadının üzerinde uygulanan cinsiyete dayalı ayrımcılıktır. Eğer işe bu noktadan başlanmazsa diğer çabalar nispeten bazı gelişmelere neden olsalar da hiçbir zaman istenen sonuçları doğuramaz. Çünkü bu çalışmalar nedene değil sonuçlara yönelmektedir. Asıl neden ve kök, cins olarak kadına karşı uygulanan ayrımcılık olduğuna göre ve diğer tüm adaletsizlikler bunun üzerinden geliştiğine göre kadın sorunu eşitsizlikle mücadelenin asıl halkasını oluşturmaktadır. Bunu gerçekleştirmeyen hiçbir erkek veya kadın ayrımcılığa karşı, sömürüye ve zulme karşı mücadelede gerçekçi olamaz. Kadın cinsinin maruz kaldığı haksızlığı merkeze almayan bir mücadeleci, kadının kafasına basarak kendisini kısa boyluluk psikolojisinden kurtarmaya çalışan birisidir. O, kendi çıkarı için başkalarının sırtına çıkmayı hak görüyorsa, kendi başına basanlara da hak vermek durumundadır.

Kadına karşı uygulanan ayrımcılık öyle bir coğrafik alanla, bir ideoloji ile veya belirli bir zamanla sınırlandırılmış bir olay değildir. Bütün sınıflı toplum tarihi boyunca bütün ideolojiler tarafından ve tüm dünya coğrafyasında kadın üzerinden bir toplumsal ayrımcılık uygulanmaktadır. Yer, zaman ve kültürlere bağlı bazı farklılıklar ve dozaj değişiklikleri olsa da genel itibarı ile sonuç hep aynıdır. Normal sınıfsal egemenliklerde bugünün ezileni yarının egemeni yada egemenlik ortağı olabilir. Kadınlar ise sınıflı toplumun sınıf dışı ebedi ezilmişleri ve dıştalanmışları konumunda tutulmaktadır. Farklı çağlarda farklı sınıflar toplumsal egemenliğe gelmelerine rağmen kadınlar sınıf ötesi bir kategori gibi her zaman ezilen sınıfların da altında bir ezilmişliğe maruz kala gelmiştir. Kadın; yaşadığı çağ, doğduğu coğrafya ve kültürden bağımsız olarak adeta zaman, mekân ve ideolojiler ötesi bir varlık olarak sadece genetik özgünlüğünden dolayı ayrımcılığa tabi tutulmaktadır.

Bu toplumsal cins ayrımcılığına karşı kadın başlangıç süreçlerinde ciddi anlamda direnmesine rağmen daha sonra adeta esaretine alıştırılarak haremlere kapatılmıştır. Erkek egemenliği, yaratılan dini ideolojiler tarafından da desteklenerek kadının bu durumu adeta bir kadere dönüştürülmüştür. İnsanlık tarihi boyunca gittikçe gelişen bilgi ve teknikten, genişleyen dünyanın ve karşılaşan farklı kültürlerin yarattığı zenginliklerden koparılarak dört duvar arasına hapsedilen kadına; cahil, fesat, güvenilmez, iradesiz, cadı, baştan çıkarıcı vb ne kadar olumsuz sıfat varsa hepsi yakıştırılarak kadının kendisi de yaratılan bu imaja alıştırılmaya çalışmıştır.

      Binlerce yıldır cins ayrımcılığı temelinde haksızlığa uğrayan kadının bilinçli ve örgütlü anlamda mücadeleye başlaması yaklaşık son iki yüz yıl gibi nispeten yakın bir dönemde olmaktadır. Bu mücadele süreci boyunca da birçok baskı ve saptırma amaçlı müdahaleye maruz kalan kadın özgürlük mücadelesi birçok sözde ilerici ideoloji tarafından da gereken önceliğe oturtulamamıştır. 8 Mart 1857 yılında NewYork’lu dokuma işçisi kadınların gerçekleştirdikleri ücretlerinin arttırılması ve iş saatlerinin düşürülmesi yürüyüş ve grevlerine polisler saldırarak birçok kadını katletmiştir. Bu olay ilerleyen süreç içerisinde değişik zaman ve zeminlerde kadın üzerinde yürütülen cinsel ayrımcılığa karşı mücadelede sembol olarak ele alınmıştır. 1910 da Kopenhag’daki II. Sosyalist kadınlar enternasyonalinde 8 Mart, kadınların uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak kabul edilir. Kadınların güçlü muhalefetinden sonra BM 1975 yılını kadın yılı ilan eder. Daha sonra 1977 yılında ise UNESCO 8 Martı dünya kadınlar günü olarak ilan eder. Böylece çok uzun mücadele ve verilen bedeller sonucunda sembolik de olsa kadınların kendi özgürlük ve eşitlik mücadelelerini resmileştirdikleri 8 Mart, her yıl kadın sorunlarının tartışıldığı, geçmiş bir yılın artı ve eksilerinin hesaplanıp sonraki yılın hedeflerinin belirlendiği bir gün olarak kutlanmaktadır.

Bilinçli ve nispeten örgütlü temelde yürütülen cins ayrımcılığının ortadan kaldırılması ve kadın özgürlüğü çalışmaları bir yandan feminist hareket öncülüğünde diğer yandan ağırlıklı olarak ekonomik ve politik amaçlı genel toplumsal hareketlerin bir kol çalışması biçiminde yürütülmüştür. Sınıfsal olsun ulusal kurtuluş vb olsun ortaya çıkan bütün toplumsal hareketlerin kadın sorunu yaklaşımında çok ciddi bir sapma bulunmaktadır. Bu sapma; ilk ideolojik ayrımcılığın nedeni ve aynı zamanda sonucu olan kadın cinsinin özgürleşmesine öncelik tanımayan hiçbir ideolojinin genel insanlığa da ciddi ve kayda değer bir kazanım sağlamayacağı gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Buradaki hata kadının cins olarak sömürülmesi ve ezilmesinin sınıfsal veya ulusal ezilmişliğin bir parçası veya bir sonucu gibi ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki gerçek olan bunun tam tersi olup kadın cinsinin sömürülmesi tüm diğer ayrımcılıklara kaynaklık etmektedir. Durum böyle olunca da başarıya ulaşan birçok sınıfsal ve ulusal hareket kadın sorununu çözme gücünü gösterememiştir. Bazı yerlerde bu hareketlerin başarıya ulaşmasında kadınlar en azından erkekler kadar aktif rol almış, emek harcamış ve erkeklerden çok daha fazla fedakârlık yaparak zorluklara katlanmalarına rağmen gerçekleşen devrimler sonrası kadın ya tamamen unutulmuş yada durumunda çok cüzi iyileşmeler görülmüştür. Tabii ki İran devrimi gibi bazı durumlarda da tam tersine kadının durumu giderek daha da kötüleşmiştir. Demek ki kadın sorununu sadece genel ideolojik, sınıfsal ve ulusallık içerisinde bir kategori olarak ele almak sorunu çözmeye yetmemektedir. Çünkü dünyada birçok egemen sınıf gelip geçmiş, birçok ulus bağımsızlığına kavuşmuş, birçok ideoloji öncüllerinin yerini alarak iktidara gelmiş olmasına rağmen bütün dünyadaki ülkelerde bunların hepsinin dışında kalan ve sürekli bir ezilmişliği yaşayan kadının cins sömürüsü durumu devam etmektedir. Bu demek oluyor ki kadının cins özgürlüğü mücadelesi kendi ideolojik perspektifini yaratmadan başarıya ulaşamaz. Kendi özgürlük ideolojisinden yoksun bir kadın özgürlük mücadelesi, istenen sonuçlara Ulalaşmayacağı gibi çoğu zaman kendisini egemen sistemin aleti olmaktan da kurtaramamaktadır. Genel toplumsal hareketlerin özgün ve iradeli bir ortağı olmadan ve kendi özgürlük ideolojisinin örgütünü yaratamadan sadece bir kol gibi, bir yardımcı güç konumunda kalınarak kadın özgürlük mücadelesinde gereken gelişmeler sağlanamaz.

Kadın özgürlük mücadelesinin yürütüldüğü ikinci alanı oluşturan feminist hareket de istenen başarı çizgisini yakalayamamıştır. Her ne kadar çok ciddi saldırı ve baskılara maruz kalsa da bu hareket doğru bir ideolojik-örgütsel ve politik çizgi tutturamadığı için kimi zaman tümden retçi bir konuma düşerek mücadeleyi yanlış kulvara taşımış kimi zaman da egemen sistemin politik aracına dönüşebilmiştir. Kendi içerisinde de çok parçalı olan feminist hareket bu nedenle kadının özgürlük sorununun bütünselliğine paralel bir kapsayıcılığa ulaşamamıştır. Yani bu hareket evrensel olan kadın özgürlük sorununa evrensel ölçekte bir ideolojik-örgütsel çözüm alternatifi yaratamamıştır. Böyle bir hareketin gelişmemesinde erkek egemen sistemin parçalayıcı ve engelleyici politikaları ile kadının fiilen bulunduğu toplumsal konumunun da büyük etkileri vardır. Fakat her şeye rağmen kadın da başarı için bu çizgiyi yaratmakla yükümlüdür. Bu anlamda klasik feminist hareket bu ad altında çoğu toplumda adeta teşhir edilerek çok parçalı ve nispeten marjinal gruplar düzeyine indirgenmişler. Aslında kendi alanlarında ilk olan bütün hareketlerin militan radikalciliği bir yere kadar hem işlevsel bir rol oynayabilir hem de hoş görülebilinmelidir. Çünkü hem daha önceden devraldıkları bir miras yoktur ve radikal davranarak dikkat çekmek, kendi seslerini duyurma ihtiyacı hissetmektedirler hem de sorunun yaratıcıları ile aralarına çok ciddi mesafeler koyarak davalarına olan bağlılıklarının adeta ölçütünü yansıtırlar. Fakat bu aşırılıklarda denge tutturulmaz, kaydedilen gelişmelere paralel açılım ve manevra kabiliyeti kazandırılmazsa bu hareketler kendilerine zarar vererek marjinalleşmekten ve karşıtlarının çıkar aracına dönüşmekten kurtulamazlar. İşte klasik feminist hareketin yaşadığı temel sorunda bu olmuştur. Bütün yetmezliklerine rağmen feminist hareket günümüz kadın özgürlük mücadelesinin de asıl kaynağını oluşturmuştur.

Kadının özgürlük mücadelesi günümüzde nispeten ulusları aşarak uluslar üstü bir seyir izlemektedir. Bu, sorunun evrenselliği açısından oldukça önemlidir fakat tehlikeli olan durum, uluslar arasılaşan kadın örgütlenme ve özgürlük sorununun devletler bünyesinde ve hükümetlere bağlı kadın örgütlenmelerinin denetimine geçme tehlikesidir. Çünkü günümüzde mızrak artık çuvala sığmayacak kadar büyümüştür. Hiçbir erkek, kadın cinsinin ezildiğini ve cinsel ayrımcılığa tabi tutulduğunu inkâr edemeyeceği gibi hiçbir devlet yada hükümet de bunu yapamaz. Günümüzde dünyanın birçok ülkesi başta seçme ve seçilme olmak üzere anayasa ve yasalarında kadınla erkeğe yasalar karşısında eşitliği vaat etmelerine rağmen bu konuda en ileri ülkeler olan ve pozitif ayrımcılık temelinde başta parlamento olmak üzere kadın için iş ve siyaset alanlarında kota uygulayan İskandinav ülkelerinde bile % 50 ‘lik dengeye ulaşılmamıştır. Birçok ülkede yasalar karşısında eşitlik verilse de geleneklerin yasası ağır basmakta ve bu geleneksel yasalar erkeklerin hakim olduğu dünya siyaset ve iş çevrelerinin de katkısı ile kadınları dışta lamaya devam etmektedir. Öyle ki birçok ülkede aynı işte çalışan, aynı işi yapan, aynı kıdem düzeyindeki kadın ile erkeğe ödenen maaş farklı tutularak yine işe alımlarda erkeğe öncelik tanınarak kadına hukukun dışında kalan bir ayrımcılık uygulanmaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde kadının okuma gibi bir sorunu olmazsa da siyaset ve ekonomik bağımsızlığı önüne ciddi engeller çıkartılarak kadının güç kazanması engellenmekte ve kadın cinsi ucuz bir iş gücü yine reklâm aracı olarak kullanılmaya çalışılmaktadır. Bu politikalarını da “bak kanunlar karşısında hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmuyorsun, serbest piyasada rekabet ederek güçlenebilirsin eğer bunu beceremiyorsan senin sorunundur sistemin sorunu değil” diye kadına yutturmaya çalışmaktadır. Kapitalist sistem bu uygulamaları ile her yıl milyonlarca genç kız ve kadını fuhuş sektörüne havale ederek kullanmaktadır. Bu sektörde kadın cinsine tamamen cinsel meta muamelesi yapılarak büyük paralar kazanılırken bunun için büyük suç şebekeleri ortaya çıkmaktadır. Eskinin köle ticaretini kat be kat aşan uluslararası ve kıtalar arası bu modern köle tüccarları birbirleri ile organize bir şekilde kadın ve kızları hızla fuhuş piyasalarına aktarmaktadır. Yani klasik köleciliğin yerine işletilen modern kölecilik, kadın cinsinin köle olarak kullanılmasıdır. Nasıl ki köle ticareti bir dönem için tamamen bir sektöre dönüşmüşse kadının fuhuş sektöründe bir köle gibi kullanılması da bir iş koluna dönüştürülmüştür. Aylarca ve bazen de yıllarca kapalı mekânlarda zorla tutulan kadınlar egemen sistemin patronlarına sunulmakta ve kadının bedeni ve cinselliğinden sistemin “azami kar mantığının gereği” azami paralar kazanılmaktadır. Yani kısaca değindiğimiz ve örneklendirmeye çalıştığımız bu gerçeklikler egemen sistemin bütün yasal düzenlemelerine rağmen kadının durumunu yansıtmaktadır. Sistem mankenlerin, şık giyimli dekorluk kadın parlamenterlerin ve film aktrislerinin reklâm amaçlı çekimlerinin “kamera arkasını” oluşturan bu gerçeklikleri hep gizleme çabasındadır.

 Bu hususta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan şu belirlemeyi yapmaktadır; “Klasik kölecilikte kadının pazarlarda en çok alınıp satıldığını iyi biliyoruz. Bu durum cariyeler biçiminde feodal kölelikte de yaygınca sürdürülmüştür. Burada satılan bütün olarak kadındır. Başlık, siyasi rant; bu işlemin aile içine kadar yansımış biçimleridir. Kapitalizmde ise kasap misali gövde parçalara ayrılarak her kısmına fiyat biçme gibi unsurlar eklenmiştir. Saçından topuklara; göğsünden kalçalara, göbekten cinsel organına, omuzdan dizlere, belden baldıra, gözden dudaklara, yanaktan boynuna parçalanıp değer biçilmeyen hiçbir yeri kalmamış gibidir.”

Gelişmiş kapitalist ülkelerin yasal eşitlik fakat pratik ayrımcı uygulamalarına karşın başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde yasalar karşısında bile kadına eşitlik layık görülmemektedir. Kadının insan yerine konulmadığı ve hem seçme hem de seçilme hakkının tanınmadığı, hatta sürücü belgesinin bile verilmediği bazı ülkelerdeki durum ise tam anlamıyla bir trajedidir. Yaşanan gerçeklik ister yasal anlamda kadına karşı uygulanan ayrımcılık tümden kaldırılmış olsun ister bazı alanlarda veya tümden yasal düzlemde ayrımcılık politikaları yürürlükte olsun sonuçlar yinede yakın olmaktadır. Elbette yasalarda eşitliğin sağlanması önemli bir gelişmedir ve bunun bütün devletlere dayatılması gerekir. Fakat iş bununla bitmiyor bu yasal kazanımların uygulamaya geçirilmesi ve yazılı olmayan yasaların aşılması da bir o kadar önemli ve gereklidir. Bunun için de eğitim, siyaset ve ekonomi alanlarında da tam eşitlik mutlaka dayatılmalıdır. Bu üçlü alanda gerçekleşecek olan eşitlik yasal eşitliğin içini doldurarak anlamlı kılabilir. Aksi halde kadının özgürlük ve eşitlik mücadelesi, toplumdaki seçmenlerin yarısını oluşturmaları nedeni ile sistem partilerinin sürekli istismarına uğrayacak seçim politikalarının aracı olmaktan kurtulamayacaktır.

Sadece bir devlet veya bir hükümetin sorunu olmayan bu soruna çözüm de sadece devlet ve hükümet ekseninde bulunamaz. Maalesef günümüz devlet ve hükümetleri bağımsız kadın hareketinin gelişimini engellemek için ciddi çaba içindedirler. Eğer sorun inkâr edilemiyorsa bu sefer el atıp kendilerine göre yönlendirmek en doğru yol olarak görülüyor. Uluslararası kadın konferanslarına ve kurultaylara hükümet ve devletleri temsil eden kadın örgütlerinin katılımlarındaki ağırlık bu tehlikeyi doğrulamaktadır. Bu toplantılarda da hükümet temsilcisi konumundaki kadınlar ile hükümet dışı kadın örgütlerinin temsilcileri ayrıştırılmakta ve hükümet dışı örgüt temsilcilerine adeta “ikincil derece” muamelesi yapılmaktadır. Bu yaklaşım kadın hareketini hükümetlerin güdümüne sokma siyasetidir. Kadının cins olarak köleleştirilmesinin yaratıcısı olan erkek egemenlikli zihniyet ve onun ürünü olan devlet mekanizması bu yolla kadının özgürleştirilmesine soyunmaktadır. Bu bir aldatmacadır. Bu, koyun postunu giyen kurdun kuzuyu ele geçirme taktiğidir. Eğer devlet ve onun yürütücü gücü olan hükümetler kadın cinsinin özgürleşme mücadelesinde samimi ve ciddi iseler o zaman hükümet dışı kadın örgütlerinin iradelerini esas alsınlar ve onları muhatap kabul etsinler. Hükümet dışı bağımsız kadın hareketlerini muhatap almayan hiçbir hükümet kadının özgürlük mücadelesinde samimi değildir. Bu anlamıyla sorunu uluslar üstüleştiren kadın hareketi aynı şekilde bu sorunu hükümetler üstüleştirmelidir. Ebetteki hükümetlerin içinde de kadın çok güçlü örgütlenmeli ve güçlü bir temsile kavuşmalıdır. Ancak kadının sadece bir ülkede ve bir hükümetin uygulamaları ile cins ayrımcılığından kurtulamayacağı gerçeğinin bilincinde olarak kadın çalışmasına yaklaşmalıdır. Günümüzde hem yaşanan en ciddi sorun hem de cevaplanması gereken soru şudur; geçmişte çeşitli hükümet, örgüt, parti ve ideolojilerin istismarına uğrayarak mücadele enerjisinin çok önemli bir kısmını genel toplumsallığın içinde harcayarak heba eden kadın hareketi günümüzün globalleşen dünyasında hükümetler üstü enternasyonal bir kadın hareketi yaratarak küresel çapta ve küresel bir strateji ile mi kadın özgürlüğünü hedefleyecek yoksa devletçi politikanın bir artçısı gibi yine hakim egemen sistemin yedeğinde kalarak geçmişin bölük-börçük devamı mı olacaktır?

    İran sistemi gibi bir sistemin içinde kadının özgürlük ve eşitliğinden bahsetmek ve bunu orta veya uzun vadede gerçekleştirmek mümkün değildir. Çünkü burada rejimin hukuk ve yasaları ile anayasanın da üstünde yetkilere sahip olan bazı kurumların tümü erkek üyelerden oluşmakta ve bunlar sistemin çıkarlarına göre günübirlik fetvalarla rejimi yürütmektedir. Bu uygulama belki günümüz siyaset ve hukuksal prosedürlere çok ters ve ucube bir durum olarak görülebilir. Fakat molla rejimine zorlanma durumların da çok ciddi bir manevra ve esneklik kazandırdığı için aslında bu rejimin makyavelist mantığına tam bir uyum göstermektedir. Bu rejimin en üst icra ve karar organları olan Velayet-i Fakih ile Meclisê Xubregandaki tüm üyeler ruhban sınıfına aittir ve bunların içinde kadınlar bulunamaz. İran mollaları iktidarı devraldıktan hemen sonra önce kadını siyah kefeni ile paketleyip bütün ayıplarını örttükten sonra icraatını gittikçe derinleştirmiştir. Rejimin mantığında kadın ayıplı, baştan çıkarıcı, kışkırtıcı, güvenilmez, düşük zekâlı, iradesiz ve kendisine hakim olmayan yarım, belki de çeyrek insandır. Bu rejimin mantığında insan eşittir erkektir. Bu nedenle kadın bir insan değildir. Eğer kadın ve erkek ikisi de insan olarak kabul edilseydi sadece cinsiyetinden hareketle kadın bu kadar ayrımcılığa ve hakarete uğramazdı. Bu zihniyet kadını sadece erkek için yaratılmış bir zevk ve nesil sürdürme aracı olarak görür. O, erkeğin tarlasıdır, özel mülküdür, hiç kimse ona dokunamaz, sahip olamaz. Erkek isterse döver, isterse satar(boşanır), isterse başka birkaç kadın daha yanına getirir. O dokunulmazdır, kısırlaştırılmış erkeğin özgürlük sınırlarının çizildiği daracık dünyasıdır. Bütün yaklaşımlarda erkek esas alındığı için kadın nesnelleşmektedir. Bunun yönetimsel ve yasal-anayasal gerekleri de rejimin iktidarı devralışıyla hemen başlatılmıştır. İktidarı devralan mollalar kısa süre içerisinde iş başında bulunan kadınlardan 5 belediye başkanı 22 parlamento üyesi, 330 yerel yönetim meclislerinin üyesi ve binlerce akademisyen, sanatçı, diplomat, devlet memuru, eğitimci vb kadın görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Kadınları siyah kefene sarmayı yeterli görmeyen rejim bütün kadınları hareme kapatma çabası içinde iken başlayan İran-Irak savaşı bir nebze de olsa kadınları bundan kurtarmıştır. Çünkü yıllarca süren bu savaş için milyonlarca erkek cepheye gittiğinden kadınların işgücünden yararlanma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Kadınlar devreye girmezse sistemin çökeceğini gören mollalar üretim, eğitim, sağlık vb alanlarda kadınları işe alınca kadının toplumsal yaşamın dışına itilme siyaseti boşa çıkmış oldu. Fiilen ortaya çıkan bu durumun maalesef çok fazla garantisi yoktur. Çünkü rejimin tüm idaresi sadece erkeklerin oluşturduğu yasalar üstü kurumların vereceği fetvalara bağlıdır. Ayrıca İran’daki kadın son derece örgütsüz ve cins mücadelesinden uzaktır. Rejimin yasalarına biraz bakıldığında kadının durumu biraz daha netleşmektedir.

Molla iktidarının hemen başlangıcında yapılan yasa değişiklikleri ile kız çocukları için evlilik yaşı 9’a indirilmesine rağmen erkekler için bu 15 tir. Bu zihniyet tamamen hayvanlar aleminde geçerli olan doğurganlık zamanını esas almaktadır. Hâlbuki sıcak iklimler ile soğuk iklimlerde büyüyen insanlar arasında da ergenlik yaşı farklılaşmasına rağmen molla rejimi Arabistan’ın sıcak iklimi ve 1400 yıl öncesinin uygulamalarını bugünün kadınının boynuna bir halka gibi geçirmekle zihniyet anlamında ne kadar geri ve dogmatik olduğunu, kadını nasılda sadece erkeğin cinsel tatmin aracı ve doğum makinesi olarak ele aldığını göstermesi bakımından önemlidir. Bu zihniyet ancak kadını cezalandırma zihniyeti olabilir. 9 yaşındaki bir kız çocuğu için evlilik bir işkence ve tecavüzdür. Bu yaştaki bir insanın zihinsel gelişimini tamamlamamış olması doğru karar verememesi demektir. Bedensel ve zihinsel değişimin hızlı gelişimini tamamlayıp nispeten daha yavaş bir gelişme seyri izlediği 18 yaş ve üstü bilimsel çevrelerce genel anlamda olgunluk yaşı olarak kabul görmektedir. Rejimin günümüz bilimsel verilerine göre hareket etmemesi onun çağ dışı zihniyetinin göstergesidir. Yani kız çocuğunun 9 yaşında evlendirilmesi düşüncesi öncelikle bilim ve mantıktan uzak tam bir hayvansal güdünün sonucudur. İkinci husus olarak da kız çocuğunun 9 yaşında evlenmesi kendisinin eğitim görmemesi anlamına geliyor. Yani rejimin mantığında kadının okumasına gerek yoktur. O evinin kadını, erkeğinin hizmetkârı, çocuklarının annesi rolüne layıktır. Okuyup bilinçlenmesi, entelektüel birikim kazanması, iş sahibi olması, ekonomik bağımsızlığa ulaşması engellenmeye çalışılıyor. Bilinçlenen kadın bilinçlenen toplum olacağı için rejim toplumun itaatkârlığını ve köleliğini kadında yaratmaktadır. Eğer kadın köle ruhlu kılınır erkeğe kölece hizmet ederse erkekte aynı şekilde devlete karşı köle ruhlu olacak ve ailede yetişen nesiller bu zihniyete bağlı kalacaklar. Üçüncü bir husus ise sözde genç kızların kötü yola düşmemesi için erkenden evlendirilmesinin yararlılığının ileri sürülmesine ilişkindir. Ebetteki küflenmiş molla zihniyeti için bu doğaldır. Çünkü bu zihniyete göre kadın şeytandır ve bütün kötülüklerin kaynağıdır. Bu yaratığı kirlerinden arındırıp şeytanlık yapamaz duruma getirmek ise ancak onu çocuk yaşta iken bir erkeğe kadın olarak bağlamakla mümkündür. Bu şekli ile kadın cinselliği çocukluktan itibaren erkeğin hizmetine sunulmakta kız çocuğu bu şekli ile hiç bilmediği ve hazır olmadığı kadınlığa mahkûm edilmektedir. Bu yaşta kız çocuğu doğru ile yanlışı birbirinden ayırma imkânına sahip olmadığı gibi evleneceği erkeğin kaç yaşında olacağını belirleme hakkına da sahip değildir. Bu nedenle bu yaşta gerçekleşen evlilik kız çocuğu üzeride çok ciddi fiziksel ve psikolojik travmalar yaratmaktadır. Rejim, kız çocuğunun zihinsel ve eğitsel olarak biraz olgunlaşıp gelişmesine fırsat tanımadan onu sadece fiziği ile erkenden erkeğe sunmaktadır. Dördüncü önemli sorun ise kız çocuğu için dokuz yaşın ergenlik yaşı kabul edilmesi ile bu yaş onun için kanuni ceza yaşı da olmaktadır. Yani kız çocuğu bu şekli ile dokuz yaşında idam cezası alabilmekte, recm cezasına çarptırılabilmektedir. Kız çocuğu dokuz yaşında ceza alabilirken erkekler ancak 15 yaşında ceza alabilmektedirler. Bu tam bir saçmalık durumudur. Sen hem kadına zihinsel özürlü muamelesi yapacaksın hem de zihinsel özürlü damgasını vurduğun kadını çok zeki bulduğun erkekten çok daha erken yaşta ceza kapsamına alacaksın. Burada kastımız erkeğin de dokuz yaşında ceza kapsamına alınması değil hem kız hem de erkek çocuğu için tespit edilecek aynı yaş düzeyinde bir ceza alma sınırının bilimsel veriler çerçevesinde belirlenmesidir.

Birkaç ana başlık olarak değindiğimiz kız çocuğunun dokuz yaş ergenliği ahlaki, bilimsel ve hukuksal anlamda çok ciddi araştırmalara konu olabilecek bir durumdur. Rejimin bu uygulamalarının toplumun nispeten sağduyulu yaklaşımı sayesinde uygulama alanında önemli oranda boşa çıkarılması ve çocukların bu yaşta evlendirilmemesi toplum vicdanının rejim hukukundan daha ileri olduğu anlamına gelmektedir. Ancak ceza veya istismarları önlemenin yolu hukukun düzeltilmesi ile mümkündür.

Şimdi de medeni ve ceza yasalarında kadını aşağılayan ve erkekle arasına ayrımcılık koyan bazı maddelere göz atalım.

Medeni kanununun 1105. maddedeki; evin reisliğini erkeğe vermektedir. Yine bununla bağlantılı olarak ve bu maddeden kaynağını alan 1117. madde ise ailenin onur ve ahlakını korumak amaçlı kadının ev dışında çalışmasını engelleme hakkını erkeğe vermektedir. Bu maddeler kadını aile kurumunun bir ortağı değil bir parçası yapmakta ve erkeğin mülküne dönüştürmektedir. Bu mantığa göre ailenin onur ve ahlakı sadece kadına bağlıdır. Erkek ahlaksızlık yapmaz ve ailenin onurunu zedelemez. Burada kadın çalışma yaşamından uzaklaştırarak ekonomik bağımsızlığı elinden alınmakta ve kadın erkeğe mahkûm edilmektedir. Kadının çalışmasının erkeğin keyfiyetine terk edilmesi ile rejiminde katkıları sonucu kadının çalışma yaşamında dengeli yerleşimi mümkün olmamaktadır. İran’da tüm çalışan kadınların genel kadın nüfusuna oranının % 7–8 civarında olması bu zihniyet ve yasalardan kaynaklanmaktadır. Bu, kadınların % 90’dan fazlasının üretime yönelik bir iş alanında çalışmaması demektir ki toplumun yarısını oluşturan kadınları eve hapsederek onlara zihinsel özürlü muamelesinin yapıldığı böyle bir devlet ve toplumun sağlıklı bir geleceği olamaz.

     Ceza yasasının 203. maddesine göre eğer bir kadın bir erkeği öldürürse hem ölüm cezasına çarptırılıyor hem de bir üreticiyi yok ettiği için erkeğin ailesine tazminat ödemeye mahkûm ediliyor. Yine ceza yasasının 205. maddesinde erkek Müslüman bir kadını öldürürse cezası ölümdür deniyor fakat yine ceza yasasının 225. maddesinde bilinçli öldürmenin cezası ölümdür ancak öldürülen kadının ailesi katil erkeğin ailesine büyük miktarda para öderse (6 milyon) katil erkek idam edilebiliyor. İşte bu yasalar tam da rejimin zihniyetini yansıtan orman kanunları gibi güçlüyü kollayan bir sistemi yaratmaktadır. Burada adalet, hakkaniyet ve hukuk karşısında eşitlik diye bir şey yoktur. Kızları öldürülen bir aile hem çocuğunu kaybediyor hem de para cezasına çarptırılıyor, yine kızları bir erkeği öldüren ailelerde aynı şekilde hem para cezasına çarptırılıyor hem de kızları idam ediliyor. Herhalde günümüz dünyasında haksızlığın, eşitsizliğin bu kadar net bir şekilde resmileştirilerek yürütüldüğü başka bir yer bulunamaz.

     Madde 70 mahkemelerde tek bir kadın veya kadın grubunun şahit olarak kabul edilmeyeceğini hükme bağlıyor. Yine madde 1170 boşanmada çocukları babaya bırakıyor. Sadece erkek çocuğu iki yaşına, kız çocuğu yedi yaşına kadar annesinin velayetinde kalabiliyor. Boşanma konusunda hem hukuksal alanda hem de toplumsal geleneklerde bütün hak ve yetkiler erkeğe verildiği için erkek kadını sürekli boşanmakla tehdit etmektedir. Çünkü üretimden koparılan boşanmış kadın hem işsiz, çaresiz kalmakta hem de toplum tarafından ayıplanıp dıştalanmaktadır.  Bu devlet ve toplumun zihniyetinde boşanmış ve erkeğin koruyuculuğunu kaybetmiş kadın kötü kadındır. Yine bir kadın veya kadın gurubunun şahitliğinin kabul görmemesi ve iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine denk kabul edilmesi, erkeğin dört kadınla evlenebilmesi gibi uygulamalarda kadına bir insan yaklaşımının olmadığını göstermektedir.

Madde 86 eşleri çok uzun süre uzakta olan kadın ve erkeğe cinsel ihtiyaç gerekçesi ile zina yapma iznini getiriyor. Sözde recmi önlemek için burada zina meşrulaştırılıyor. Yine madde 74’te zina yapan evli bir kadın recm edilerek öldürülüyor. 1996 da çıkarılan 630. madde ise zina yapan kadını yakalayan kocasına onu hemen öldürme yetkisini de veriyor. Fakat kadın kocasını zina yaparken yakalarsa bir şey yapılmıyor. Görüldüğü gibi cinsiyetleri ilgilendiren bütün alanlardaki kanun maddeleri kadına haksızlık temeli üzerinden şekillenmektedir. Her birisi farklı gerekçelere bağlanmaya çalışılsa da tümü ortak bir paydada buluşmaktadır. Kadının bir insan olarak kabul edilmemesi, erkeğin hizmetkârı, malı, eksik yaratılmış bir varlık olması yaklaşımıdır bu.

Sistemde uygulanan recm cezası bu uygulamaya iştirak eden insanların çağdaş insani değerlerden ne kadar koptuğunun anlaşılması açısından çok önemlidir. Belki tahrik olan kitlelerin bazen linç girişimlerinde bulunmasının bir anlamı olabilir. Çünkü bu durumlarda kitleler bazı insanlar tarafından ajite edilmekte, kışkırtılarak yönlendirilmekte ve şiddete yöneltilmektedir. Recm olayı ise bundan çok farklı, hastalıklı bir toplumsal ruh halidir. Burada insanlar el ve ayakları bağlanarak beline kadar toprağa gömülen bir insana bilerek ve zevk alarak taş atmaktadır. Bir insan canlı canlı yarısı toprağa yarısı da taş yığını altına gömülerek öldürülmektedir. Taş atan erkek bu uygulama ile hem sevap kazandığını sanmakta hem de kendisine itaat etmeyen kadına gücünü göstererek sağ kalanları itaate zorlamak istemektedir. Özünde ise attığı taşlarla erkeğin toprağa gömdüğü kendi vicdanı ve günahlarıdır. Hz. İsa’nın bu hususta karşılaştığı söylenen örnek önemlidir. Büyük bir kalabalık tarafından recm edilmek üzere olan bir kadını görünce Hz İsa ellerinde taş tutan insanları durdurarak onlara şöyle seslenir “madem ki bu kadın zina yapmış ve recm edilmesi gerekiyor o zaman içinizden her kim zina suçunu işlememişse o taş atsın” demiş. Bunun sonucu olarak da topluluktan hiç kimse taş atmadan ve recm gerçekleşmeden topluluk dağılmış. Demek ki en azgın davrananlar en çok suç işleyenlerdir. İşte İran’da da yaşanan gerçeklik bu.

Rejimin fuhuşu meşrulaştıran nitelikteki geçici evliliklere izin veren ve Sigeh denen yasası da kadını aşağılayan bir yapıdadır. Burada kadının bedeni belli bir süre için ödenen para karşılığında erkeğe kiralanmaktadır. Geçici evlilik dedikleri bu uygulamada da bütün inisiyatif ve haklar erkeğe verilmektedir. Buna göre kadın evli olmamalı, eğer bakire ise babasından izin almalıdır. Yine kadın bu süreci sonlandırma yetkisine sahip değildir. Erkek ise istediği zaman bu birliktenliği bozabilir. Yine birliktenlik sürecinde erkeğin ölmesi halinde kadın onun mirasından yararlanamıyor. İşte molla rejiminin toplum içinde fuhuşu resmileştiren bu uygulamalarında da kadın sadece kullanılan bir metadır. Genel İran’da 350- 400 bin Sigeh birliktenliği olduğuna bakılarak resmileşen fuhuşsun ürkütücü boyutu anlaşılabilinir.

İran molla rejimi bu dünyasını cehenneme çevirdiği kadını öbür dünyada da cehenneme gönderme bahanesiyle çok çirkin uygulamalara da sahiptir. İslamiyet’e göre “bakire ölen kızların cennete gideceğinden” hareketle bu rejim, geçmişte ölüm cezasına çarptırdığı siyasetçi genç kızlara idamdan önce tecavüz ettirmiş ve daha sonra bunları katletmiştir. Yani rejim öldüreceği bir kadının cennete gitmemesini bahane göstererek esir olan kadına tecavüzü meşrulaştırarak en insanlık dışı uygulamalara bile başvuracak kadar kadın cinsine tepkilidir. Rejim bu uygulamaları ile kendisini kadının Allah’ı yerine koyarak kadının cennete veya cehenneme gitmesi konusunda Allah yerine karar vermektedir. Bu ne İslam dininde nede herhangi bir dinde kabul edilecek bir şey değildir. Bu nedenle çokça topluma dayattığı “cennet annelerin ayakları altındadır” sözü de kendi uygulamaları ile tam bir tezat oluşturmaktadır. Erkeğin egemen rejim mollalarının ayakları altında kadının da erkeğin ayaklarının altında tutulduğu bir sistemde cennet nasıl kadının ayakları altında olabilir ki? Eğer gerçekten böyle ise varsın o cennet de rejim mollalarına olsun. Çünkü onların yaşadıkları bir yer ancak onların cenneti olabilir ve o yer namuslu insanlar için yaşanmaya değmez.

Rejim anayasası, yasaları ve genel hukuk sistemi detaylı incelenirse sistemin kadını ne kadar aşağıladığı konusunda çok kapsamlı bilgilere ulaşmak mümkündür. Biz burada rejim karakterinin anlaşılması açısından bazı örnekler vermeye çalıştık. İran’da kadın olmak Hitlerin Almanyasında Yahudi, Apartheit rejiminin Güney Afrikasında siyah derili, bir dönemlerin Amerikasında Kızılderili olmak gibidir. Nasıl ki Amerika generali Sherman için “ en iyi Kızılderili ölü Kızılderili” ise İran rejimi için de  “en iyi kadın köle kadındır.”

    Bu sistemin bütün uygulamaları kadını erkek için kılmaya yöneliktir. Bu nedenle toplumda kız çocukları küçük yaştan itibaren; erkeğe nasıl itaat edecekleri, erkeği nasıl hoşnut edecekleri ve erkeğe karşı yükümlülükleri hususunda hukuksal çerçeveyi oluşturan kutsal imam fetvaları ve geçmişteki hikayelerle de süslenerek eğitilmektedirler. Çocuk hem annesinin yaşadıklarını gözlemleyerek hem de kendisi gibi kurban ve aynı zamanda kendisinin cellâdı gibi bu konuda en çokta annesi tarafından eğitilmektedir. Fakat bütün çocukluktan eğitim çabalarına rağmen büyüyen kız çocuğu ve kadın için sistemin uygulamaları kaldırılamayacak kadar ağırdır. Çünkü kadının maruz kaldığı sadece sistemin hukuksal haksızlığı ve genel bunalımları değildir. Kadın aynı zamanda sistem tarafından bunalıma sürüklenen erkeğinde katmerleşen baskılarına maruz kalmaktadır. Bunun sonucu olarak kadın ve genç kızlarda intiharlar, kendini yakmalar çok yaygınlaşmışlardır. Evden kaçan genç kızların çoğu seks ve uyuşturucu şebekelerinin eline düşerek kullanılmaktadırlar. Özellikle İran-Afganistan arasında bu kızlar hem uyuşturucu taşıma işlerinde kullanılmakta hem de seks köleleri olarak pazarlanmaktadırlar. Evden kaçan genç kız ve kadınlar için kurulan Zühre evleri, İffet evleri gibi kurumlar da kadını sahiplenmekten çok, daha uysal ve itaatkâr bir şekilde evine geri gönderme çabasını gütmektedir. Yani kocası veya ailesinin zulmünden kaçan kadınları sahiplenerek koruyacak bir kapı bulunmamakta kadın; devlet-erkek ve suç şebekeleri arasında ezilmeye devam etmektedir.

Kürdistan Toros-Zağros dağ silsilelerinin kesiştiği yüksek dağlar, derin vadiler, zengin su kaynakları ve geniş ovaların bulunduğu coğrafyası ile neolitik kültürün en güçlü yaşandığı bir alandır. Bu coğrafyada yılın her döneminde dört mevsimin hüküm sürmesi hem bitki çeşitliliği bakımından büyük bir zenginliğe yol açmakta hem de çeşitli hayvanların yaşamasına imkân sunmaktadır. Yani burada yaşayan hayvanlar mevsimlere göre uzak coğrafyalara göç etmeden, sadece dağların yükseklikleri ile eteklerindeki vadi ve ovalar arasında da yaşayabilmektedirler. El betteki yerleşik yaşama geçememiş neolitik öncesi insan toplulukları için de bu geçerlidir. Hem bol ve çeşitli bitki hem de hayvanın bulunduğu bu coğrafya insanlar için de en uygun yaşam alanını oluşturmaktadır. Bu kaynaklar kadının öncülük ettiği neolitik kültürün doğuşunda önemli bir etken olmuşlardır. Daha sonra tarihçilerin “altın hilal-verimli hilal” olarak adlandırdıkları Toros-Zağros kesişmesinin oluşturduğu hilale benzeyen bu alanda neolitik kültür önce yakın daha sonrada giderek uzak coğrafyalara yayılım göstermiştir. Kürdistan’ı egemenlik altında bulunduran devletlerin tarihimizi saptırma girişimlerine rağmen bütün bu gerçekler günümüz arkeolojisinin bulgularında ortaya çıkmaktadır. Neolitik kültürün özü küçük ölçekte de olsa tarımın yapılması ve bundan dolayı toprağa bağlanmanın gelişmesi ile insanların üretime dayalı yerleşik yaşama başlamasıdır. Böylece günübirlik karın doyurma derdinden kurtulup zamanlarını daha farklı uğraşlara vererek insanlığın gelişiminde dev adımların atılmasına öncülük edebilecek yenilikler yarattılar. İlk tohumun ekilmesi, ilk hayvanların evcilleştirilmesi, ilk kapkacağın yapılması, üretilen tahılın saklanması, öğütülmesi, toprağın sürülmesi ve sulanması, ilk iğnenin kullanılmasından ilk yün eğirmenin gerçekleştirilmesi ve ipliğin örülmesine kadar aklımıza gelebilecek bütün ilkler binlerce yıl süren neolitik kültür devriminin yaratımları olarak insan türünün hayvandan ayırmasındaki genetik evrimleşmeden sonraki en büyük adımı attırdılar. Aynı şekilde ilk toplum olma bilinci, güzel yaşam, estetik, sevgi ve aşk, mitolojik yaratımlar, kültür ve sanat, yönetim olgusu gibi düşünce yoğunluklu gelişmeler de neolitik devrimin yaratımları arasındadır. İnsanın homo sapiens olarak evrime uğrayışından neolitik devrime kadar geçen sürenin birkaç milyon yıl olduğu dikkate alındığında neolitik devrimin insan türü için anlamı daha iyi anlaşılır. Yani birkaç milyon yıl boyunca insan türü de diğer hayvan türleri gibi tamamen doğanın günlük etkilerine açık bir yaşamı sürdürürken neolitik devrimle bir nebze de olsa doğa karşısında bazı tedbirler geliştirebilmiştir.

Çok kısaca değindiğimiz neolitik devrim Kürdistan’da kadının öncülük ettiği, merkezinde olduğu bir gelişmedir. Neolitik devrimin merkezinde yer alan kadın bu nedenledir ki özellikle İslamiyet öncesi Kürt toplumunun yapısında oldukça önemsenmektedir. Kurallarını neolitik tarım toplumunun özlemlerinden alan ve hem bizim toplumumuzun kültüründen esinlenen hem de toplumumuza hitap eden Zerdüştlük dininde de kadına verilen bu önem görülmektedir. Zerdüştlük dininde kadına verilen büyük değer, kadının iradesine gösterilen saygı bizim coğrafyamızda gelişen köleci erkek egemenlikli toplumsal zihniyete karşı geçmiş neolitik kültür adaletinin şahlanışıdır. İnsanlığın milyonlarca yıllık yaşam serüveninde daha öncül konumda bulunan ve bunu neolitik kültür devrimi ile taçlandıran kadın, neolitik kültür değerleri üzerinden kendisini yapılandıran sınıflı toplumla birlikte köleleştirme sürecine tabi tutulmuştur. Elbette ki kadının cins olarak köleleştirilme sürecine alınması yarattığı geçmiş kültürden ve verdiği günlük mücadeleden dolayı öyle kolay olmamıştır. Kürdistan’da ortaya çıkan arkeolojik eserlerde tanrıçalık kültünün başlangıçta tanrı kültlerinden çok daha etkin olduğu yine günümüzdeki Kürt dil yapısının dişil karakterinin çok daha ağırlıkta olduğu görülmektedir. Hakeza Zerdüştlükte kadına atfedilen rol ve verilen değerde bu anlamda belirgindir.  Yine Kürt halkı içerisinde -eğer dışarıdan ithal edilen yapay yaklaşımlar bir kenara bırakılırsa- kadının komşumuz olan halklara göre çok daha etkili ve saygıdeğer olduğu görülür. Asıl yıpratıcı olan, bizim yaratımımız olmayan sınıflı toplumun yarattığı erkek egemenliği ile İslami ideolojinin kadına yaklaşımının Arap versiyonlarıdır. Zerdüştlük dini sınıflı toplumun erkek egemenlikli zihniyetine karşı nispeten başarılı bir çıkışla öz kültürel değerlerimizi yeniden güncelleştirerek Kürt kadınına toplumsal alanda bir rol verirken Arap versiyonu kadın yaklaşımı ile İslamiyet Kürt kadınını köleleştirmiştir. Bundan sonra değineceğimiz Kürt kadınının yaşadığı sorunlarının asıl kaynağını erkek egemenlikli sistemin Arap versiyonu oluşturmaktadır. Bizim öz kültürel değerlerimize ters olduğu için ve ithal edildiği için bu uygulamalar en büyük tahribatları bizim toplumumuzun içerisinde ve Kürt kadını üzerinde yapmaktadır.

Neolitik kültürümüzün öncüsü olan ana tanrıça ilk darbeyi erkek egemenlikli sınıflı toplumdan yerken Zerdüştlük ile nispeten kendisini toparlama sürecine girmiş, fakat ikinci ve en ağır darbeyi ise Arap işgali sonunda yemiştir. Çünkü bu işgal ile ülkemize taşırılan sadece yeni bir ideoloji değil onun toplumumuza yabancı kültürel etkileridir. İslam dini Arap toplumunda sağ gömülen kız çocuklarını kurtarmış olabilir ama Kürt toplumundaki kadın ve kız çocuğunu dış dünyadan, toplumdan kopartarak dört duvar arasındaki hareme gömdüğünü geçmiş tarih ve kültürümüzde kadının yerini bilen herkse kabul edecektir. Dışarıdan gelen işgalciler bütün maddi değerlerimize el koydukça ve Kürt erkeğini sıkıştırdıkça erkek de aynı şekilde kadına yönelerek onu daha fazla eve kapatmıştır. Bütün dıştalanmasına rağmen Kürt kadını birçok ayaklanmada fiilen yer almış ve hiçbir ulusal davada ihanetçi olmamıştır. Koçgiri ayaklanmasında Zarife Hanım, yine Dersim ayaklanmasında Besê’nin savaşçılığı bilinmektedir. Besê’nın “ şêr şêre çi jine çı mêre” sözü daha sonraki kuşaklarca dikkate alınıp pratikleştirilmiştir.

Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesinden sonra katmerleşen baskı ve asimilasyon politikaları sonucu Kürtlerin ana eksenli kültürel değerleri de önemli oranda dejenere edilerek hem aile yapısı hem de kadın adeta tanınmaz hale gelmiştir. Günümüz Kürdistan toplumundaki kadın yaklaşımlarının tümü egemen rejimlerin hizmetinde olan ve kadın şahsında bütün yeni nesillerimizin iradesizleştirilerek köleliğe bir kadermiş gibi alıştırıldıkları bir durumu ifade etmektedir. Belki de bizim toplumumuz kadar kadın üzerinden düşürülen başka bir toplum yoktur. Kürt toplumunda kadın bir mal gibi alınıp satılmaktadır. Toplumumuzun birçok kesiminde hiç görüşü sorulmadan genç kızlar parayı veren herhangi bir insana satılabilmektedir. Kadın onlarca yıl birlikte aynı ev ortamında yaşayacağı bir insana hiç rızası alınmadan teslim edilmektedir. Çoğu mıntıkada kız çocuklarının çok erken yaşlarda erkeklerle kaçmalarının altında yatan neden bu zorla ve istemedikleri bir erkekle evlendirilme korkusudur. Böylece kız çocuğu istemediği bir insana pazarlanma korkusu ile çoğu zaman çocuk yaşta iken bir erkekle kaçarak tepki vermektedir. Fakat özünde sonuç fazla değişmemektedir. Çünkü birisinde kadının hiç iradesi sorulmadan pazarlanması söz konusu iken diğerinde de çocuk yaşta ve her an istenmeyen birisine verilmenin psikolojik baskısı altında kalan kızın zorunlu tercihi gerçekleşmektedir. Bu iki yolda aynı kapıya çıkmakta ve çoğu zaman erkek kendisi ile kaçan kadına “sen bana kaçtın, kendi rızanla geldin o zaman benim bütün isteklerimi kabul edeceksin” yaklaşımında bulunarak onu daha fazla itaatkâr olmaya zorlamaktadır. Her iki durumda da kadına yaşatılan tam bir trajedidir. Burada aşk ve sevgiden bahsetmek mümkün değildir. Burada yaşanan olay kadın cinsinin satın alınarak iradesi dışında tecavüz edilmesidir. Çok ilginçtir ki erkeğin satın aldığı kadın sadece alındığı gün itibarı ile satın alınmamakta fizik ve cinselliği doğuşundan ölümüne kadar satın alınmaktadır. Bu nedenle bekâret ve bakirelik satın alınan kadının erkek egemen toplumca belirlenmiş en büyük ön koşulu ve garanti belgesi gibidir. Erkeğin burada öne sürdüğü namus olayında bir sahtekârlık vardır. Çünkü eğer kadın ile erkek evli iseler kadın ne kadar erkeğin namusu ise erkek de o kadar kadın için namustur. O halde erkek ne kadar kadın üzerinde söz söyleme hakkına sahipse kadında erkek üzerinde o denli hakka sahip olmalıdır. İşte burada sahte namus bekçiliği ile erkek kadını eve hapsederek onu sadece iş ve seks kölesi gibi kullanarak neslini sürdürme aracına dönüştürdüğü bir meta seviyesine indirgemektedir. Bu mantık genel topluma öylesine hakim kılınmıştır ki ağırlıklı feodal yapıda olan toplumumuzda kadın duruma göre sadece kocasının namusu değil, o evdeki küçük oğlundan kayınbiraderine, yakın akrabalardan tüm aşirete kadar hepsinin namusu olabiliyor. Bu nedenle kadın yaşamında bütün bunlara karşı sorumlu davranarak, hepsinin aferinini almak, güvenini kazanmak zorundadır. Yani burada kadın kendi bedeninden, istek ve arzularında da sorumlu değildir. O sadece bedenini erkek için korumak zorundadır. Çoğu zaman tecavüze uğrayan kadın tecavüz eden erkeği tahrik yada ona karşı koymamak gerekçesi ile suçlanmakta ve katledilmektedir. Adına namusu temizleme denilen kadının katledilmesi toplumuzda en zalimce işlenen cinayetlerdir. Bütün çağdaş insanlığın en büyük suç saydığı “ bir insana tecavüz edilmesi ve bir insanın katledilemesi” olayların ikisi de kadın üzerinde uygulanmakta ve bununla da gurur duyulmaktadır. Böyle uygulamaların yaygın olduğu toplumumuz bu düşünce çarpıklığı ve onun pratik yansımalarını hızla aşmak zorundadır. Egemen sistemin tüm ülkemizi işgal ederek, tüm kutsal değerlerimizle oynadığı ve her gün, her saat adeta insanlığımıza tecavüz ettiği duruma aldırış etmeden kadına yönelmek ve tersyüz ettiğimiz namus anlayışını kadında kilitlemek kadar çarpıtılmış bir zihniyet olamaz. Bütün dünyadaki uluslar ülkelerinin işgal edilmesini, zenginliklerinin talan edilmesini, manevi değerleri ile oynanılmasını, bağımsızlık ve özgürlüklerinin ellerinden alınmasını namus meselesi yaparak direniş ve savaşlara gerekçeye dönüştürürken, bizim toplumumuzun bütün bu değerlerimizin gaspına sessiz kalıp hıncını kadından çıkarması olaylara yaklaşımımızdaki çarpıklığı göstermektedir. Ulusal onuru ve namusu ayaklar altına alınmış bir halkın bireysel namustan dem vurması çarpıtmadır. Eğer tehlikede olan bir namus ve onur varsa o da sadece erkeğin değil bütün ulusun ve toplumun namusudur. Bütün kutsal değerleri elinden alınmış ülkesi işgal edilmiş, kültürel değerleri talan edilmiş ve iradesi kırılmış olan erkek dört duvar arasına sıkıştırdığı kadınının dokunulmazlığını gittikçe daha fazla arttırarak kendisini rahatlatmaya çalışmaktadır.

    Bu aile ortamında yetişen kız çocuğu anlamaya başlama sürecinden itibaren karşılaştığı aile içi hiyerarşik uygulama ve eğitimle erkeğe itaate alıştırılmaktadır. O erkek kardeşlerine hizmetle mükelleftir. Kadının olduğu bir yerde erkeklerin ev işlerine el atması düşünülemez. Çünkü köleci zihniyette kölenin olduğu yerde efendi çalışamaz. Aile kız çocuklarının değerlerini arttırmak için toplumun istediği en iyi ölçülerde onu yetiştirerek iyi bir müşteriye pazarlama uğraşındadır. Bu nedenle yürüyüşünden konuşmasına, giyiminden sesine, bağlılığından itaatkârlığına kadar tüm yönleri ile iyice hazırlanmaktadır. Burada kız çocuğu kendi geleceği için değil bir müşteriyi beğendirme ölçülerine yani erkeğin beğeni ölçülerine göre şekillendirilmektedir. Toplumumuzun birçok kesiminde kız çocukları ya hiç okula gönderilmemekte yada temel eğitimden sonra okuldan alınmaktadır. Çünkü evin reisi olan babaya göre kızı evden ayrı yerlerde okursa namusu tehlikeye girebilir. Bu yolla kız çocuğu cinselliği anlamadan eve kapatılıp sözde namusu korunma altına alınmış olmaktadır. Yine kız çocuk da bir evlat değil bir mal gibi görüldüğü için ve bu malda eninde sonunda başkasına satılacak olmasından dolayı okumasına gerek görülmemektedir. O en iyi şekilde müstakbel kocası için evde tutularak korunmalı, hazırlanmalıdır. Çünkü o bir filozof kadar bilgili de olsa baba veya satın alan koca için bunun bir değeri yoktur. Çünkü onların bilinçli insana değil hizmetçiye ihtiyaçları vardır. Ayrıca okuyup aydınlanan kadının toplumsal eşitlik isteyeceği ve erkeğin köleci meta yaklaşımına karşı başkaldıracağı endişesi de taşınmaktadır. Egemen zihniyete göre en iyi kadın en itaatkâr kadındır. Okuldan koparılıp erken yaşlardan itibaren eve kapatılan ve baba evinde başkalarının malı muamelerine maruz kalan kadın gittiği kocasının evinde de namus ve çokça para ödenmiş ve sonuna kadar çalıştırılarak istifade edilmesi gereken bir mal gibi evde daraltılarak çekilmez bir yaşama mahkûm edilmektedir. Kadın, baba evinde iken okuldan, koca evinde iken adeta bütün toplumdan koparılarak tecride ve dolayısıyla cehalete mahkûm edilmektedir. Aslında Kürt erkeği kendi cehaleti ve bilgisizliğini dört duvar arasına hapsettiği kadının cehaleti ile kapatmaya çalışmaktadır. Hiçbir toplumsal, düşünsel aktiviteye katılmayan, bırakalım başka şehir, köy ve mahallelere gitmeyi izinsiz olarak evin dışına bile çıkamayan kadın adeta körleştirilmekte, sağırlaştırılmaktadır.

Toplumumuzda bir kadının maruz kaldığı psikolojik ve cinsel baskılar bir tarafa ev içerisinde yaptığı fiziksel işler hiçbir erkeğin bir ay bile dayanamayacağı boyuttadır. Bazı alanlarda kadınlar tarla, bahçe gibi ev dışındaki işlerde de çalışsa da ev içindeki bütün işler sadece kadından istenir. Sabah erkenden kalkıp kahvaltı hazırlamakla güne başlayan kadın akşam herkesin yatağını hazırlayıp onları yatırana kadar ki bir günlük sürenin içine muazzam bir çalışma temposu ile çok büyük emekler isteyen işler sığdırmaktadır. O bütün yatakları toplamak üç öğün yemek hazırlayıp bütün bulaşıkları yıkamak, evin temizliğini yapmak, çamaşırları yıkamak, ütülemek, çocuklara bakmak -ki tek başına çocuk bakımı muazzam zor bir iştir- gelen komşu ve misafirlerle ilgilenmek, onlara hizmet etmek ve hoşnut etmek ayrıca evdeki erkeklerin dayak, hakaretlerinin eklendiği fiziksel ve psikolojik şiddeti göğüslemek zorundadır. Bu anlamıyla toplumumuzda kadın, cinselliği dışında adeta bütün toplumun ortak malıdır ve herkes ihtiyacı oranında ondan yararlanır. İnsan misafir olduğu Kürdistanlı bir ailede kadının yarım saat bile olsa rahat oturduğuna tanık olamaz. Kadının ev içindeki bu muazzam emeği hiç görülmemekte bütün her şey erkeğin yaratımı olarak kabul edilmektedir. Herhangi bir erkeğin kadının yaptığı işlere bir ay dayanması mümkün değildir. Eğer bir erkek bu kadar işe zorunlu kılınırsa o bir daha dönmemecesine o ortamdan firar edecektir. Fakat kadının firar etmesi yaratılan erkeksi toplumsal konsensüs ile engellenmiştir. Kaçacak kadına gideceği yer bırakılmadığı için kadın bu duruma katlanmaktadır. Toplumumuzda kadınlar içinde kendini yakma ve intiharların fazlalığı kadının maruz kaldığı bu ağır fiziksel ve psikolojik baskıların sonucudur. Kadın bir yandan dış dünyadaki gelişmeleri uzaktan da olsa takip ediyor diğer yandan kendisine dayatılanın tam anlamıyla kölelik olduğunu fark ediyor ve bu durumu kabullenemiyor. O doğuşundan itibaren kendisi için çizilen hat üzerinde yürümek, kadere dönüştürülen rolünü oynamak zorunda bırakılmakta kendi görüşü düşüncesi sorulmamakta kendi iradesini beyan etme imkânı tanınmamaktadır. Erkeğin devlet güdümünde yarattığı toplumsal mutabakat kadının evden kaçışını da adeta imkânsızlaştırmıştır. Yani kadın için üçüncü bir yol, kendisinin azıcık da olsa iradesini katacağı bir yaşam alanı bırakılmamıştır. Bu nedenle kadın böyle bir yaşamı yaşamaktansa en zor olan ölümü tercih ederek intihar etmektedir. İntihar eden kadının erkeğe ve erkeğin hakim kıldığı sisteme mesajı çok nettir. Bu, “seninle bu koşullarda yaşamaktansa ölmek daha iyidir” mesajıdır. Bir insan için çok az da olsa bir yaşam imkânı bırakılırsa, küçük de olsa bir umut ışığı olursa intihar edemez. Yine erkeğin şu gerçeği ile yüzleşmesi gerekiyor: intihar eden her kadının katili yine erkeğin kendisidir, yarattığı ve koruyarak güçlendirdiği sistemidir. Bu olaylara erkeğin yaklaşımı tek taraflı ve gerçeklikten kopuktur. O, sanki kadın hiçbir şey bilmiyor, hissetmiyor, bu yaşadıkları onun hoşuna gidiyor gibi bir aymazlık içerisindedir. Çünkü erkek hiçbir zaman empatik davranıp kendisini kadın yerine koyarak düşünmemiş ve hissetmemiştir.

Aile bölümünde biraz açımladığımız ailenin demokratikleştirilmesinin en önemli ayağını kadın oluşturmaktadır. Bu kurumun en büyük emektarı, öğretmeni konumundadır kadın. Bu nedenle yaratılan kişilik üzerinde kadının çok büyük etkisi bulunmaktadır. Eğer Kürt toplumu ve bireyi çok düşürülmüş ve onunla çok oynanmışsa bu aile içi ilişkilerde kadının aşırı düşürülmüş olması ile diğer nesillere aktarılmaktadır. Bir toplumun en azından yarısını oluşturan kadının sadece çalıştırılma dışında bütün düşünsel ve örgütsel alanlardan dıştalanması o toplumu kötürümleştirmektedir. Hele hele o toplum Kürt toplumu gibi ülkesi parçalara ayrılmış, işgal edilmiş bir ülke ise kadının toplumsal sahadan atılıp sadece erkeğin malikânesine has özel evine hapsedilmesi durumuyla kurtuluş hiç mümkün değildir.
     Şimdi biz genel anlamda mevcut sistemdeki uygulamaları ana hataları ile dile getirmeye çalıştık. Bu sistem erkeğin yaratımı ve egemenliğinde geliştiği için ebetteki asıl sorumlusu da erkektir. Çünkü bu sistemi en çok korumak isteyen de yine erkektir. Bu nedenle bu sistemin neden olduğu hatalar erkeğe aittir ve aşılmasında da erkek hem vicdani hem insani hem de etik anlamda rolünü oynamak zorundadır. Erkeğin eleştirilmesinin ön plana çıkması ebetteki kadının yapacağı hiçbir şeyinin olmadığı anlamına gelmiyor. Tabi ki bu sistemi aşmak zordur fakat aynı zamanda zorunludur da. Böyle bir sorunla mücadelede kadının birey olarak kendisini eğitmesi, cinsini sevmesi, ona değer vermesi önemlidir ve işin ilk adımıdır. Daha önemlisi donattığı kişiliğini bireysel olarak ele almadan örgütlü kılması mücadeleyi örgütsel bir platforma taşıyarak yaygınlaştırmasıdır. Bilindiği gibi toplumumuzdaki geleneksel örgütlenmeler içerisinde kadına özel bir yer verilmemiştir. Aşiret meclislerinden köy meclislerine kadar tüm toplumsal yönetim ve karar mercilerinden kadın cins olarak dıştalanmıştır. Ülkemizin dört parçaya bölünmesinden sonra Kürdistan’ın değişik paralarında ortaya çıkan örgüt ve partilerden bazılarının bünyesinde kadına yer verilirken bazıları kadını tamamen dışarıda bırakmıştır. İşin can sıkıcı olan yanı kadını mücadele saflarına kabul eden bazı örgütlerimizin kadına yaklaşılmalarının gelenekselliği aşamamasıdır. Bu parti ve örgütlerimize katılan kadınlar hep geri cephede tutulmuş toplumsal gelenekler dayatılarak kadın önündeki engelleyicilik devam ettirilmiştir. Çok nadiren bazı kadınlar özgün, iradeli bir duruş sergilese de bu tutumlar Leyla Kasım gibi bireysel bir tavrın ötesine geçip klasik kadın yaklaşımını aştıramamıştır.
PKK’nın çıkışı ile Kürt kadını Kürdistan tarihinde adeta Zerdüşt yaklaşımının çağdaş versiyonuna kavuşmuştur. PKK mücadelesinin muazzam zorlu savaş koşullarına rağmen Kürt kadını yoğun bir şekilde örgüt saflarına akın etmiştir. Çünkü bu örgüt tarihimizde kadına klasik erkek egemen yaklaşımı aşan ilk ve tek örgüt olmuştur. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği kadın özgürlük ideolojisi çerçevesinde mücadeleye katılan kadınlar zorlu koşullara rağmen ayrı örgütlülüklerine kavuşarak özgün katılımlarını sağlamışlardır. Bu mücadele içerisinde Bêrîtan gibi, Zîlan gibi Bêrîvan-Şîlan gibi, Sema ve Rahşan gibi binlerce kadın büyük kahramanlıklar göstermiş, düşmana ve erkek egemenlikli zihniyete karşı yaşamın her alanında mücadele vererek şahadete ulaşmış ve tarihimizin çağdaş tanrıçalarına öncülük etmişlerdir.  Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaşam felsefesinde en çirkin ilişki hem zihinsel anlamda hem de fiziksel anlamda özgürleşmemiş insanlar arasındaki sadece cinsel güdü ve sömürü temelindeki evlilik ilişkisidir. APO’cu bu felsefeyi benimseyen devrimci militanlar, evlilikten önce özgürleşmeyi ve özgürleştirmeyi esas alırlar. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan kadının mücadele ederek, savaşarak kendisini geliştirmesini ve haklarını kazanmasına atfen şöyle demektedir; “savaşan özgürleşir, özgürleşen güzelleşir ve güzelleşen sevilir.”  Abdullah Öcalan en çok ezilen ve sömürülen kadın cinsinden hareketle PKK hareketini bir “kadın hareketi” olarak değerlendirmiş ve kadının kurtuluşunu bütün toplumun kurtuluşunun merkezine oturtmuştur. Hareketin kadına bu çağdaş yaklaşımından dolayı PKK sadece Kürt kadınının değil coğrafyamızdaki bütün halklardan ve Avrupa uluslarında da birçok kadının geldiği bir hareket olmuştur.

 Çok rahat koşullarına ve devlet imkânlarına rağmen ordusunda en fazla kadın asker bulunduran Avrupa ülkesi % 13,5 ile İspanya iken zorlu savaş ve dağ koşulları ile imkânsızlıklara rağmen bu oran PKK içerisinde  % 40’lara kadar çıkmıştır. Ebetteki bu durum Kürt toplumu açısından çok büyük bir gelişmedir. Yine genel örgüt yönetim mekanizmalarında alt sınır % 40 olmak kaydı ile her iki cins için de tam bir eşitlik sağlanmıştır. Çünkü APO’cu hareket karar mercilerinde yer almayan bir kadın hareketinin kazanımlarının kalıcı olmayacağını çok iyi çözümlemiştir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği kadın kurtuluş ideolojisi sadece Kürdistan kadınları için değil genel dünya kadınlarını da kapsamaktadır. APO’cu hareket içerisinde kişilikteki geri olan geçmişin kalıplaşmış bütün özelliklerine karşı savaş verilmekte ve kişi adeta yeniden yaratılmaya çalışılmaktadır. Burada kadınla erkek bütün alanlarda eşittirler. Hiçbirisi diğerinin özel hizmetkârı değildir. Her şey paylaşıma tabidir. PKK içerisinde yer alan kadın çok zor ve hep erkeğin işi olarak görülen askeri örgütlenmede ayrı birlik, savaş içerisinde komutan bütün örgütsel alanlarda özgün örgütlenme ve özerk yönetim ve örgütlülüğünün yanı sıra genelin içinde de erkekle aynı düzeyde yer alarak ve karar mekanizmalarında etkili olarak kendisini iradileştirmektedir. Kadınları özel olarak ilgilendiren alanlarda sadece oy çokluğu değil kadının görüşü esas alınmakta, kadın örgütlülüğünün tayin-terfi ve görevlendirmeleri bizzat kadın gücü tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu sonuca ulaşmak için PKK hareketi içerisinde yer alan kadınlar savaştan siyasete, eğitimden diplomasiye, sanattan örgütlenme çalışmalarına kadar bütün sahalarda çok büyük bir mücadele yürütmüşlerdir. Bu mücadele sonucunda kadın büyük zihniyet değişimini yaşayarak her alanda başarılı çalışmalar yürütebilecek yetkinliğe ulaşmıştır. Bu hareketin yarattığı toplumsal dinamizm Kürdistan’ın dört parçasındaki halkımızın büyük desteğini kazanırken işgalcileri de ürkütmüştür. Başta kuzey Kürdistan olmak üzere Kürdistan’ın genelinde PKK’nin ideolojik belirlemeleri ve felsefesi toplum içerisinde derinleşmektedir. Bu gelişmeleri gören bazı Kürt hareketleri şekli de olsa bazı özgün kadın örgütlülüklerini geliştirmek isteseler de kadına yaklaşımlarında samimi olmadıkları için kadına ve dolayısıyla da topluma bir şey verememektedirler. Çünkü bunların yaşam felsefelerinin özünde kadına yaklaşımda bir yenilik yoktur ve bunlar kadın yaklaşımlarını sadece kopyalamaktadırlar. APO’cu hareketin kadın şahsında ve öncülüğünde Kürdistan toplumunun özgürlüğünü çok ciddiye alan sömürgeci güçler kimi zaman antipropaganda geliştirerek, kimi zaman bazı işbirlikçilerini kullanarak kimi zamanda güç birliği yapıp harekete ve hareketin ideolojik-felsefik hattına saldırarak etkisiz kılmaya çalışmaktadır. Çünkü onlar kadının özgürleşerek irade kazanması ile Kürt toplumunun mutlaka özgürlüğüne kavuşacağını çok iyi bilmektedirler. Ülkemizi işgal edenler bu durumu görüp karşı saldırı geliştirmelerine rağmen Kürt örgütleri ile diğer bazı insanlarımızın bu durumu görmemeleri veya görmek istememeleri toplumumuzun aksayan, geriye çeken yönü olarak özgürleşme sürecini hem daha zorlu kılmakta hem de geciktirmektedir.

    Biraz açımlamaya çalıştığımız toplumuzdaki geleneksel kadın yaklaşımları İran rejiminin politikaları ile uyum içindedir. Bu nedenle eleştiriye tabi tuttuğumuz kadına uygulananların devam etmesi molla rejiminin de çıkarınadır. Belki her insan ilk etapta direkt egemen devlete kafa tutacak güçte değildir ama her birey kendinden başlayarak eğer kadın ise kendini geliştirmeye çalışıp köle zihniyetini aşmaya çalışarak, erkek ise kadına değer verip imkân tanıyarak aileyi demokratikleştirmek suretiyle rejim politikaları aile içinden başlamak üzere yavaş yavaş boşa çıkarabilir. Kürt halkı olarak şunu çok iyi görmeli ve doğru çözümlemeliyiz ki Kürdistan’ın parçalanmış olması ve işgal altında bulundurulması bir sonuçtur. Biz bu sonuca yol açan hataları doğru tespit edip çözüm geliştirmeden bunu değiştiremeyiz. İşte en büyük nedenlerin başında gelen kadının mevcut durumunun düzelmesi, ailenin demokratikleştirilmesi ve sağlıklı yeni nesillerin gelişmesi birbirine bağlı ama kadın kurtuluşunun ilk planda olduğu zincirin halkaları olmaktadır. Büyük ve köklü sorunların çözümü de zordur. Bu sorunun doğru çözümü ise APO’cu kadının özgürlük ideolojisi ve yaşam felsefesinde belirtilmiştir. Gerektiğinde pozitif ayrımcılık tanınarak gerektiğinde ayrı örgütlendirilerek gerektiğinde savaşarak yada eğitilerek kadın mutlaka özgür düşünceli ve iradeli bir güce dönüştürülmelidir. Aslında bunun için erkeğin gölge etmemesi bile yeterlidir. Erkek ve onun zihniyeti özel olarak engeller yaratmazsa kadın kendi gelişimini gerçekleştirecek düzeydedir. Çok zorlu koşullarda da olsa PKK hareketi bu konuda iyi bir örnektir. Elbette ilk olmasının ciddi zorlukları yaşanmıştır. Fakat en azından önümüzdeki süreç için çok büyük tecrübeler ve önemli bir birikim yaratılmış durumdadır. Bu kazanımlar sadece korunmaya alınmamalı aynı zamanda geliştirilerek güçlendirilmeli ve bir kadro topluluğunu aşarak bütün Kürdistan toplumunda hakim kılınmalıdır. O zaman görülecektir ki hem yaşam daha anlamlı hem de özgürlük daha yakın olacaktır.
 
devam edecek...

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER): SOMURGECI  MOLALAR  REJIMI  IRAN  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.