ORTADOĞU VE KÜRDİSTAN’A BİR BAKIŞ
Politik Analiz / 08 Temmuz 2014 Salı Saat 13:31
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mezopotamya, tarih boyunca kabile, aşiret, din ve mezhep çatışmalarına sahne olmuştur. Bir olgu olarak ‘devlet’in kendisini dayatmasıyla beraber özünde hegemonya ve iktidar savaşları yaşanmıştır. Nitekim günümüzde de ulus ya da din karakterli olsun ortaya çıkan birçok örgütün temel amacı "devlet" olmaktadır

Mezopotamya, tarih boyunca kabile, aşiret, din ve mezhep çatışmalarına sahne olmuştur. Bir olgu olarak ‘devlet’in kendisini dayatmasıyla beraber özünde hegemonya ve iktidar savaşları yaşanmıştır. Nitekim günümüzde de ulus ya da din karakterli olsun ortaya çıkan birçok örgütün temel amacı "devlet" olmaktadır. Çünkü ‘devlet’, iktidar ve hegemonya güdüsünü en iyi perdeleyen araç durumundadır. Ama burada önemli olan, yaşanan çatışma ya da savaşlarda imaj ile hakikati ve asil ile vekili ayırt edebilmektir.

Bir Marka Olarak "İŞİD"

Bu örgütlerden biri de kendisini "Irak ve Şam İslam Devleti" olarak tanımlayan IŞİD'tir. IŞİD adlı örgütün deyim yerindeyse El Kaide'yi de sollayarak bu derece isim yapmasının nedenleri üzerinde durmak gerekir. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki isim ve bayrak gibi imaja dair yansımalar her zaman yanılsama oluşturabilirler. Hatta ekranlara yansıyan pratikler de yanıltabilir. Ne de olsa Kapitalizm sayesinde çağımız bir tür markalar ve imajlar çağına dönüştürüldü. IŞİD adlı örgüt de bir marka olarak öne çıkarıldı. Üstelik onu öne çıkaran güçler o kadar çeşitli ve çelişkili ki, bu marka dahi Ortadoğu coğrafyasındaki hesapların karmaşa düzeyini bir ölçüde ifade etmeye yardımcı olabilir. Devrildikten sonra mirasını bir iktidar aracı olarak sürdürmek amacında olan Saddam'ın bazı eski subayları Suriye rejimine sığınarak orada beslenip büyütüldüler. Diğer taraftan ABD'nin Afganistan harekatından ürken İran bu önemli komşusundaki gelişmeler karşısında tedbir geliştirerek Taleban ve El Kaide'nin bazı önemli komutanlarıyla uzlaştı. Öte yandan TC öteden beri başta Çeçenler olmak üzere diğer bazı Orta Asyalı Selefi grupları hep besledi. Suudi Arabistan, Katar ve diğer Körfez ülkelerinin de kendi vekil örgüt ve hücreleri hep hazırdı. Suriye savaşı başladığında tüm bu örgütler bu ülkeye doluştu. Suudi, Körfez ülkeleri ve yine TC'nin desteklediği onlarca örgüt ve grup direk olarak Şam yönetimini hedefledi. İran ve Suriye rejimleri de beslediği unsurlar aracılığıyla hem Sünni dünyası içerisinde bir gedik açmak, Sünni adıyla yürütülen savaşı manipüle etmek hem de kendilerine yönelen onlarca vekalet örgütünü vurmak için kapsamlı bir organizasyona başvurdular. İşte bunun adı İŞİD oldu. İŞİD neredeyse tümüyle diğer Selefi gruplara karşı savaştı ve Suriye rejimini hemen hemen hiç hedeflemedi. Suriye ve İran, İŞİD örgütünü salt Sünni-Selefi gruplara karşı değil aynı zamanda Kürtlere karşı da kullandı. Batı Kürdistan'da Kürt Özgürlük Hareketi ile direk savaşmayan Suriye rejimi başta İŞİD çeteleri olmak üzere dolaylı yöntemlerle yönlendirdiği birçok grubu Kürt halkına saldırtıyor. Bu planın perde arkasında İran da var. Genel olarak İran ve Suriye rejimlerinin bu vekalet savaşlarından en kazançlı çıkan iki taraf olduğu belirtilebilir. Bu konuda başı çeken ve Rojava devrimini boğmak için kendi topraklarını çete sürülerinin yol geçen hanına çeviren TC ise en zararlı çıkan ülke oldu ve bunun faturasını daha da ödeyeceğe benzemektedir. Bunun en etkili işareti Musul Konsolosluğunun bir bütün olarak çetelere rehin düşmesiyle görüldü. Oysa TC kendi Sünni politikasından emindi.

"Savaş Tanrısı" Amerika

Diğer taraftan ABD ise bir yandan İran'ı yalnızlaştırmak ve Suriye rejimiyle olan bağını koparmak için Maliki rejimini hep kendi yanında, olmazsa dengede tutmak istedi. Ama İran'ın başta Irak olmak üzere bölge siyaseti ve Suriye'deki gelişmeler tüm hesaplarını bozdu. Suriye'deki tüm radikal örgütleri hem birbirleriyle hem de rejimle çatıştırma ve birbirlerine bitirtme siyaseti kaosu daha da derinleştirdi. Amerika hem bu siyasetini sürdürmek hem de kaosu yönetmek istiyor. Ama son süreçte ise "liberal muhalefet" kavramını dillendirmeye başladı. Liberal ABD'nin, liberal muhalefete daha yeni vurgu yapması bile 3 yılı aşan ve yüz binlerce sivil insanın ölümünün yanında büyük bir insani trajediye yol açan Suriye iç savaşının perde arkası "savaş tanrısı" olduğunu gösteriyor. Dinci çeteler "tanrı" için savaştığını düşünürken esasta bu savaş tanrısı için savaşmaktalar. Çünkü Suriye’deki savaştan hem maddi hem de siyasi olarak azami parsayı toplayan Amerika’dır.

Ninova’nın Düşüşü

Önemli bir parsa toplayan diğer bir savaş tanrısı da İran’dır. Ortadoğu bölge dengelerinde ustalıklı denebilecek bir siyaset yürüten İran; Irak ve Suriye'de Sünni çete örgütlerinin bir kesimini (İŞİD ve diğer örgütlerin bazı bileşenlerini) yönlendirerek, onları dolaylı yollardan kullandı. Böylece tüm dünya Sünni dini inanç adına kafa kesmeden tecavüze, gasptan hırsızlığa kadar tüm vahşeti günlük olarak izledi. Rusya yıllarca bu noktaya vurgu yapıyordu zaten. Ama en çok İran bu durumdan yararlandı. Çünkü birincisi bölgenin neredeyse tüm Şiileri ve Suriye Alevileri İran'ın hedeflediği "Şii hilali" etrafında toplandılar. İkincisi Sünni inanç adına gerçekleştirilen vahşetler, dünya gündeminde hep hedef yapılan İran'ı gözlerden uzak tuttuğu gibi ona belli bir meşruluk da kazandırdı. Nitekim ABD dahi taktik icabı da olsa İran'la açık olan mesafeyi bir ölçüde kapatmayı tercih etti. İngiltere on yıllardan sonra Tahran Büyükelçiliğini açma kararı aldı. Böylece savaş tanrıları uzlaştı. Ama savaşı durdurmak için değil daha da gürleştirmek için… Ne de olsa kendileri değil dini hikayelerdeki cehennem zebanilerini andıran yaratıklar savaşıyor. Maliki'nin mezhepçi politikaları, Suudi Arabistan'ın İran-ABD yakınlaşmasına duyduğu tepki, Suriye rejimine müdahale edilmemesi gibi nedenler büyük bir Sünni öfkeyi biriktirdi. Bu öfke birikimi İŞİD olarak patladı. Aslında bir Sünni öfke patlamasıydı. Ama bu durum İŞİD bayrağı altında yaşandı. Oysa perde gerisinde çok çeşitli güçler vardı. Musul'un ya da diğer adıyla tarihi Ninova’nın düşüşüne giden süreç böyle hazırlandı. Musul'un düşüşüyle beraber Sünnilerin "meşru" olarak kabul edilen Irak ordusu içerisindeki on binlerce gücü bir anda dağıldı. Sünni kesimin iradesi İŞİD ve benzeri çetelerin ipoteğine geçti. Dolayısıyla bir "Sünni zaferi" olarak yansıtılan durumun aslında yakın vadede bir "Sünni hüsranı" olduğu görülecektir. Çünkü İŞİD ve benzeri güçlerin gelecekleri yoktur, dünyanın uluslar arası güçleri tarafından hiçbir zaman tanınmayacaklar ve eninde sonunda tasfiye edilecekler. Bu gibi yapılar "ara aktörler"dir ve ana aktörlerin onlarla işi bitince sahneden çekilmeye mecburdurlar.

Kürtler ve Özgürlük Hareketi: Büyük İmkanlar ile Büyük Tehlikelerin İç içeliği

Mevcut durumda Ortadoğu'da başlıca üç siyasi ve toplumsal yapı çekişme halindedir. Kürtler, Sünniler ve Şiiler. Elbette bu yapıların kendi tercihi değildir bu. Ama Sykes – Picot Antlaşmasından bu yana uygulanan "yüksek siyaset"ler bu sonucu doğurdu. Şimdi Sykes-Picot sistemi çözülüyor ve yerine yeni bir sistem hazırlanıyor. Ama bu sefer başta Kürtler olmak üzere bölge halkları o zamanki gibi çaresiz, örgütsüz ve inisiyatifsiz değil. Bu konuda Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğündeki örgütlülüğü ve bilinciyle öne çıkan Kürt halkıdır. Sünniler ve Şiiler ise belirtildiği gibi savaş tanrılarının organize ettiği kan-revan bir oyunun içerisindedirler. Bu durum "üçüncü çizgi" konumuna sahip Kürt halkı için tarihi imkanlar doğurmaktadır. Eğer özgürlükçü çizgide daha da örgütlü ve organize olabilirse hem kendi özgürlüğünü garanti altına alabilecek hem de sözü edilen kanlı tablonun sona erdirilmesi için öncü ve arabulucu olabilecek. Sözü edilen daha da üst boyutlu örgütlü güce ulaşamazsa söz konusu kan deryasının içerisine çekilmesi ve darbelenmesi işten bile değildir. Dolayısıyla büyük imkanlar ile büyük tehlikeler bu derece yakın ve bu derece iç içe yaşanmaktadır. Bu durum ve olası gelişmeler daha da detaylandırılabilir:

1) Kürt halkı için geniş ve tarihi bir alan açılmış durumdadır. Bu durum, Kürt Özgürlük Hareketinin on yıllardır sürdürdüğü devrimiyle Sykes-Picot sisteminin çözülmesinin buluştuğu an demek oluyor. Bu durumun, insani kutsallıklarla dolu bu topraklar ve bölge halkları açısından özgürlük lehine en üst boyutta değerlendirilmesi tarihi bir görev durumundadır.

2) Bu durumun bölge ve uluslar arası güçler de farkındadır. Fakat buna kendi "Kürt çözümleri"yle yaklaşım göstermektedirler. Bunun adı "Liberal Kürt Çözümü"dür ve laboratuvarı Hewlêr’dir. Sünni politikası dibe vuran Türk devleti dahi artık bu Kürt çözümüne hazırlanmaktadır. İlk kez bir Türk devlet yetkilisinin "Kürtlerin kendi kaderini tayini"ni telaffuz etmesi ve İsrail cumhurbaşkanının da benzeri ifadelerle Obama'dan bunu sahiplenmesini istemesi bu durumun sonuçlarıdır.

3) "Liberal Kürt Çözümü" içerisinde Hewlêr ile Süleymaniye çatallaşması mevcuttur. Son Kerkük hamlesi ile bu şehir ve civarı garanti altına alınabilirse YNK, Güney Kürdistan'ın birinci gücü haline gelecektir. Aksi bir durum ile Musul ve civarını koruyamayan KDP ise bu gidişattan endişelidir. Dolayısıyla diplomasiye yüklenmektedir. Yani başta YNK olmak üzere Kürdistani güçlerin başarılarını diplomasi yoluyla kendisine mal etmeye çalışmaktadır. Aynı tutumu Kuzey Kürdistan konusunda da "Ulusal Kongre" yoluyla yapmaya çalışmakta ve imaja oynamaktadır. Yani deyim yerindeyse köylü kurnazlığı yapmaktadır.

4) Kürtler için tam da ulusal birliği her yönüyle pratikleştirme zamanıdır. Böylece imaja dayalı ve yapay çözümler yerine asli çözümler gelişebilir. Ama bunun tek handikabı KDP’dir. İmajı ve söylemi bir tarafa bırakılırsa KDP’nin gerçekten de dar ve katı bir aile partisi gerçekliğini hiçbir zaman aşmadığı rahatlıkla anlaşılacaktır. Dolayısıyla başta PKK ve YNK olmak üzere diğer tüm Kürdistani güçler ortak siyasi ve diplomatik platformlar geliştirmeli, ulusal birlik stratejisini somut kılmalıdır. KDP de dar yaklaşımlarını terk edip buna gelirse daha da iyi olacaktır.

5) Bu durum Rojava'ya da yansıtılmalıdır. Diğer taraftan ne yazık ki KDP Rojava konusunda yomsuz rolünden vazgeçmemektedir. Ulusal birlikteliğin en fazla dillendirildiği bugünlerde bile KDP'ye yakın PDK-S ile Fuat Eliko'nun Yekiti oluşumu bunun tam aksi bir tutumla bir yandan geçen sene yaşanan Amûdê olaylarını tekrardan provoke etmeye çalışmakta diğer taraftan da Kürt – Arap gerginliğini kaşımaktadırlar.

6) Kuzey Kürdistan’daki çözüm sürecinin nispeten ilerlemesinden İran ve Suriye rejimleri rahatsızdır. Bunun Rojava'ya dönük olumsuz yansımaları gelişebilir. Bu güçlerin yönlendirmesiyle çete saldırıları tekrardan boyutlanabilir. Hatta Suriye rejimi kendi içerisinde biraz daha rahatlarsa direk de yönelebilir.

7) Çözüm sürecinin ilerlemesinden rahatsız olacak bir diğer güç KDP'dir. Dolayısıyla Rojava'da KDP ile Suriye rejimi ittifakı da uzak ihtimal olarak görülmemelidir. Zaten düzenli olarak temas halinde oldukları bilinmektedir.

8) Dolayısıyla Rojava Kürdistanı konusunda Suriye'deki gibi sürüncemeli ve çözümsüzlük ile kaosun neredeyse olağanlaştığı bir durum Kürtler açısından aşılmalıdır. Bunun için Suriye rejimine bir netleşmeyi dayatmak zorunluluk halini almıştır. Bunun temel koşulu ise elbette başta askeri ve ekonomik olmak üzere her açıdan ayakları üzerinde durmayı garantilemiş bir Rojava gerçekliğidir.

9) Bir diğeri ise diğer halklar tarafından da kabul edilmiş bir Rojava gerçekliğidir. Özellikle de iktidarlar tarafından şovenizmin yaygın ve derinlemesine işlendiği toplumsal kesimlerle ilişki bu açıdan önemlidir. Bu konuda yetkin diplomasinin devreye konulması bir zorunluluktur. Aksi halde bölgenin içerisine itildiği ve mezhepler ile halkların birbirine kırdırılmasının hedeflendiği bir ortamda Kürt-Arap çatışmasının başlaması işten bile değildir. Zaten Rojava'ya dönük saldırıların beslendiği temel zemin de budur. Yine Kürt işbirlikçi çizgisinin bir Truva atı olarak hedeflediği de budur ve Rojava'da onların uzantılarının tahrikleri günlük olarak gelişmektedir.

10) KDP şimdilik Şengal ve Tilkoçer'e bitişik olan Rabia'yı askeri olarak tutmaktadır. Ama buraları ne zaman bırakacağı hiç belli değildir. KDP'nin Musul pratiği bunun göstergesidir. 10-15 yıl önce tıpkı Kerkük gibi Musul'un da Kürdistaniliği vurgulanıyordu. Şimdi bu söylemlerden eser bile yok. Takriben yüzyıl kadar önce İngilizler karşısında Osmanlı subay ve yöneticileri Musul’u terk ettiğinde dahi çoğunluğu oluşturan Kürtler şehri bırakmadı ve savaştı. Ama ne yazık ki KDP’nin politikaları yüzünden şimdi Musul’da neredeyse Kürt kalmadı. Aynı KDP’nin Kerkük’te şov yapması ise gülünç olduğu kadar trajiktir de. Dolayısıyla alandaki başta Êzidi ve Şebek olmak üzere tüm Kürtlerin güvenliği için stratejik tedbirler geliştirilmelidir. Bunun için Rojava’daki özgürlük güçlerine de önemli yükümlülükler düşmektedir.

 

Akif Roj

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.netwww.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER): ORTADOGU  KURDISTAN  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.