ERDOĞAN’IN “B VE C PLANLARININ” ARKA PLANI NEDİR?
Makaleler / 05 Haziran 2014 Perşembe Saat 05:57
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmeyeceği ne kadar doğruysa, Türkiye’de diktatörlük kurulurken Kürt sorununun çözülemeyeceği de o kadar doğrudur.

 

Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmeyeceği ne kadar doğruysa, Türkiye’de diktatörlük kurulurken Kürt sorununun çözülemeyeceği de o kadar doğrudur. Erdoğan’ın B ve C planlarının arka planında bütünüyle tasfiyecilik zinciri bulunuyor. Bunu önemsemeyen bu planlar karşısında tasfiye sürecine girer

Başbakan Tayyip Erdoğan, AKP grup toplantısında, gerilla saflarına katılan ve yaşları daha çok genç olan bazı gerilla adaylarının konumunu ve onların ailelerinin duygusal durumlarını çok sinsice bahane ederek, yeniden bir savaş sürecinin işaret fişeğini ateşledi.

Erdoğan’ın, ilgili konuşmasında, söze özellikle “mesaj veriyorum” diye başlamasının anlaşılmayacak bir tarafı yok. Burada çok açık bir biçimde ve doğrudan Kürtleri tehdit ederek, bizim “B ve C planlarımız da var” dedi. Burada anlaşılması gereken en önemli husus, artık bundan böyle sözde de olsa, ortada bir barış ve çözüm sürecinin kalmadığıdır. Diğer bir deyişle A planı olarak bugüne kadar tahvilde bulunan, özü itibarıyla tasfiye amaçlı ve fakat formüle edilen adı “barış ve çözüm” olan süreç artık bitirilmiş bulunuyor.

Böylece, artık Erdoğan’ın ve AKP-MİT devletinin, B ve C planı adıyla yeni bir politik strateji dahilinde planlarının devrede olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bu planların bir kısmını, yazar Günay Aslan bir süre önce “Kürtlerle savaş simülasyonu” başlıklı makalesinde deşifre etti.

Ataislam, halife Erdoğan

Kürdistan halkının kurumsallaşma konusunda dünya ölçeğindeki diğer ülkelere kıyasla her bakımdan sorun yaşadığını biliyoruz. Bu aynı zamanda devletler liginde politika yapma düzeyini ve niteliğini ifade ediyor. Bu konuda henüz bir rüşeym halini yaşadığımız için, doğal olarak politik gündemi belirlemede de biraz gerideyiz. Bu bağlamda, eğer ülke ve toplum olarak bir savaş halini yaşıyorsak, ancak onu yazıyor ve konuşuyoruz. Aynı şey tersi bir tutum ve pozisyon açısından da geçerlidir. Yani diyelim ki, mevcut halde ortada kısmi bir sükûnet veya ateşkes hali gibi bir durum söz konusudur. O zaman da ancak ve yalnız o çerçevede konuşuruz, yorum yaparız. İşte bundan dolayıdır ki, Günay Aslan’ın o yazısı hiç gündemleşmedi ve üzerinde layıkıyla durulup tartışılmadı.

Buradan şuraya gelmek istiyorum: Başbakan Erdoğan, Türk-İslam sentezi ideolojisi ve pratik politikasıyla yeni bir savaş sürecine hazırlanıyor. O, Neo-Osmancılık ruhu ve felsefesiyle yola çıkmış bir sömürgeci liderdir. Hele AKP’nin gençlik örgütünün “Padişah, Fatih” gibi sloganları atması, asla boşuna değildir; Erdoğan’a biçilen yeni bir Ataislam, Halife rolünü ortaya koyuyor, yansıtıyor. Burada üzerinde durmamız gereken esas husus, Erdoğan’ın, A planını rafa kaldırdığının ve bunun yerine de, B ile C planlarını devreye koyduğunun iyi anlaşılmasıdır. Öyle ki, AKP grubundaki konuşmasından hemen iki gün sonra da Erdoğan, yine aynı içerikte bir konuşmayı daha yaptı, o tutum ve duruşunu aynen sürdürdü.

Erdoğan’ın Kürt karşıtı söyleminin hortlaması tesadüf mü?

Bunu da, Gezi Parkı direnişinin yıldönümü vesilesiyle yaptığı özelliği olan bir konuşmanın içerisine yerleştirdi. Zaten bu Gezi Parkı’nın ruhunu ve özünü saptırmak, onu karalamak üzere hazırlığı olan bir konuşmaydı. Ve aynı zamanda çok ustaca satır aralarına bir yön belirleme işareti olarak, bu yeni B ve C savaş planlarının resmini de yerleştirdi. Dediği şuydu: “Türk bayrağını yaktılar, bira şişeleriyle TC yazdılar, terör örgütü elebaşısının posterleriyle Gazi Mustafa Kemal’in posterlerini yan yana açtılar.”

Bilindiği üzere Gezi Direnişi sürecinde, basına yansıyan görüntülerde, Sayın Öcalan ile Mustafa Kemal’in resimleri bir ara yan yana asılmıştı. İşte burada esas mesele, Erdoğan’ın bunca zamandan sonra Erdoğan’ın, neden bugün ortaya çıkıp Sayın Öcalan’ın o günkü fotoğrafı üzerinden MHP ve CHP tabanına mesaj verdiği, sorusudur. Herhalde aklı başında hiç kimse çıkıp da, “Erdoğan bu durumdan daha yeni haberdar oldu”, diyemez. Bu halde, gerçek, artık Erdoğan’ın ve AKP devletinin, yeni bir dizi savaş planlarını adım adım devreye soktuğudur. Burada, özellikle Sayın Öcalan için kullanılan ifadelerin politik içeriği, milliyetçi Türk toplumuna ideolojik, psikolojik mesajlar vermeye dayalıdır. Çünkü çok iyi biliyoruz ki, “terör örgütü elebaşısı” kavramı, tamamen Türk Genelkurmayı’nın bütün bir özel savaş zamanında kullandığı bir ifadedir, sıfatlandırmadır.

Özellikle AKP’nin havuz medyası, Erdoğan’ın kullandığı bu deyimleri değiştirerek, revize ederek, bunların yerine de, “Bölücü örgüt lideri ve Atatürk” gibi kelimeleri yerleştirerek yumuşatmaya çalışsa da, bunun bu bilgi çağında asla bir kıymet-i harbiyesinin olmayacağı malumdur.

Burada Gezi Parkı direnişine bağlı olarak bir başka ayrıntıya da değinmekte yarar var: Bu da, Türkiye cephesinde adım adım bir faşist diktatörlük rejimi inşa ediliyor, bunun uygulamaları yaşanıyor, gelişiyorken, buna binaen Kürdistan’da ise bir barış ve çözüm sürecinin nasıl olup da söz konusu olduğudur. Bazı Türk liberal aydın ve yazarları ile Kürdistan Özgürlük Hareketi önder kadroları arasında, bu mahiyette kısa erimli bir tartışma sürdü. Açık ki, mesele layıkıyla tartışılmadı. Tabii bunun da birçok nedeni vardır.

Hitler-Erdoğan benzetmesi öğreticidir

Oysaki en basitinden ortada bir İkinci Dünya Savaşı deneyimi ve özellikle de Hitler’in başvurduğu, “işte barış yapıyorum” adı altında uyguladığı oyalama, yanıltma ve nihayetinde zaman kazanma hilesi, taktik politikası deneyimi vardır. Onun için Erdoğan ile Hitler’in sık sık benzetilmesi, oldukça yerindedir. Yalnız bu düzlemde de biraz Hitler ve Erdoğan ikilemi ele alınsa, çoğu tartışma konusu çok daha sağlıklı bir yere kavuşturulur.

Böylece, TC- AKP devleti, Kürdistan’da bir özel savaşı yürütüyorken, Türkiye’de bir demokratik sistemin değerler silsilesinden, onun hukuki yapısından bahsetmek mümkün olmayacağı gibi, aynı şey tersi durumda da geçerlidir. Yani Türkiye’de diktatörlük varken Kürdistan’da “barış ve çözüm” realitesi asla ve kesinkes yaşamsallaşamaz.

Bütün bunlardan sonra, doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor: Peki, o halde neden ve niçin bir buçuk yıl önce bu barış ve çözüm süreci gündeme geldi, devreye sokuldu? Bu konuyu yazan ve konuşan çok sayıda Kürt aydını ve yazarı olmasına rağmen, bir türlü istenilen düzeyde bir etki yapılamadı. Onun için konu bağlamında bir kez daha birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum:

AKP’nin çözümü değil krizi var

Birincisi, 2011 yılında Kürdistan Özgürlük Hareket tarihinin en üstün gerilla savaşı düzeyini yakalamıştı. Öyle ki, gerilla kuvvetlerinin resmen 300 km gibi bir alanı kontrol ettiğini, Türk devleti bile inkâr edemiyordu. Dolaysıyla tarihte ilk defa TC sömürgeci devletinin, Kürdistan halkının nezdinde gücünün bir kırılmayı yaşadığı ve bunun psikolojik ruhi özgürleşmeye inanç sağladığını en çok TC devleti biliyordu. Onun için de ne yapılıp edilip bu durumun değişmesi gerekiyordu. Bunun yolu da, başvurulduğu üzere “ateşkes” ya da “barış ve çözüm süreci” diye formüle edilen çarelerin devreye sokulmasıydı.

İkincisi, Rojava Kürdistan’ın tarihi devrimiydi. Ne yapılıp edilip Rojava’nın Barzani’nin egemenliğine verilmesi gerekiyordu. Çünkü Barzani ailesi tarihsel olarak Türk Devletinin işbirlikçisi, ajanı durumundadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun istihbarat örgütü olan, Teşkilatı Mahsusa’nın, Musul ve Kerkük temsilcisinin Barzani ailesi olduğunu bilenler için, bugünün meseleleri gayet anlaşılırdır. Bunun için AKP devleti, Ulusal Kongre hazırlıkları adı altında KDP’yi adeta bir truva atı olarak kullandı. Bir yandan hem kongrenin hazırlıkları savsaklatılarak yapılaması engellendi, hem de El Nusra, IŞİD gibi çetelere her türlü destek verilerek Rojava Kürdistan’ı üzerine sürüldüler. “Barış ve Çözüm Süreci” propagandasıyla da, Kuzey Kürdistan’ın, Rojava’ya olması gereken desteği bütün iyi niyetlere rağmen istenilen düzeye erişilemedi.

Ağrı ve Norşin’de yapılan daha önce de yapılmalıydı

Üçüncüsü, 30 Mart 2014 yılında yapılan yerel seçimlerin AKP lehine en avantajlı bir biçimde sonuçlanmasının hesabıydı, planıydı. Bunun böyle olduğu, en açık bir biçimde bugün AKP ile baş başa yarıştığımız Ağrı ve Norşin’de test edildi ve gördük. Demek ki, 30 Mart yerel seçimlerinin startının verilmesiyle beraber, aynen bu gün Ağrı ve Norşin’de olduğu gibi,  o zaman da çok ciddi bir biçimde AKP’nin teşhiri ve tecritti yapılmış olunsaydı, belli ki sonuçlar çok farklı olacaktı.

Dördüncüsü, Ağustos 2014 tarihinde yapılacak olan Cumhurbaşkanı seçimleridir. Öyle anlaşılıyor ki, Erdoğan bu konuda bir yeni politik stratejiye yönelecektir, sarılacaktır. Bu da, gerginlik üzerinden milliyetçi, ırkçı Türk toplum çoğunluğuna dayanarak ilerleyecektir. Daha önce MHP ve CHP’nin ulusalcı, milliyetçi tabanlarından da destek alarak Cumhurbaşkanı olmak isteyeceğini vurgulamıştım. Ve demek oluyor ki, Erdoğan, BDP ile HDP oylarının karşılığını, bir biçimde bu adı geçen kesimlerden devşirecektir. Özetle, Kürdistan halkına ve Özgürlük Hareketine karşı fiili bir savaş hali hemen yaşanmasa da, Erdoğan yine de bunun propagandasını yapacaktır. Aynı Suriye karşıtlığı üzerinden yürüttüğü gerginlik politikası misali, bu defa da içerde Kürdistan halkına karşı bunu yapacaktır.

Erdoğan yeni OHAL’ler ilan edebilir

Beşincisi, esas olarak A planı ve ya sözde barış ve çözüm sürecinin amacından bir de 2015 yılında yapılacak olan genel seçimlerdi. Ancak eğer B ve C planları devreye konulur ve fiili bir savaş hali yaşanacak olursa, artık ondan sonra seçimlerin yapılmayacağını anlayabiliriz. Özellikle AKP’nin hızla yaşadığı oy kaybını da hesaba kattığımızda, Erdoğan’ın özel yasalar icat ederek ve olağanüstü hal durumlarını ilan ederek, seçimleri bilinmeyen bir tarihe ertelemesi asla sürpriz değildir. 1 Haziran’da Ağrı, Norşin ve Yalova seçimlerinin ortaya koyduğu oy düşüşü gidişatı ve bunun politik manada ki resim karesini bu bakımdan iyi anlayalım, diyorum.

Kısacası, şimdiden Erdoğan’a ve AKP’nin İslam-Türk ideolojisi ve faşist politik sistemi karşısında çok ciddi örgütlenmek gerekiyor. Hele ki çok uyanık olmayı, hazırlıklı olmayı asla ihmal etmemek gerekiyor. B ve C planlarının arka planında bütünüyle tasfiyecilik zinciri bulunuyor. Bunu önemseyen gerekli önlemi alır ve ona göre örgütsel-politik bir tutum geliştirir, önemsemeyen de, haliyle  bu planlar karşısında tasfiye sürecine girer.

 

Cemil Casım Kılıç

 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

 

 

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.netwww.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): ERDOGAN  B  VE  C  PLANLARI  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.