SURİYE, ROJAVA VE ÇOK AKTÖRLÜ KİRLİ SAVAŞ - Analiz
Haberler / 15 Mayıs 2014 Perşembe Saat 06:37
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Suriye iç savaşı üçüncü yılını geride bıraktı. Geçen süreçte resmi rakamlara göre 150 binden fazla insan yaşamını yitirdi. Gerçekte ise bundan çok daha fazla kayıp yaşandı. Bunların büyük çoğunluğu ise başta çocuklar olmak üzere sivil insanlardır. 21. Yüzyıl tarihin en kirli savaşlarından birine daha tanıklık ediyor. İngiliz Churchill'in, emperyalist çıkarları kandan daha değerli gören politikası onun ardıllarınca sürdürülüyor.

Suriye iç savaşı üçüncü yılını geride bıraktı.  Geçen süreçte resmi rakamlara göre 150 binden fazla insan yaşamını yitirdi. Gerçekte ise bundan çok daha fazla kayıp yaşandı. Bunların büyük çoğunluğu ise başta çocuklar olmak üzere sivil insanlardır. 21. Yüzyıl tarihin en kirli savaşlarından birine daha tanıklık ediyor. İngiliz Churchill'in, emperyalist çıkarları kandan daha değerli gören politikası onun ardıllarınca sürdürülüyor. Kaosa sarmalanmış stratejiler en soğukkanlı bir biçimde devreye konulup izleniyor. Din ve mezhep fanatizmi ile taassubunun ve hatta çılgınlığının karakış halini aldığı günümüz Mezopotamya iklimi ise bu stratejiler için uygun atmosfer konumunu sürdürüyor. Bu topraklardan sürekli petrol ve diğer zenginlikleri hortumlayan ABD ve Avrupa, ters paralelden de en ölümcül silahları akıtmaktadır. Bu çifte trafik Amerika ve Avrupalının "maddi" yaşam standartlarını daha da yükseltirken Mezopotamyalı insanı da günlük olarak canından etmekte ve tarihi trajedilere sürüklemektedir.

Kan Üzerine Kurulu Denge

Suriye savaşı da tam kör döğüşü halini almıştır. Herkesin adeta bağırsaklarını temizlercesine kendi teröristlerini doluşturduğu Suriye, Moğol ya da Haçlı seferleri esnasında yaşadığı kaosu aratmıyor. Sözde "kutsallık" simge ve sloganlarını kullanan ucubeleşmiş varlıklar; katliamlardan tecavüze, hırsızlıktan gaspa her türlü kirli savaş yöntemlerini kullanmaktadırlar. Bu konuda başta Amerika, Avrupa, TC, Suudi Arabistan ve diğer devletlerin taşeronları olmak üzere Suriye rejimi ve müttefikleri de aynı kirli uygulamalarda bulunuyorlar. Aralarındaki tek fark birbirlerine dönük sözde karşıt söylemleridir. Nitekim birbirlerine en karşıtmış gibi görünen ABD ve İran, birbirlerini günlük olarak kırımdan geçiren "Şii" ve "Sünni" yapılanmaları üzerinden bir "denge" oluşturmuş durumdadırlar. Bu kan üzerine kurulu bir denge olmaktadır. ABD, kendi pratikleriyle bir "Şii Hilali" yaratırken, tam karşısında da taassup ile örülü bir Sünni coğrafyası ortaya çıkardı. Bu zaten İran rejiminin de istediği bir tablo olmaktadır.

İran'ın Mandasındaki Suriye

Öte yandan Cenevre 2 toplantılarından zaferle çıktığını düşünen Suriye rejimi bunun hemen ertesinde başta Lübnan sınırı, Halep, Humus ve İdlip olmak üzere saldırıya geçti. Yanı sıra çok öncesinden içerisine sızıp belli ölçüde kontrole aldığı sözde silahlı muhalefetten başta IŞİD olmak üzere birçok çeteci yapıyı da kendisine yedekledi. Bunda İran'ın da rolü yadsınamaz. Nitekim rejimin zorlandığı birçok yerde IŞİD çeteleri devreye girdi ve başta Cebhet el Nusra ile Ahrar ul Şam olmak üzere diğer çeteci yapılarla çatıştı. Diğer taraftan rejimin eskiye oranla toparlanmaya başladığı ve moral tazelediği görülmektedir. Yanı sıra rejimden üst ya da alt düzeydeki asker ve siyasetçi kopuşu da en alt düzeye inmiş denebilir. Ama deyim yerindeyse Suriye rejimi yağmurdan kaçarken doluya tutuldu. Çünkü muhtaç olduğu İran ve onun uzantısı Hizbullah, Suriye rejimini adeta ahtapot gibi sarmalamış durumdadır. Mevcut rejim gitse de kalsa da Suriye içerisinde İran faktörü artık bir realite haline geldi ve burayı kolay terk edeceği düşünülmemektedir. Hatta Suriye sorunu masaya yatırıldığında İran, gizli ya da açık en az rejim kadar muhatap durumundadır. Bu yönüyle Suriye'nin adeta İran'ın mandası altına girmiş bir devlet olduğunu söylemek mümkün.

Öte yandan rejim kendi içerisinde de oldukça kırılgandır. Dayalı olduğu Alevilik kendi içerisinde yoğun çelişkiler yaşamaktadır. İran, Rusya ve Hizbullah gibi güçler devleti adeta parsellemiş durumdadırlar. Silahlı muhalefete dönük savaşın paralelinde tali planda ve örtülü bir rejim içi iktidar mücadelesi de sürmektedir. Haziran ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri ise hem içte hem de dışta bir formaliteden öteye bir anlama sahip değildir.

Savaş Cephesindeki Durum

Silahlı muhalefete karşı önemli bir üstünlük sağlayan Suriye rejimine karşı tekrardan ABD, Fransa, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın başını çektiği ittifak harekete geçti. Bu ittifak başta ABD'nin sözde "terörist listesi"nde yer alan Cebhet el Nusra olmak üzere diğer silahlı muhalefete tekrardan silah sevkiyatını artırdı. Bunun sonucunda rejimin geniş harekatına karşılık muhalefet de Lazkiye gibi Suriye'nin canevi sayılan alana daldı ve denize kadar ulaştı. Böylece dengeler yeniden değişti ve savaş da yeni bir boyuta ulaştı. Muhalefetin denize ulaşması, silah sevkiyatı açısından da büyük avantaj elde etmeleri anlamına geliyor. Çünkü Fransa'dan çıkan silahlar Libya üzerinden ve Türkiye'nin yardımlarıyla Lazkiye kıyılarına kadar gelebiliyor. Nitekim son süreçte gemiler dolusu silah muhalefete ulaştı. Mevcut durumda "Keseb Savaşı" olarak adlandırılan çatışmalar devam etmektedir. Bir görüşe göre rejim Suriye'nin diğer tüm bölgelerinde muhalefeti ağır biçimde darbeledi. Kalan güçler için ise bilinçli bir biçimde Lazkiye alanında denize kadar bir koridor açtı. Böylece onlara, rejimin ve Aleviliğin merkezi olan Lazkiye yolunu açmakla zaferin değil ama onun sarhoşluğunun da yolunu açmış oluyor. Nitekim belli başlı tüm silahlı muhalefet bu koridora doluştu. Peşinden de en hassas yerde en ölümcül darbeye hazırlanacak. Aynı görüş sahipleri bunun bir "Rus planı"na benzediğini belirtiyorlar. Tıpkı Napolyon'un Moskova'ya kadar çekilmesi ve sonrasında güçlerinin imha edilmesi gibi.

Elbette Batılı güçlerin de kendi planları var. Bu planlar içerisinde sanılanın aksine savaşta muhalefetin galip getirilmesi hedefi yok. Temel hedef "iti ite kırdırma"dır. Çünkü El Kaide ve selefi güçler ile Hizbullah'ın çatıştığı bir yerde Batılıların yapacağı tek şey ateşe benzin dökmektir. Nitekim onlar da öyle yapıyorlar. Dikkat edilirse taraflardan herhangi biri belirgin bir üstünlük sağladığı zaman hemen görünmeyen eller duruma müdahale ederek dengeyi sağlıyor ve böylece savaş sürekli uzatmalara gidiyor. Batılı istatistikçiler de karşılıklı yaşanan kayıpları skor verir gibi günlük olarak veriyorlar. Bu “skor”ların en trajik boyutu ise sivillere dair olanıdır.

Savaş cephesindeki temel gerçek ise tarafların öne sürdükleri iddiaların aksine hiçbir insani projeye sahip olmamalarıdır. Dar iktidar çıkarları ve ganimet onlar için esas hedeftir. Bu yüzdendir ki “ilke” namına hiçbir yaklaşım sahibi değiller. Hep öte tarafa yüklenen sivil katliamları üzerinden şekillenen ölümcül “argümanlar”ın ömrü de kısa süreli olmaktadır. Nitekim çağımızın en trajik sahnelerinin yaşandığı ve sözde “devrimin merkezi” olarak lanse edilen Humus’ta bunca sivil katliamından sonra “rejim” ile “muhalefet” anlaştı ve devlet güçleri şehri devraldı. İki taraf da kazanamadı. Ama halk büyük kaybetti.

Savaşta Kürt Özgürlük Hareketi ve Diğerleri

Batılıların Suriye'de oynadığı oyunun aynısını Suriye rejimi (ve elbette başta TC ile İran olmak üzere diğer güçler) Batı Kürdistan'da sahneye koyuyor. Bu güçler Kürt Özgürlük Hareketini direk hedef yapmıyorlar. Ama Kürdistan'a saldırtılan çete gruplarının her birinin arkasında bu devletlerden birinin olduğu kuşkusuzdur.

Özellikle Suriye rejimi direk yapamadığı saldırıları temelde iki taşeron gücü kullanarak yapıyor. Bunlardan ilki İran ile birlikte önemli bir kesimini yönlendirdiği IŞİD adlı çete gruplarıdır. Savaş geliştikçe bu ve diğer çete gruplarının yamalı bohça gibi birçok istihbarat gücü tarafından nasıl kullanıldığı da daha net biçimde açığa çıkıyor. Nitekim bunların "emir" denen birçok yöneticisinin direk Suriye Muhaberat üyesi olduğu artık sır değil. Son Kobanê'ye saldırılarda IŞİD çetelerinin Suriye kontrol noktalarının gözünün önünden geçerek saldırdıkları da net olarak görüldü. Yine bunların birçok emiri de İran ya da TC bağlantılıdır. Kobanê’nin hedef alınmasının temel nedeni çetelerin çevre hakimiyetinin olmasından kaynaklı burayı diğer kantonlara oranla daha rahat kuşatmaya almalarıdır. Dolayısıyla zayıf halka olarak değerlendirerek düşürebileceklerini düşünmeleridir. Buradan hareketle de demokratik özerklik projesine esaslı bir darbe vurmayı hedeflemeleridir. Ama tarihi direniş bu planlamaları boşa çıkardı. 

Rejimin hareketlendirdiği ikinci güç "Difa' Watani" adlı paramiliter sözde “vatan savunması” yapılanmalardır. Bunlar da IŞİD gibi hırsızlık, gasp, tecavüz ve benzeri birçok kirli pratikten gelme çete yapılanmalarıdır. Rejimin tetikçi ve provokatör güçleridir. Qamişlo'da açık Kürdistan'ın diğer yerlerinde gizli bir biçimde örgütlendirilmektedir. Özellikle Tirbespiyê-Çelaxa hattında bu geliştirilmektedir. Aynı hatta diğer çete grupları da gizli örgütlenmeler geliştirmektedir.

Öte taraftan Qamişlo'daki Yerel Yönetimler binasına dönük saldırıda rejimin dolaylı elinin varlığı güçlü ihtimaldir. Rojava Kürdistanı'na dönük rejim planlamalarının baş aktörü Ali Memluk adlı genel istihbarat sorumlusudur. Bu kişi belli aralıklarla Hesekê ya da Qamişlo'ya gelip kendi çeteci yapılarını yeniden organize etmektedir. İşlediği temel argümanlar Kürtlük ve Araplıktır. Rejimi bu karşıtlık üzerinden yeniden güçlendirme arayışındadır. Bu kişinin üzerinde durduğu bir diğer hedef de Kürt-Kürt çatışmasıdır. Nitekim, Ali Memluk ve Suriye'nin sözde Kürt parlamenteri Ömer Osê aylarca önce Hewlêr'e gittiler. Ömer Osê gidişini gizlemiyor ama Ali Memluk gizli hareket ediyor. Ali Memluk KDP'yi, peşmergeleri Rojava Kürdistanı'na getirmesi için çokça tahrik etti. Onun görünen yüzü Ömer Osê PDK'nin Rudaw kanalında bunu açıkça da söyledi. Aynı şeyi TC de istiyor.

Kobanê'ye dönük saldırılarda da daha çok Suriye rejiminin yönlendirmesi vardı. Zaten saldırmaya konvoylar halinde gelen çetelerin rejimin kontrol noktalarının yakınlarından geçmesi ve rejim askerlerinin onları sadece seyretmesi defalarca yaşanan durumlardır. IŞİD adlı çete oluşumu merkezi bir yapı olmayıp birçok devletin yönlendirmesi altında hareket eden çete topluluklarıdır. Dolayısıyla Kobanê'ye bu derece yoğun ve eşgüdümlü bir saldırının arkasında başta TC olmak üzere diğer bazı bölge devletlerinin de olduğu bilinmektedir. Her zamanki gibi konu Kürtler olunca birbirlerine en düşman yapılar dahi zımnen ortak hareket edebilmektedir.

Ve PDK

PDK hem TC devleti ile hem de Suriye rejimi ile çok yönlü görüşmeler gerçekleştirmektedir. Neçirvan Barzani'nin son Wan ziyaretinde TC, İran ve PDK arasında gizli bir zirve yapıldığı belirtilmektedir. PDK'nin Rojava-Başur sınırına boylu boyunca kazımaya başladığı hendekler bu toplantıların sonrasında gelişti. Öyle anlaşılıyor ki bu hendekler, geliştirilen stratejinin bir parçası olmaktadır. Diğer taraftan PDK'nin günlük olarak özel savaş yürüttüğü de zaten bilinmektedir. Hewlêr merkezli istihbarat merkezlerinde üretilen bu özel savaş yönelimleri Rojava'daki gizli birimlerce pratikleştirilmektedir. Bu tür psikolojik yönelimler hem basın üzeri hem de bizzat halk arasında geliştirilmektedir. Bu yönelimler daha önceleri kitle arasında belli bir etki yaratırken, gitgide boyutlanan devrimci pratik ile birlikte boşa düşmekte ve etkisi de zayıflamaktadır. Buna karşın yeni taktikler de devreye konmaktadır.

PDK'nin diğer bir pratiği de daha önceden "İttihat Siyasi" olarak örgütlendirilen kendisine bağlı 4 partiyi bir çatı altında toplamasıdır. Ancak bu yapılırken PDK'nin dayatmalarına direniş gösteren bazı kişiler ve çevreler tasfiye edildi. Yine Kobanê örgütlülüğünün önemli bir kısmı buna tavır göstererek devrim saflarında karar kıldı. Elbette alandaki son tarihi direniş bunda belirleyici oldu. Bu yeni oluşum Efrin'de de zayıf kaldı. Nitekim politbüro olarak adlandırılan yönetim kademesinde hiçbir Efrinli üyeye yer verilmedi. Buradan da bir kez daha anlaşıldı ki PDK’nin Rojava’ya dair temel yaklaşımı iktisadi çıkarlardır. Bu yaklaşımın bir boyutu TC ile olan iktisadi çıkarların ve hesapların Rojava’ya dönük strateji ve siyasetlere dönüştürülmesi iken diğer boyutu ise direk Rojava zenginliklerine dair olandır. PDK’nin Rojava’ya dair insani ve toplumsal söylemleri, sadece bu kirli çıkarlara örtü mahiyetindedir. Bunun ötesinde hiçbir pratik ve gerçekçi değeri yoktur.

Sonuç olarak; 

Ukrayna’ya kadar fay hatları dayanan Suriye krizi ve trajedisi ne yazık ki daha da süreceğe benziyor. Buna “sürdürüleceğe benziyor” demek daha doğrudur. Çünkü Suriye ve Rojava Kürdistanı üzerinde sürdürülen çok devletli, çok istihbaratlı ve çok taşeronlu kirli bir satranç oyunudur. Burada “kazanan” ABD’li, Avrupalı ve onların “yerli” taşeronlarının doymak bilmez güdüleridir. Kaybeden Mezopotamya’nın yine bu politikalar yüzünden hep acı çekmiş insanıdır. İşte bu kaos strateji ve siyasetleri, Kürdistan’da ve Rojava’da boşa çıkarılıyor. Bu yüzden de Kürt halkının ve onun Özgürlük Hareketinin yükü ve sorumluluğu oldukça ağır olmaktadır. Ama çekilen acılar ve edinilen tecrübeler bu yükü kaldırmaya olanak sunuyor…

 Akif Roj

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info
 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  SURIYE  ROJAVA  VE  COK  AKTORLU  KIRLI  SAVAS  -  Analiz  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.