HER KADIN CİNAYETİ TOPLUM, KÜLTÜR, AHLAK KATLİAMIDIR!
Makaleler / 15 Mayıs 2014 Perşembe Saat 06:34
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hemen hemen her gün yaşanan kadın ve çocuk cinayetleri karşısında insanın aklına ilk gelen “toplum içerisinde neler oluyor böyle” sorusu oluyor? Kadın katliamlarının ayyuka çıktığı, kısa aralıklarla çocuklara tecavüz edilip boğulduğu korkunç olaylar ile karşı karşıya kalıyoruz. Basında kadın cinayetini duymadığımız tek bir gün yok gibi. Bu yaşananlara cinayet demek de yetersiz kalıyor.

Hemen hemen her gün yaşanan kadın ve çocuk cinayetleri karşısında insanın aklına ilk gelen “toplum içerisinde neler oluyor böyle” sorusu oluyor? Kadın katliamlarının ayyuka çıktığı, kısa aralıklarla çocuklara tecavüz edilip boğulduğu korkunç olaylar ile karşı karşıya kalıyoruz.  Basında kadın cinayetini duymadığımız tek bir gün yok gibi. Bu yaşananlara cinayet demek de yetersiz kalıyor. O kadar çok artış var ki, aslında yaşananları bir katliam olarak, kadın kırımı olarak değerlendirmek daha yerinde olur. Cinayet genelde münferit bir olaydır ancak bu gün ülkenin, hatta dünyanın birçok yerinde kadınlara karşı oldukça sistematik korkunç uygulamalar devrede. O yüzden bunu artık cinayet olarak tanımlayamayız. Bütün bu yaşananlar toplumsal anlamda bir travma ile yüz yüze olduğumuzu gösteriyor. Travma insan psikolojisinde ağır bir hastalık düzeyini ifade eder ve ben bu yaşananlardan yola çıkarak toplumun bir kesiminin travma yaşadığı sonucuna ulaşıyorum. Bu çok acı ve ürkütücü bir durum ancak işin daha da acı yanı, azımsanmayacak bir kesimin yaşananları normal görmesi ve toplumun duyarlı kesimlerinin dahi bu olaylara dur demek için ciddi bir adım atmaması.

Günlük olarak o kadar çok bu tür olaylara tanık oluyoruz ki, en son Türkiye’de çocuk bayramı olarak kutlanan! 23 Nisan gününde öğrendiğimiz Amed’de yaşayan üç çocuğa uygulanan cinsel istismar olayı hepimizin tüylerini diken diken etti. İlk birkaç dakika ne söyleyeceğimizi bilemedik. Özellikle küçük kız çocuğunun günlüğünde yazdığı gerçekler bizi çok derinden etkiledi. İnsanı en derinden etkileyen yan ise çocukların annesinin de bu duruma dahil edilmesiydi. Bir annenin kendi çocuklarına yapılan bu iğrençliğe göz yumması aslında toplumsal ahlakın bu kadın şahsında dibe vurması oluyor. Ancak bu iş sadece anneyi suçlayarak bitmiyor. Evet, bu anneyi suçlayacak bir sürü söz söyleyebiliriz, peki bu gerçeği ne kadar ifade edecek? O kadını bu duruma iten gerçekleri ortaya çıkarabilecek mi? Bütün suçu bir kadına yüklemek yaşananları açıklayabilecek mi? Bu olay toplumun içinde olduğu travmayı çok iyi özetleyen bir durum ve bu olayların birçok sosyo-ekonomik, kültürel siyasal nedenleri var, ahlaki, vicdani, insani boyutları var. İnsanlığın ne kadar düşürüldüğü gerçeği var. En başında da kadının mevcut kölelik düzeyinin topluma nasıl kaybettirdiği gerçeği var. Bununla birlikte yaşananları sadece katillerin ya da tecavüzcülerin psikopatlığı olarak açıklayamayız. Bir cinnet sonucu yaşanan bir facia, bir namus cinayeti veyahut töre cinayeti olarak açıklayamayız ki bunlar zaten sorunlu tanımlamalardır.

Devletin resmi kurumları yaşananlara bu tarz bir açıklama getirerek, sanki münferit olaylarmış gibi yansıtan ve sadece bir bölgeye mal etmeye çalışan bir yaklaşım içerisindeler-ki o bölgenin Kürdistan olduğu herkesin malumu, bu da özgürlük hareketine saldırmanın başka bir yöntemi- ancak işin gerçek yüzünün bununla bir alakası yok. Çünkü bu durumun arkasında toplumunun gerilikleri olduğu kadar, en büyük sebep devletin-hükümetin toplum karşıtı uygulamaları, toplumun içini boşaltmaya çalışan politikalarıdır.

Sistem yirmi dört saat insanların algılarına hitap ediyor. İnsanlar maddi ve manevi anlamda uçurumun eşiğine getirilmiş bir durumda.  Bu gün Türkiye ve Kürdistan’da birçok insan işsiz, aç. Kalacak bir yeri yok, ekonomik anlamda bir garantisi yok. Bir çok insanın tek derdinin karnının doyurmak olduğu bir ülkede elbette birçok sorun ortaya çıkar, ahlaki çöküntü yaşanır. Bu işin bir yönü. Türkiye toplumu erkek egemen bir bakış açısı ile erkeksi bir bakış açısı ile biçimleniyor, tabiri caizse maço erkeklik her erkeğin kafasındaki ideal erkek tiplemesi haline getirilmiş. Başbakandan sokaktaki adama kadar erkeklerde böyle bir erkek olma konusunda yarış var sanki. Bu erkek tiplemesine göre de son derece geleneksel ve klasik bir kadın tiplemesi uygun görülüyor. Sözde evinin hanımı, çocuklarının anası vb. hepimiz biliyoruz bu karakterleri. Evlilik kurumu başta kadın olmak üzere aslında erkek için de büyük bir handikap. Ancak, topluma bu gerçeği görme fırsatı bırakılmıyor. Evlilik o kadar çok kutsallaştırılıyor ki, bu kurumun dışına çıkma istemi ya da bağımsız yaşama istemi baskı ve şiddet ile karşılaşıyor. Bu algıya göre bir erkek kadına istediği kadar baskı ve sömürü uygulayabilir, çünkü kadın onun malıdır, bunun karşısında ise ev kölesi kadın çaresiz ve gözü yaşlı kadın olmalıdır, aile sorunlarını yansıtmamalıdır, kaderine razı olmalıdır.

Kadın katliamlarının genel karakterine bakarsak ya kocası ya sevgilisi ya da kardeşi, babası tarafından öldürülen kadınlar görüyoruz. Yani kadın cinayetleri çoğunlukla kadının birlikte yaşadığı aile bireyleri tarafından gerçekleştiriliyor. Günümüzde aile kurumu kadın için bir mezar işlevi görüyor, birçok kadın yaşayan ölü haline geliyor. Sorun sadece kadınların fiziki olarak katledilmeleri değil, kadınların duygularının, düşüncelerinin, kendilerini ifade etme haklarının, çalışma haklarının elinden alınması, kendi kişiliklerini, kimliklerini yaratabilme zeminin olmaması da cinayettir, manevi anlamda katliamdır. Yani kadın katliamları çok boyutlu; ruhsal, düşünsel, duygusal, kültürel açıdan yaşanıyor. Olayların kapsamı sadece kocasından boşanmak isteyen ya da sevgilisinden ayrılmak isteyen kadınların katledilmeleri ile bitmiyor. Bir de o kadar vahşice bir şekilde katlediliyorlar ki en değme seri katil cinayetlerini bile aratmıyor. Şiddetin en ölçüsüz biçimi uygulanıyor kadınlar karşısında. Sistem içerisinde alabildiğine ezilen, sömürülen, boş bir erkeklik üzerinden yüceltilen erkek bütün yenilgilerinin acısını kadından çıkarıyor. Kadın katliamları sistem karşısında yenilmiş erkekliğin, iflas etmiş erkekliğin yaşadığı bir travma aslında. Bu durumu yaşayan erkekler üzerinden bir araştırma yapılsa aslında bir çoğunun ciddi anlamda öz güven sorunu, kişilik parçalanması yaşadığı rahatlıkla anlaşılacaktır. Kapitalizmin yarattığı erkek kişiliğinin gerçekliği budur çünkü.

Bugün bir çok kadın ölüm ile burun buruna. Birçok kadının yaşadığı şiddet ve baskıdan, ölüm tehdidinden kimsenin haberi bile yok. Kadınlar can güvenlikleri olmadığından yaşadıklarını en yakınlarına bile anlatamıyorlar. Kör bir karanlığın içinde çaresiz bir şekilde can çekişiyorlar. Ve işin en acısı bunların birçok akılsız kafa tarafından kadınlara reva görülmesi, bu durumda suçun yine kadında aranması. Bir kadının biraz bağımsızlık istemesi demek erkekte direkt malını-mülkünü kaybediyor psikolojisi yaratıyor. “Sen benim namusumsun, nasıl beni bırakıp namusumu iki paralık edersin” diye düşünüyor birçok erkek, erkekliğine bir hakaret olarak algılıyor. Erkekler itiraf etsinler ya da etmesinler ama birçoğu bu psikolojiyi yaşıyor. Eh erkekliğin bu kadar kutsallaştırıldığı bir toplumda doğal olarak çok rahatlıkla cinayet işleyebiliyor ve üstüne üstlük “hak etti” diyebiliyor. Ne de olsa karşısında ciddi bir toplumsal refleks yok. Var olan da çok cılız, çünkü işin aslında bu durum çok ciddi bir sorun olarak görülmüyor. Gören kişilerin çabaları da toplumun tümünü harekete geçirecek kadar güçlü değil.

Her ölüm topluma sıkılmış bir mermi oluyor. Ahlakın daha da yozlaşması oluyor. Kadın katliamlarının bu kadar çok yaşandığı bir toplum ahlaki açıdan çöküntü içerisinde olan bir toplumdur aynı zamanda. Derin bir ahlak ve vicdan yoksunluğu vardır orada ve bu durumdan sadece cinayeti işleyen erkekler değil, yaşananlara seyirci kalan herkes sorumludur.

Devletin, özellikle de hükümetin bu yönlü durumları tetikleme gibi bir misyon üstlendiği de oldukça açık bir şekilde görülüyor. Ki aile konusunda Erdoğan’ın ne düşündüğünü gayet iyi biliyoruz. İşin ilginç tarafı bazıları “devlet neden müdahale etmiyor, devlet bu olaylara dur demeli” gibisinden devletten medet uman bir yaklaşımın içindeler. Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, ahlaki sorunların kaynağı olan bir oluşum neden bu katliamlara müdahale etsin? Türkiye’de birçok sorunun kaynağı mevcut iktidar ve onun kurumları değil midir? Toplumun travma yaşaması toplumun gücünün en aza indiği, toplumsal dokunun en çok yara aldığı bir süreçtir. Ve bundan en karlı çıkacak olan da devlettir, toplum ne kadar zayıflarsa devlet o kadar güçlenir. O yüzden bırakalım devlet kurumlarının bu durumlara müdahale etmesini, bu olaylara zemin veren devletin kendisidir.

Yine oldukça trajikomik bir durum ölümle tehdit edilen birçok kadına devletin ve onun güvenlik gücü polisin sahip çıkıyormuş gibi bir imajın yaratılması. Bizler gerçekten bunu bir çözüm olarak görüyor muyuz, yoksa kendimizi mi kandırıyoruz? Şiddet gördüğü için karakola başvuran ancak “karı-koca arasında olur böyle şeyler” deyip de kadınları tekrardan o şiddet yuvasına gönderen polisler mi koruyacaklar kadınları? Ya da bu gün Kürdistan’da genç kızları düşürmek için bir çok yalan ile kandırıp fuhuşa sürükleyen polisler mi? Ya da birkaç gün önce tanık olduğumuz üç yıl boyunca üç çocuğa tecavüz eden polisler mi? Veyahut eşini ve sevgilisini kendi görev tabancası ile öldüren polisler mi? Polislik kurumu erkek egemen bakış açısının, maço erkekliğin en hakim olduğu, ahlaki yönden yozlaşmanın en çok yaşandığı kurumdur, o yüzden bu kurumdan bir şey beklemek gaflettir. Nitekim sonuç alınmadığı görülüyor. Kadınlar başka bir çare bulamadıkları için, her kapı kendilerine kapalı oldukları için ve aslında polislik kurumunun gerçek yüzünü göremedikleri için oraya baş vuruyorlar ancak bunlar hiçbir çözüm üretmiyor.

Kadın katliamları konusunda medyanın da büyük bir payı var. İnsanların algılarına en çok nüfuz edenler basın-yayın kuruluşları oluyor. Türkiye’de televizyon kurumları yayınladıkları programlar ile toplumsal cinsiyetçiliği çok iyi bir şekilde yayıyorlar. Örneğin birçok televizyon kanalında evlenmeyi teşvik eden içi boş programlar yayınlanıyor, diziler hakeza öyle. Bu yayın politikası devletin de denetiminden geçiyor ve 24 saat toplum yoğun bir cinsiyetçilik bombardımanı altında kalıyor. Sonuç olarak da yaşanan katliamlar haber akışının bilmem kaçıncı sırasında yer alan bir cinayet olayı olarak unutulup gidiyor.

Kadın ve çocuk katliamları toplumun kanayan bir yarası, en ciddi sorunlarından biri. Bir dönemler jin-jiyan olarak tanımlanan kadın gerçekliğinin bu gün ölüm ile anılıyor olması toplumsal kutsallarımızdan ne kadar uzaklaştırdığımızı gösteriyor. Her kadın katliamı toplum katliamı, kültür katliamı, ahlak katliamıdır. Bu vahim durumun aşılabilmesi için ilk başta doğru bir analize ve sorgulamaya ihtiyaç var. Toplumsal anlamda radikal dönüşümler gerçekleşmediği sürece bu olaylarla karşı karşıya kalacağız. Bunun için de herkesin elini bu taşın altına koyması gerekiyor. Ve topluma bu adımı attıracak kesim kadınlardır. Bu yüzden başta kadın kurumları olmak üzere, bütün sivil toplum kurumları bu sorunun aşılmasından sorumludur ve şu bir gerçek ki bu sorunu aştıracak olan toplumun kendi öz gücüdür.

Armanc Sarya

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER): HER  KADIN  CINAYETI  TOPLUM  KULTUR  AHLAK  KATLIAMIDIR    

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.