İSLAM’IN DEMOKRATİKLEŞMESİ - 3
İnanç / 28 Nisan 2014 Pazartesi Saat 08:03
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Demokrasinin tanımlanması konusunda çok değişik ihtilaflar vardır. Bir burjuva demokrasisi, bir proleterya demokrasisi ve hatta bir ilkçağ Yunan demokrasisi vardır. Kapitalizmin, sosyalizmin yada köleciliğin ayrı bir demokrasi tanımı yapması demokrasinin bir yalandan ibaret olduğunu göstermez. Hemen tüm ideolojilerin ve siyasal yönetim üslupların değişik toplumsal etkileri farklı farklı olacaktır...

BİR DEMOKRASİ OLARAK İSLAM

Demokrasinin tanımlanması konusunda çok değişik ihtilaflar vardır. Bir burjuva demokrasisi, bir proleterya demokrasisi ve hatta bir ilkçağ Yunan demokrasisi vardır. Kapitalizmin, sosyalizmin yada köleciliğin ayrı bir demokrasi tanımı yapması demokrasinin bir yalandan ibaret olduğunu göstermez. Hemen tüm ideolojilerin ve siyasal yönetim üslupların değişik toplumsal etkileri farklı farklı olacaktır. Leslie Lipson bir siyaset genellemesine giderken, siyaseti toplumsal bağlam, yönetsel kurumlaşma ve ideolojik felsefi üstyapı olmak üzere üç temel ayak üzerine oturtur.

Toplumsal bağlamı "Toplum bunu siyasal sistemle hem tek tek hem de hep birlikte etkileşim içine giren öğelerden biri yada tümü aracılığıyla yapmaktadır. Toplum insan ilişkilerinin, birliklerinin ve kurumlarının bütününe verilen addır. Bütün bunlar, yerine getirilmesi için birlik olunması gereken ve bunun sürdürülmesi konusunda da çıkarlar yaratan gereksinimlerden kaynaklanmaktadır. Bu çıkarların harekete geçirilmesi ve sürdürülebilmesi için bir grubun etrafında toplanıp, birleşebileceği belirgin bir referans noktasına gerek vardır. İşte bu yolla kaynaklandıkları gereksinimlere ve yarattıkları çıkarlara uygun olarak, toplumsal düzenin özgücünü oluşturan çok sayıdaki gruplaşmalar gelişmiştir (...) Tanımlanabilir olduğunda, örgütlendiğinde ve duyguları yeteri kadar harekete geçirdiğinde toplumsal herhangi bir şey siyaset için bir başlangıç noktası oluşturabilir ve devletin yönetiminin konusunu ilgilendirebilir.” (Demokratik Uygarlık. S.6 ) biçiminde tanımlamıştır.

Yönetsel çerçeve devlet ve onun iktidar aygıtları olarak ve felsefi idealler ise amaçlara ilişkin tanımlanmıştır. Bu tarz bir tasnif diğer siyasal biçimlere uygulanabileceği gibi demokrasiye de uygulanabilir.

Demokrasinin toplumsal yapı itibariyle kölecilik, kapitalizm  yada  sosyalizmle değişik biçimlerde uzlaştırıldığı görüldü. Yine kabile demokrasisi biçiminde adlandırılan toplumsal biçimlerde vardır. Demek ki, demokrasinin genel anlamıyla sosyo-ekonomik alana daraltılması mümkün değildir. Gerçi tam anlamıyla ya da hatta dar anlamlarıyla da demokrasi sosyo-ekonomik çerçeveden kopuk değildir ama her toplumsal yapı demokrasiyi kendine göre tanımladığına göre bu konuda katı olmamakta -en azından teorik tartışabilirlik açısından-yarar vardır. Kurumsal-yönetsel içerik itibariyle de hem krallıkla yönetilen İngiltere ve hem de Fransa gibi bir cumhuriyette yürürlüktedir. Felsefi idealler itibariyle İran İslamcılarından tutalım onun karşıtı Türkiye laiklerine kadar tüm felsefi inanışların kendilerine göre yorumlayabildikleri ve uyarlamaya çalıştıkları bir  özelliği vardır. Yani demokrasi bir toplumsal ilişki biçimidir, bir yönetim biçimidir ve bir felsefi ideolojik kurgudur. Ama en genel anlamıyla katılımcı, halkçı, ‘halkın, halk için halk tarafından’ yönetilmesidir. Sosyo-ekonomik bakımdan en geniş kesimlerin, hatta tüm kesimlerin çıkarının ifade edilebildiği, yönetsel işleyiş yani araçsal yöntemsel olarak en katılımcı en esnek ve en barışçı; felsefi-ideolojik olarak da eşitliği hoşgörüyü düşünce ve vicdan özgürlüğünü odağına alan bir siyasal biçimdir.

Genellikle bu durum bütün siyaset biçimleri ve ideolojik formülasyonlar için uygulandığı topluma uyarlarma gibi bir zorunluluktan doğar. Yani bir siyasal anlayış ne kadar farklı topluma uygulanırsa o kadar özgün biçimlere kavuşur. Kapitalizmin Suudi tarzı ayrıdır, Amerikan tarzı ayrıdır, Japon tarzı ayrıdır. Ama hepsinde onu kapitalizm olarak tanımlamayı sağlayacak ortak yönler bulunur. Feodalizm doğuda ayrı, batıda ayrı formda gelişmiştir. Doğuda Kürt feodalitesinin biçimi farklıdır, tabiyetinde olduğu feodal Osmanlı imparatorluğunda farklıdır. Sosyalizmin -uygulandığı kadarıyla- Çin versiyonu ayrıdır, Sovyet versiyonu ayrıdır. Yugoslavya’da ki uygulanan tarzı farklıdır. Bu teorik anlayış olarak da böyledir, pratik olarak da böyledir. Hatta liderlikler bile birer öğe olarak bazen belirleyici olurlar. Bu durum kapsamlı olarak daha somut bir biçimde ele alınabilir ama burada bu kadarını yeterli görerek geçiyoruz.

Aynı durum İslamiyet içinde geçerlidir. İslam kabile toplumuna inmiştir, feodalizmin sembolü olmuştur ve bugün kapitalizm koşullarında da yaşamaktadır. Arap toplumunda farklı, Kürt toplumunda farklı, Fars toplumunda farklı, Osmanlı toplumunda farklı yer etmiştir. Farslarda Şii kesimde farklı, Sünni kesimde farklı, Kürtlerde Sünni kesimde farklı, Alevi kesimde farklı yer etmiştir. Buna rağmen yani tüm bu farklılıklarına rağmen tüm bu toplumsal yapıların İslami olmadığını kimse iddia edemez.

Gerek demokrasi ve gerekse de İslamiyet için böyle bir benzerlik ele alındıktan sonra, demokrasinin; amacı gözetmekle beraber daha çok yönteme ve araca yönelik; İslamiyet'in ise aracı gözetmekle beraber daha çok amaca yönelik olduğu farkını da gözden kaçırmadan, şu sonucu çıkarmak doğru ve yerindedir; İslami demokrasi ve demokratik İslam mümkündür. Bu yalın gerçeğin sağlı, sollu bazı ‘aydınlardan’ kabul görmemesi ilginçtir. Özellikle Müslüman, İslamcı kimi aydınların despotik-monarşik Osmanlının İslamiyet’iyle onur duyarken, demokrasi ve demokratik İslamiyet tartışmasından rahatsız olmaları, küçümsemeleri, kuşkuyla bakmaları ve ondan korkmaları ibret verici olmalıdır. Bu kişiliklerin bu tutarsız davranışları ne adına izah edilebilir acaba? Bu işin arkasında Suudi finansmanı, Rabıta, Yeşil sermaye var mıdır?

Amerikan güdümlü İslamiyet'e bu anlayış hangi konularda uyuşur ve hangi konularda çatışır? Bu soruların somut olarak cevaplanması gerekir. Pratik hususları burada bu konunun kapsamında ele almak mümkün değildir. Ama bu konu hem çok fazla kamuoyunun bihaber olduğu bir konu değildir ve hemde anlayışının deşifre edilmesi bile yeterince çarpıcı olabilecektir.

Sanırız birde İsrail güdümlü olması muhtemel bir yaklaşımın da deşifre edilmesi gerekmektedir. Kendilerini Kemalist olarak, sosyalist-Maoist olarak tanımlayan Perinçek çevresi buna örnektir. Faik Bulut örneğinde olduğu gibi bin dereden su getirilerek İslam’ın demokratikleşemeyeceği iddiasındadır bu kesim. Koşullar dayatırsa ve yeterince irade gösterilirse Perinçek bile demokratikleşebilir. Bu kadarını belirtmekle yetiniyoruz.

Bizim burada izah etmekle kendimizi sorumlu gördüğümüz konu İslam’ın neden demokrasiyle bağdaşabilir ve demokratikleşebilir olduğu ve nasıl demokratikleşeceğidir. Bunun aksinde ısrar etmek sorunların çözümsüzlüğünde, halkların kırdırılmasında, ülkelerin sömürülmesinde (Saddam Washington’u fethedemeyeceğine göre Ortadoğu’nun sömürülmesinde) ve savaş rantçılığında ısrar etmektir. Bunun dışındaki anti-emperyalist söylem -kimden gelirse gelsin- bir kılıftan ibarettir. Ortadoğu’nun ve Ortadoğu'da İslam’ın demokratikleşmesinin önünü açacak tartışmaların sabote edilmesi nereden kaynaklanırsa kaynaklansın kabul edilemez bir tutumdur. İyi niyetlice girişilen tartışmalara yönelik değildir kastımız, kasıtlı ve çözüm aramayı amaç edinmeyenlere yöneliktir.

Öncelikle İslam’da reformcu, öze dönüşçü, (ama gelenekçi değil), demokrasiden yana kesimlerin çabalarına değer biçmek gerekir. Gelecek ütopyamız tarihi temellere oturtulacaksa ve bu, tarihin gelecek ütopyamız ışığında yeniden yazılmasını gerektirirse, İslam tarihinin yeni bir yorumunun yapılmasından kaçınmamak gerekir. İslam’ın en anti demokratik yorumu mümkünse, demokratik bir yorumu neden mümkün olmasın? İslam’dan bir teokrasi türetiliyorsa neden bir demokraside  türetilmesin? İslam dünyasının bu gün bir alacakaranlık içinde debelenmesi, onun gün yüzünü hak etmediğini ve islamın bir zamanlar güneş kadar aydınlık ve ısıtıcı olmadığını gösterir mi, en azından böyle yorumlanabileceğini bize inkar ettirmeli midir?

Sorunlara yine her şeyden önce çıkış koşulları itibariyle bakılabilir. İslam’ın önderi yoksulluk koşullarında ve üstelik bir yetim olarak büyümüştür. Feodal bir yapıda akrabalık bağlarının ne kadar belirleyici olduğu unutulmamalıdır. Bunun nasıl bir kişilik şekillendireceği iyi düşünülmelidir. İslam’ın neden kölelerin, cariyelerin, yoksulların ve yetimlerin haklarına bu kadar vurgu yaptığı, sosyal adalet fikrinin Kuran’da neden bunca işlediği iyi görülmeli ve İslam peygamberlerinin yaşam koşullarıyla bağlantılandırılmalıdır. Hz. Muhammed kendini kendi emeği ile var etmiştir. Özellikle ortaçağda asaletin, iktidarın meşru tek kaynağı sayıldığı bir dönemde ve coğrafyada bu hususa ne kadar çok vurgu yapılsa azdır. Hz Muhammed onayı ‘damarlarındaki asil kandan’ ilahi kandan yada hükümdar babasının kanından alıp hükmetmemiştir. Emeği ve düşüncesiyle insanların yüreğine ve beynine hitap ederek yükselmiştir.

Kur’anda Hut peygamberin, “Kavminden ileri gelenlerin,  ‘biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz, sana uyanları ise ilk bakışta en aşağılık olanlarımızdan ibaret görüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Hatta sizi yalancılar sanıyoruz’ dediler.” (Hud:27) biçiminde bir itirazla karşılaştığı belirtilir. Bu ayetin böyle bir vurguda bulunması özellikle önemlidir, çünkü bu ayette Hut peygamberle, Hz Muhammed arasında bir paralelliğe vurgu yapılmış ve bir sınıfsal eşitsizliğin insani temelde giderilmesinin gerekliliği anlatılmak istenmiştir. Ne de olsa ne Hz. Muhammed diğer insanlardan bir üstünlük iddiasında bulunabiliyordu- en azından sosyal pozisyon itibariyle- ne de ilk İslami komite böyle bir iddiada bulunabilirdi.

İslam’a ilk kazanılanların kimliği çok önemlidir. Biri itibarlı ama her şeye karşın kendisini kocasının yoluyla ifade edebilmekten başka bir yolu olmayan, kısıtlanmış, bir kadın olan Hz Hatice, on yaşında bir çocuk olan Hz Ali ve Hatice’nin kölelerinden biri olan Zeyd. Amacımız emekten gelenlerin mutlaka demokrat olacaklarını söylemek değil, böyle bir iddia kendi başına tarihle çelişir, ama emek temelinde bir yükselişin yukarıdan gelen bir dayatmadan belirgin ve çok önemli bir fark olduğunu aklı başında hiçbir kişilik inkar edemez. Bu anlamda İslam bütün sınıfları ve en alttakileri küçümsemeden kucaklamak istemiştir. Cins, dil, din, sınıf farkı gözetmemiş, insanları birbiri karşısında eşit ama Allah karşısında eşitsiz (takvaya göre) kabul etmiştir. Bir insanın başka bir insandan farkı yoktur. Hukuken eşittirler, bir birey olarak eşit haklara sahiptirler. Bir yanlış anlaşılmaya yol açmamak için şunu hemen belirtelim; İslam’da salt eşitlik, mutlak eşitlik yoktur. Yada İslam bu konuda son söz değildir. Aksine İslam sınıfları reddetmediğine göre eşitsizliği de kabul etmiştir. Bu eşitliksiz, sınıfsal bakış açısı kadın sorununa da olduğu gibi yansımıştır. Bu anlamda demokratik değildir, ama sınıfsal konumuna dayalı olarak insanları dışlamaması ve insanların tümünü sisteme dahil etmesi ve sınıfsal geçirgenliğe sahip olmasının yanı sıra sınıflar arası farklılıkların sınırlandırılmasına durmaksızın vurgu yapması ve ‘sosyal adalet’ anlayışının neredeyse bir İslam prensibi olarak belirginleşmesi onun demokrasiye açık yönünü gösterir.

İslam sosyal adaleti sağlamak ve sınıflar arasındaki mesafeyi dengede tutmak için daha da ileri giderek yasal zemine oturtmuş ve güvenceye kavuşturmuştur. Zekat, Fitre, malın kırkta birini yoksullara dağıtılması gibi üleşim biçimlerinin anayasa maddesi gibi bir hükmü vardır. İslam'ın beş şartından biri olması bu anlamda değerlendirilebilir. Bugün burjuva demokrasisinin sınıflar arasında yarattığı uçurumlar gözönünde bulundurulursa İslam'ın bu yaklaşımı daha makul ve insancıl gözükmektedir. Kuşkusuz bunun bu haliyle yine de tam eşitliğe yol açmayacağı da açıktır ama eşitliğe kapalı olduğu da söylenemez. Yani İslam bir demokrasi değildir ama demokratikleşmeye direnç gösterme konusunda hiç bir katı dogmaya da sahip değildir. Ne de olsa İslam kendi tanımıyla bir ‘orta yol dini’ bir uzlaşı dinidir ve tarih Hz. Muhammed kadar uzlaşmacı bir kişiliğe az tanık olmuştur.

Demokrasinin temel bir vurgusu olarak özgürlük olgusunun İslam’daki gerçekleşme biçimi ele alınabilir. Öncelikle İslam’ın insanı düşünce ve pratiğinde özgür bıraktığını belirtmekte yarar vardır. İnsanda bir cüzi irade vardır. Allah insanı gözetir ama doğru ya da yanlış yolda gidip gitmeme konusunda onu özgür bırakır.  Bu konuda hem katı İslamcı kesim ve hem de anti-İslama katı kesimler İslam’ın zor anlayışının insanları özgür bırakmadığını belirtilir. Bu İslam eğer ideolojik, ilkesel bağlamından koparılır ve gelenek temelinde değerlendirilirse doğrudur. Ama İslam’ın kaynağı Kuran  olarak alınırda ideolojik ilkesel bağlamda ele alınırsa yanlıştır.

İslam’daki gelenekçilik bütün siyasal yapıdaki gelenekçilikte olduğu gibi tutucu, statükocu ve dogmatiktir. Geleceğe kapalı, yeniliği dışlayan geçmişe tapınmacıdır. Amaç bir gelişme yaratmak değildir. İdeolojinin ve dinin özünü yaşamsal kılmak ta değildir. Öze ilişkin olup olmaması bir yana bir alışkanlıklar dizini oluşturmuştur ve hükmedici bir siyasa ortaya çıkmıştır. Güç dengeleri ortaya çıkmış ve bütün taraflar ve bireyler bu güç dengeleri ortamında şöyle ya da böyle bir konuma oturmuşlardır. Görece olumlu konum elde edenler bu pozisyonu korumak konusunda son derece istekli olurlar. Çünkü geleneğe saldırı bu pozisyona saldırı anlamını taşır. Öte yandan görece olumsuz konumda bulunanlar bir taraftan zamanla konumlarını kanıksar ve onu değiştirmek fikrini bir kuşkuyla günah korkusuyla karşılarken, diğer taraftan yenilikle geleneğe karşı çıkacak güçleri yoktur. Böyle bir karşı çıkışın kendileri için çor ağır sonuçlar yaratacağını bildikleri için böyle bir kalkışmada bulunamazlar. Gelenekten kopuşu asıl güçleştiren diğer unsur ise iyi konumda olsun ya da olmasın her kesimin toplumsal kararlılık içinde durulmuş olmasıdır. Böyle bir ortamda her birey ve kesim başka bireyler ve kesimler karşısında nasıl davranacağını, haklarını ve ödevlerini bilir. Oysa geleneğin saldırıya uğradığı yerde bütün sosyal davranış kalıpları havaya uçar, insanlar ve kurumlar boşlukta kalır. Bu yeni durumdan -ki henüz belirsizlik en başat öğe olduğu için buna durum demek bile doğru olmaz, süreç demek gerekir- herkes rahatsız olur ve herkes bir şeyler kaybeder.

Bu durumu bir örnekle izah edebiliriz. Bu gün Suudi Arabistan’da oturmuş geleneğin bir sarsıntısıyla aşılması durumunda, bundan saltanat/haneden başta olmak üzere tüm yönetimin kademeleri zarar görür. Oturmuş bürokrasinin yanı sıra tüm dinsel hiyerarşi zarar görür. Oturduğu kadarıyla askeri yapılanmanın tümü de zarar görür. Bu kadarı  bile direk yada dolaylı tüm ulusal varlığı (güçleri) şu ya da ölçüde zarara uğratır. Öte yandan sosyal, kültürel, inançsal, kayıp bir şok düzeyinde yaşanır. Suudi Arabistan erkeği dışarıda ne kadar değersiz bir pozisyonun sahibi olursa olsun ailesinin sultanı, karısının tanrısıdır. Geleneğin sarsılması Suudi toplumunun yarısını teşkil eden erkeklerin tümünün iktidarını bir anda tartışmalı kılar.

Daha da ilginç olanı, çarşafın altında ve evinin güvenlikli ortamında dış dünyanın her türlü kaba, zorba, saldırıya açık ortamından korunan; her türlü ekonomik geçim sıkıntısının giderilmesinden muaf, kendisine karşı ne kadar zorba davranırsa davransın güvenliğinden, yaşamından ve sosyal varlığından sorumlu mutlak bir erkeğe sahip Suudi'i kadını, geleneğin böyle bir saldırıya uğraması durumunda tanınmaz hale gelir. Dolayısıyla dışarıdan bakılınca gelenek karşısında en çok saldırıda bulunması gereken -çünkü gelenekten en çok zarar gören odur- kesimler geleneğe en çok sahip çıkanlar olur. Türkiye'nin değişiminden yana en kararlı tutum sahibi güçlerin TÜSİAD olması yeterince açık bir örnektir.

Bu sorgulamaya kendini kapatmış katı gelenekçilik, bütün emsallerinde olduğu gibi İslam’ı doğu toplumları için de çıkışın tıkandığı yerdir. Kuran'da, "neden" sorusuna yer vardır. Her tür ideolojik yapıda "neden" sorusuna yer vardır. İdeolojik formülasyonlar bu "neden" sorusuna cevap oluşturacak bir tarzda oluşturulurlar. Nedenler değiştiği anda ideolojik çerçeve yeni bir mecraya kayar. Bu Kuran için de gereklidir. Savaş sürecinde düşmanların (Müslüman olmayanların) nasıl öldürülmesi gerektiğini en canlı bir biçimde tasvir eden ayetler, barış zamanı rahmet ayetleriyle yer değiştirirler. Burada nedenler değişince; ideolojik, siyasal, askeri yaklaşımın da değiştiğini görüyoruz. Bir hükme, fiile yol açan neden ortadan kalkmışsa kendisi de (hüküm ve fiil) ortadan kalkar. Oysa gelenekte böyle değildir. Gelenekte "neden" yoktur (çünkü böyleydi) ve dolayısıyla yeni bir pespektifte yoktur, (böyle de gidecektir).

Gelenek bir sorgulamaya uğramamak için kendini kutsallaştırır. Bu hem devrimci gelenekte böyledir, hem de dinsel gelenekte böyledir. Karl Marx, “Eğer bir düşünce pratikte uygulanamıyorsa ya da farklı pratik sonuçlar doğuruyorsa sorgulanması gerekenin pratik değil; teori olduğunu” söyler. Ama yetmiş yıllık resmi ve yüz elli yıllık fiili sosyalist pratiğin olumsuzluğuna rağmen sosyalistler yine bu pratiğe çıkış yaptırmak için teoriyi sorgulamak yerine dönüp bu teoriye sığınırlar. Teoriye sığınma, pratiğe güç getirmeyenlerin evrensel varış noktasıdır. Bu örnek şu açıdan önemlidir; sosyalistler her türlü dogmaya karşı en fazla savaştığını sanan ve kendi dogması dışındaki dogmaya karşı da savaşan insanlardır. Ama dini inanç sahipleri bu konuda daha dezavantajlıdırlar. Sosyalistler taş çatlasa ustalarla karşı karşıyadırlar. Oysa dinciler tanrının kendisiyle karşı karşıyadırlar. Bu bakımdan Karl Marx karşısında bacakları titreyen biri, tanrı karşısında pekala secdeye kapanabilir.

İdeolojiler resmi devlet ideolojisi (dini) haline geldikleri anda başkalaşırlar. "Genel olarak da sistemlerin doğuş süreçlerini aydınlatan ve ruh veren ideolojik donanım; maddi güç haline gelindikçe ve ekonomik, sosyal, siyasal kurumlarına kavuştukça önemini yitirmekte, başkalaşıma uğratılmaktadır. Bu durum eğer yeni bir aydınlanma hareketi yoksa karanlık anlamına gelmektedir. Eski ideolojilerin özden koparılışı, özel çıkarlara tabi tutulması, toplum için tam bir ideolojik deformasyona ve saptırmaya yol açmaktadır. Kelime oyunları, sahte mezhepleşmeler, ortalığı yalana boğan demagojik söylem tarzı özellikle baş ideolojik merkezler olarak tapınak-okul düzenleri karanlığı yayma araçlarına dönüşmektedir." (A. Öcalan. Sav. Cilt I. syf. 290)

İdeolojilerin resmi devlet ve toplum ideolojisi haline geldiklerinde özünden boşalmalarının nedeni, geleneğin gücüdür. Geleneksel bir toplumun, ya da devrimci bir hareketin ideolojisini değiştirebilirsiniz ama onun geleneklerini aynı hızla yıkamazsınız. Sosyalist ideoloji Çarlığın devrilmesi temelinde iktidara geldi ama Stalin'in Çar'dan daha güçlü ve despotik olmasını engelleyemedi. Oysa sosyalizmin temel vurgusu; despotizme karşı özgürlüktü “Bir halklar hapishanesi olan Rusya” bir özgürlükler cenneti olacaktı, ama yetmiş yıl sonra dönülüp bakılınca bütün üyelerinin kaçmak için çırpındığı hapishane-tımarhane karışımı bir oluşum yaratıldığı açığa çıktı. Rusya'nın ideolojisi değişmişti ama geleneği değişmemişti. İslam için de böyle denilebilir. Kürtler, Farslar, Türkler ideoloji değiştirdiler. Din değiştirdiler ama gelenek kaldı. Çünkü İslam toplumsal statülere genellikle dokunmamıştı. Egemenler egemen, ezilenler ezilen kalmış, isterlerse dinlerini bile değiştirmek gerekmemiş ancak haraç ödemeleri gerekmişti. O kadar ki, kimi halklar sırf haraç ödememek için Müslüman olunca “Mısır'ın Müslümanlaşması örneğinde olduğu gibi" sıkıntıya yol açmışlardı.

İslamiyet'in, Muaviye'den bu yana bütün gelenekçileri eski siyasal gelenekten menfaat görenlerdir. Ve bunlar İslam adına İslam karşıtlığını örgütlerler. "İnançlarında samimi değildirler" denilemez. Hayır inançlarında samimidirler, ama kendi pozisyonlarını İslam karşısında sorgulamazlar. Onun yerine kendi pozisyonlarını meşrulaştıracak dini argümanlar ararlar. Ve bunu genellikle bulurlar da. Kitapta bulurlar, sünnette bulurlar. İkisinde yoksa büyük din adamlarının menkıbelerinde bulurlar. Orada da yoksa ermişlerin rüyalarını kullanırlar. Yoksa rüyalar üretirler ama statülerini mutlaklaştırırlar. Kitabın, sünnetin ve menkıbelerin kendilerinin aleyhine olan kısımlarını görmezden gelirler. Onları ilgilendiren dinin, onları, meşruluğu değil, dinin onların çıkarlarını ve pozisyonlarını meşrulaştırmasıdır.

Bu bakımdan İslam sultanlarının Allah'ın gölgesi olarak Allah’ın doksan dokuz sıfatını taşıması yadırganmaz. Tanrı krallardan koparılıp alınan ve yer yüzünde sınırsız güç uygulayımı ve insanı sınırsız eziciliği nedeniyle gökyüzüne havale edilen bütün bu tanrısal sıfatlar bu kez bunu gökyüzüne kaldıran dinin halifelerinin eliyle yeryüzüne geri getirilir. İslam'ın sultanları, hükümdarları kendilerini dört halifeyle, peygamberle ve Allah’la özdeşleştirerek icraatta bulunurlar. Böyle olunca bütün insanlar ayette belirtildiği gibi bir nevi “Allah’ın kölesi” (Rum suresi-28) haline gelirken; Osmanlı'nın tanrısal hükümdarları da bütün tebaanın kendi kölesi olduğunu söyler ve tebaa bunu doğru ve meşru görür. Padişahtan başka mülk sahibi “malik olan”, iktidar sahibi olan yoktur. Ve padişahın dudaklarının arasından çıkacak tek kelimeyle sadrazamların kellesi uçurulup, mülküne el konulabilir. Kuşkusuz yerel inisiyatifler vardır. Ama nasıl ki, İslamiyet'te insanın Allah’ın karşısında bir cüz-i iradesi varsa; kulların da padişah karşısında bir cüz-i iradesi ve cüz-i iktidarı vardır. Bu nedenle Osmanlı'nın feodal değil köleci bir imparatorluk olduğunu haklı olarak düşünen bir çok düşünür vardır.  Kaldı ki, köleci Osmanlı imparatorluğunun, köleci Roma imparatorluğundan hiç bir konuda üstünlüğü ve ilericiliği yoktur. Köleci Roma aşılıp, yaşanan bir feodal döneminden sonra batıda demokrasiye yol açmıştır. Ama köleci İslam Osmanlı imparatorluğu doğura doğura anti İslam, anti-demokratik, despotik bir cumhuriyet doğurmuştur. Kaldı ki bu cumhuriyetin ebeliğini de yine batı yapmıştır.

Bu anlamda “İslam tarihine, karşı-devrim tarihi demek; önemli gerçekleri dile getirdiği oranda devrimci İslam'la, karşı-devrimci İslam’ı ayrıştırıp doğruları ortaya koyduğunda büyük bir anlam taşır.” (A. Öcalan. Sav. Cilt I. syf. 260)

Dönüş yapılması gereken yer gelenekten özgürleşmedir. Gelenekten özgürleşmeyen ve özgürlüğü en kutsal bir gelenek haline getirmeyen hiç bir devrimci ideoloji yozlaşmaktan kurtulamaz. Gelenekten özgürlük temelinde kopuş sağlayan bir hareket, ideolojiyle yüz yüze gelebilir artık. Bundan sonra ideolojinin dogmalarının nedenlerine eğilebilir. Aşılmış, nedenlerin geçersiz kıldığı kısımlar aşılırken, temel ütopyamız doğrultusunda ortaya çıkan yeni nedenler temelinde, yeni bir ideolojik formülasyona kavuşulabilir. İslam'ın gelecek ütopyasının odağında insan ve onun mutluluğu vardır. Kuşkusuz İslam’ın özgürlükleri sınırlayan yönleri vardır. Ama bütün felsefeler ve ideolojiler bu anlamda sınırlıdırlar ve amaç hep daha fazla özgürlük olmakla birlikte mutlak özgürlük ancak teorik planda var olabilir. Pratikte ise imkansızdır.

Özgürlük sorununu birey için ve farklı inançlar için ilgili bölümde tartışacağız. Bu anlamda özgürlükler konusunda İslam’ın kapalı olmadığını da göreceğiz. Hiç olmazsa katılımcılık planında bu inkar edilemez. Ama yeterli midir diye bir soru sorulacak olursa cevabımız, hayır olacaktır. İlk gün konulduğundan daha genişletilmeli midir? Evet. Neden? Çünkü bugün yaşadığımız çağ özgürlükçülük anlamında İslamiyet'in doğuş sürecinden, o çağdan çok çok ileridir ve bugün batılı anlamda özgürlükçülüğün doğuşunda İslamiyet'in hiç bir katkısı olmadığı söylenemez. İslamiyet'in özüne bağlı her Müslüman bu gerçeği kabul eder buna uygun tavır belirler. Ve Kuran'ı da dini de çağın gereklerine uygun yeniden yorumlar. İran'ın reformcu lideri Muhammed Hatemi'nin bu konudaki yorumu güçlü ve yerindedir.

“Ne yazık ki, medreselerimizde hangi dünyada yaşadığımız konusuna yeterince özen gösterilmemiştir. Eğer biz içinde yaşadığımız dünyanın sorunlarını düşünsel kaynaklarımıza götürürsek, bu dünyaya uygun bir yanıt buluruz. Eğer ruhani ve alimimizin zihinsel dünyası 800 sene önceki dünya olursa Kuran'dan aldığı yanıt, 800 sene önceki dünyanın yanıtı olur. Değişen şey dünya ve insanların ilişkisidir. İmam Humeyni'nin İslami içtihatta belirleyici iki unsur olan, zaman ve mekanın etkisi üzerindeki ısrarı ve diretmesi her insanın kendi dünyası olduğu anlamına geliyor (...) Kuran  ve bizim kaynaklarımız tüm sorunlara cevap veriyorlar. Ama nasıl bir yanıt veriyorlar. Sorunun ortaya çıktığı dünyaya ve zamana uygun bir yanıt. Zamanı tanımak bizim için fevkalade hassas bir konudur.” (M. Hatemi. Gülümseyen İslam Syf. 78)

Demek ki, İslam'da özgürlüğün sınırı 1400 yıl öncesinin dogmaları değil zamanımızın ve mekanımızın 21. yüzyılın başındayken olması gereken maddi ve manevi koşullarıdır. Din ya bugünün dünyasına bir cevap olur ya da aşılır. Bu da dinin özgürlüğünün sınırıdır.

H- İSLAM’DA İKTİDARIN MEŞRUİYETİ VE İSLAM SİYASETİNİN DEMOKRATİK KURUMLAŞMA SORUNU

Konuya başlamadan önce İslamiyet'in demokrasi ile bağdaşamayacağını, bunun da demokrasinin zaafından kaynaklandığını ileri süren yaklaşım  üzerinde kısaca duralım.

Kuşku yok ki, demokrasi mükemmel bir yönetim biçimi değildir. İnsanlığın varacağı en son aşama da değildir. İdealleri itibariyle bir önceki bölümde izah edildiği gibi vurgusu özgürlüğe ve eşitliğe odaklanmıştır. Bu konuda dışındaki bütün felsefi sistemlerden -İslam da dahil- daha fazla mesafede almıştır, ama yine de iddiasının çok çok gerisindedir.

Mevcut durumda pratik uygulanışı ve kurumsal gerçekleşmesi itibariyle de bir çok eksikliği olan bir sistemdir ve çağdaş dünya günden güne bu zaafları gidermek, daha fazla katılım ama daha fazla özerklik ve özgürlük ve yine daha fazla eşitlik ama öte yandan dışındaki yapılar içinde erimeme, özgünlüğünü, farklılığını koruma temelinde bir katılımın gerçekleşebilmesi için sistemin eksikliklerini giderme çabasındadır. Yaşamın kendisi de budur. Yaşamı mükemmelleştiremeyiz. Mükemmelleştirsek bile o haliyle dondurup saklayamayız. Ama mükemmele ulaşma iddiasından, ona ulaşma çabasından da vazgeçemeyiz. Bu anlamda demokrasiyi yermek, gözden düşürme çabasına girişmek “takiyye" yapmaktır.

Türkiye'de demokrasiye en yakın gibi duran Ali Bulaç gibi kişilikler ve çevreler de böyle bir takiyye sürecine dahildirler. Tartışmamızda yukarıda izah ettiğimiz çerçeveye denk düşmesi nedeniyle Ali Bulaç’ın "İslam ve Demokrasi" adlı eserine vurgu yapacağız.

Öncelikle İslam ve demokrasi konusu tartışılırken ve kıyaslanırken, "Kendi karşıtı rejimlerle mukayese edildiğinde, sözgelimi, oligarşi, monarşi, aristokrasi, tek parti yönetimi ve diğerlerine göre demokrasi çok daha iyi ve ileri bir yönetim şeklidir. (...) Fakat Medine sözleşmesinin öngördüğü çoğulcu modele göre hayli kusurludur." (syf. 70)  diyor.

Bir başka bölümde (Demokrasinin Standartları Bölümü) demokrasiyi tanımlarken demokrasinin tutarsızlığını ve tanımlanamazlığını ele alırken, demokrasinin İngiltere’de aristokrasi ile, Hollanda, Danimarka, Belçika, İsveç ve Norveç gibi ülkelerde monarşiyle, Fransa, Irak gibi ülkelerde cumhuriyetle bağdaştığını ve Nazi Almanya'sı, komünist Rusya  ve Saddam'ın Irak'ıyla uzlaştığını söylüyor. Bunlar doğrudur. Ama aynı sorun İslamiyet için de geçerli değil midir? Suriye, Irak, İran vb. birer cumhuriyettirler ve resmen birer İslam devletidirler. Monarşik Suudi, sayın Bulaç'ın çokça övündüğü monarşik-despotik Osmanlı birer İslam devleti değil miydi? İslam aristokrasiyle ne zaman çatıştı. Saddam kanıyla Kuran yazdırmadı mı? İslam tarihinde kardeş katli emsali görülmemiş biçimde yaşanmadı mı? III. Mehmet bunun örneği değil mi? On dokuz kardeşini -beşikteki de dahil- öldürten bir İslam padişahı değil miydi?

Örnekler çoğaltılabilir. Tutarsızlığın gereği yok. Ve takiyye yapmaya da gerek yok. İslamiyet yaşayacaksa geçmişinden yeterli sonuçlar çıkararak yaşayacak. Sosyalizm yaşayacaksa geçmişini doğru eleştirecek, yetersizliklerini yeterli düzeyde gidererek yaşayacak, demokrasi de bundan muaf değildir. Hele batı demokrasisi hiç değildir. Hele de Amerikan demokrasinin bizim payımıza düşen kısmı Suudi monarşisi iken, neden Amerikan demokrasisi doğu için bir model olarak gösterilir. Demokrasi de, İslam gibi her hangi bir kişinin  ve devletin (oluşumun) tekelinde değildir. Hatemi'nin de Humeyni'den yerinde bir biçimde aktardığı gibi zamana ve mekana bağlıdır. Zaman ve mekan da kültürle, sosyal yapılanmayla, sınıfsal yapılanmayla, cinslerin ilişkileri boyutuyla, askerlikle, siyasetle, teknolojik gelişmeyle bağlantılıdır.

Kendi başına tüm siyasal tanımlamalardan soyutlanmış bir İslam yoktur. İslam kendi başına idallere sahip değildir. Kuran'daki deyimiyle “Kuran  kendisinden önce gelenleri onaylamak için gelmiştir.” Yönetsel olarak her ne kadar Ali Bulaç reddetse de teokrasiyle bağdaşır, monarşiyle de bağdaşır, cumhuriyetle de bağdaşır, demokrasiyle de bağdaşır. Alternatif bir siyasal model sunmamıştır. Medine Sözleşmesi örnek gösteriliyor. İlgili belgeyi ayrıca inceleyeceğiz. Toplumsal sistemler bazında da, İslam ne kabile toplumunu elinin tersi ile itmiştir, ne köleci Osmanlı'yı reddetmiştir, ne feodalizmi ne de kapitalizmi reddetmemiştir. Batı kapitalizmini eleştirdiği doğrudur. Ama bunu esasta ekonomik boyutları, toplumsal konumlanışı nedeniyle değil, kendisine yabancı ve bir yönüyle de düşmanca değer yargıları nedeniyle eleştirmektedir. Sorunu doğuda da, batıda da dinler çatışması, uygarlıklar çatışması olarak görenler az değil. AB’nin bir Hıristiyan kulübü olup olmadığı hâlâ tartışılan bir konudur. Amerika devlet başkanı C. W. Bush, Afganistan'a (dolayısıyla doğuya) savaş açarken “Bu bir haçlı seferidir” dedi. Bunlar karşılıklı çatışma noktalarıdır. Yoksa Usame Bin Laden ile Bush ailesinin Amerika'da ve Suudi Arabistan'da geçmişte şirket ortaklıkları olduğu dünya basınında çarşaf çarşaf yayınlandı. Bin Laden-Amerikan dostluğunun, Sovyet düşmanlığı temelinde nasıl kurulduğu da bilinmeyen bir olay değil.

Öyleyse bütün bunlar değerlendirmemize ölçü oluşturamaz. Ya da şöyle diyelim; bir siyasal biçimi değerlendirmek için geçerli bir argüman neden diğer bir siyasal biçimi değerlendirmek için geçerli olmasın? Ama bir ölçü olarak belirtilen bu noktaların birer değerlendirme unsuru olduğunu göz ardı edemeyiz. Gerek tutarlı bir demokrasi ve gerekse de özüne uygun bir İslam için istismara açık noktalar nelerdir ve nasıl giderilir, sorusu kadar, zaafları, zayıf noktaları nelerdir, nasıl bir güçlenme vesilesi yapılabilir, sorularına da cevap bulmak gerekir. Kısaca İslam bir siyasal model olarak alınıp demokratikleştirilebileceği gibi, demokratik bir siyasal yapı içinde de kendini ifade edebilir. Burada fark şudur, birincisinde inanç siyasetin odağındadır. İkincisinde ise inanç bireysel-vicdani bir olaydır ve siyasete ancak bu düzeyde yansıyabilir yada hiç yansımaz. 

İslamiyet'te her şeyin olduğu gibi iktidarın da sahibi Allah'tır. İktidar Allah'tan gelir ve Allah'a karşı sorumludur. İslamiyet bir din olduğuna hayır ve şer ve her şeyin Allah'tan geldiğine inandığına göre; onun mensuplarının da Allah'ı bu düzeyde ele almasında şaşılacak bir şey yok. Ama şu soru var; Allah her insanın kendi yolunu kendisinin çizebilmesi için ona akıl, duygu, güdü vs. verdi. Onu kendi kaderini yönlendirmeye yetenekli kıldı. Öyle olmasa, sonra dönüp kullarından hesap sormasının bir anlamı olmazdı. Kullar Allah karşısında kendilerini tek tek bireyler olarak değişik biçimlerde ifade edebilirler. Ama topluca Allah karşısında kendilerini nasıl ifade ederler?

Yani yönetimin, idealin, rejimin tanrısal olup olmadığına, dine uygun olup olmadığına kim karar verecek? Allah’ın kendisi karar vermeyeceğine göre ya da güncel kavramlarla ifade etmek gerekirse örneğin; İslam dünyası için son yasayı Kuran'da koyduğuna göre yeni bir yasa gerektiğinde ise yeni bir peygamber gelmeyeceğine ve yeni bir vahiy inmeyeceğine göre yasayı kim koyacak? Yürütmeyi kim yürütecek? Ve yargının yasamaya uygun olduğunu kim gözetecek? Ali Bulaç'a bakılırsa, “müçtehitler” Bunlar dini en iyi bilenler ve en iyi yürütenler olacak. Peki bu en iyilerin en iyi olduğunu kim tayin edecek? Allah mı? Hayır, halk. Peki halk neden müçtehit değil? Dini yeterince bilmediği için. Peki dini yeterince bilmeyen halk, müçtehitlerin en iyi bildiğini nereden bilecek?

Buna dinin keyfi yorumlanması denir. Kuran'a göre insanı kendi ruhundan yaratan Allah, onu meleklerden de üstün, "Eşref-i Mahlukat" olarak yaratmıştır. Ali Bulaç ve Fetullah Gülen hocaefendiyi "Eşref-i Mahlukat" olarak yaratan Allah geriye kalan zavallı kullarını bunlardan daha az şerefli yaratmamıştır herhalde. Ya da bu kendilerini en iyi olarak koyanlardan geriye kalanların az şerefli olduğuna dair bir işarete rastlanmamıştır. İslam'ı bir dayatma olarak algılayan istismarcı anlayışın İslamiyet ile bir alakası olamaz.

İran anayasasına göre, “Hakimiyet tanrıya mahsustur ve tanrı da insanı kendi kaderine egemen kılmıştır.” (syf. 57) Buna göre insanlar kendi kaderlerine siyasal düzeyde seçimle egemen olurlar. Bu durumda “Halkın yanlış seçim yapması da mümkündür; çünkü insan masum zaten değildir.” Hatemi'nin ifadesiyle “İnsan oğlunun tüm ilerlemeleri deneme-yanılma yoluyla yapıldığına göre, neden insani, toplumsal ve siyasal meseleler alanında da bu hakkı tanımayalım? Neden gencimizin, yaşlımızın, erkeğimizin, kadınımızın seçim yapmasına ve yaptığı seçimin sorumluluğunu da kabullenmesine izin vermeyelim ki? Bu özgürlüğün ve büyümenin gereğidir.” (syf. 59) “Öte yandan halk seçimle yaptığı hatayı yine kendisi düzeltebilir”

Şunu anlatmaya çalışıyoruz: insanlar inanç bazında Allah'la mümkün en direkt ilişkide bulunmalıdır. Yaygınca söylendiği gibi hiç bir kişi ve kurum Allah'la kul arasına girmemelidir. Bulaç'ta içinde bir çok kişinin övündüğü “İslam’da ruhban yoktur” savı ancak böyle doğrulanır. Gerçekten de özü itibariyle İslam’da ruhban yoktur. Ama fiiliyatta İslam tarihi boyunca bir ruhban olagelmiştir. Alevilikte pirlik, Sünnilikte şeyhlik tarih boyunca Hilafet, imamlık, Şeyh-ül İslamlık, Diyanet İşleri Başkanlığı ve personeli hep bu kapsama dahildir. Şimdi önerilen bundan fazlasıdır. Ve bunun reddedilmesi gerekir.

Demokrasinin çoğunluk rejimi olduğu tezi eksik bir tezdir. Sayın Bulaç'ın iki yüz yıl öncenin argümanlarına (J. Stuart Mill, Toguvelli) ve soğuk savaş döneminin (Leslie Lipson) argümanlarına dayalı demokrasi tartışması yapmaya çalışması anlamsızdır. Demokrasi çoğunluğun tercihini zorunlu olarak iktidara getirir. Ama azınlıkta kalanları gözetmeyen ve onlara diktatoryal yöntemlerle hükmeden bir demokrasinin demokrasi olduğunu kim söyleyebilir? Bir zamanlar proleterya dünya nüfusunun % 90’ı iken, proleterya diktatörlüğünü demokrasinin kendisi olarak koyan anlayış reel sosyalizm somutunda iflas etti. Çoğunluğunu İslam nüfusunun oluşturduğu ülkeler için de benzer sorunlar vardır. Çoğunluk istedi diye İran İslam Cumhuriyeti bütün  Yahudilerin katlini isterse sistem ne kadar haklı olur. Ya da Türkiye'de çoğunluk istedi diye herkesin -doğal olarak azınlığın- baş örtü giymesi yada başını açması ne kadar makuldür. Demokrasi tam da Bulaç'ın dediği gibi, çoğunluk rejimi değil çoğulculuk rejimidir.

Özellikle günümüzde demokrasinin bütün tabiyeti, sınıflar, cinsler, ırklar, kültürler ve hatta bireyler olarak kucaklaması kendi güvenliği ve zenginliği açısından gereklidir. Hatta bireylerin sadece siyasal, ekonomik, dinsel ve kültürel sorunları değil; tek tek üyelerin psikolojik sorunlarının çözümü de bugün kendini dayatan bir sorundur. 2001’de 11 Eylül olaylarından sonra bunalıma giren on beş yaşındaki bir gencin özel uçağıyla elli katlı bir gökdelene çakıldığı haberi tüm dünya basınına yansıdı. Ve siyasetten ekonomiye kadar tüm Amerikan yapılanmasını etkiledi. Dolayısıyla bugün demokrasi ve siyaset hiç bir bireye ve onun sorunlarına duyarsız kalamaz. Ve hatta Suudi Arabistan'ın Almanya'da okuyan gençlerinin sorunlarına çözüm bulamayan bir ABD, onları kendi bağrında birer canlı bomba olarak karşılamak zorunda kalır. Bu bir abartma değil, yaşanan gerçeğin kendisidir. Global olan sadece sömürü değil, onun her türlü yan etkileridir de.

Ali Bulaç'ın “İslam toplumunda devletin herhangi resmi bir din görüşüne sahip olmaması ve bütün dini görüş, mezhep ve içtihatlar karşısında tarafsız olması”nın temel bir İslami ilke olması gerektiği görüşü doğru ve yerindedir. Devletin sınırlandırılması demokratik bir ilkedir. Ve ülkenin tümünü ilgilendiren kaçınılmaz görevlerle görevli olması yerindedir. Yine yetkilerin, merkezden çevreye, yerele kaydırılması da doğru ve yerinde bir yaklaşım olarak görülebilir. Fakat devletin yetkilerini devrettiği kurum ya da birimlerin kendi içinde demokratik olmasının gereği gözardı edilmemelidir. Öte yandan yetkilerin yerele ve bir yerde cemaatlere devredildiği bir sistemde, devletin hem devlete karşı ve hem de bu cemaatlere karşı bireyin haklarını koruması gerektiği ve bireyin özgürlüğünün garantisinden sorumlu olduğu açıktır. Demokratik devletin hakları değil, görevleri vardır. Hak sahibi, birey ve toplumdur. Ama onun icra gücü devlettir. Bu konuyu kapatmadan önce Türkiye ve İran somutunda devletin dine, dinin siyasete müdahalesine ilişkin iki somut olguyu da  değerlendirelim.

Türkiye gibi laik ve demokratik bir ülkede halkın dinsel etkinliğinin yönetimi devletin tekelindedir. Gerçi değişik tarikatlaşmalar özellikle de, Nakşibendilik devletin içine yuvalanmıştır. Ve bu tarikatlar Türkiye'de siyasal etkinlikleri de büyük ölçüde yönetmektedirler. Ama Türkiye'de bu iç içe sızmış devlet, diyanet yapılanması; anti-demokratik bir kültür, gelenek, siyasal ve dinsel yapı üretmiştir. Bir yanıyla Amerikan finansmanına borçlu ve muhtaç edilen Türkiye ekonomik ve siyasi yapısı “kardeş bir kaynaktan” Suudi Arabistan sermayesi tarafından finanse edilmektedir. R. Tayyip Erdoğan bir anlamda bu iki kanadın üzerinde uzlaştığı kişidir. Görevi ABD'nin çıkarlarına uygun bir İslam ve Suudi Arabistan sermayesinin çıkarına uygun bir demokrasiyi (ondan fazlasına izin vermemek üzere)yürürlükte tutmaktır. Türkiye somutunda laik devletle tarikat sermayesinin ilişki ve çelişkisi Bush ailesi ile Bin Laden'in ilişki ve çelişkisinin bir uzantısı gibidir. Ordu için İslamiyet hem siyasetten kovulması gereken bir tehlike ve hem de 1990 dan önce sola karşı, günümüzde ise Kürt hareketine karşı kullanılmaktan vazgeçilemeyecek bir silahtır. Siyasal İslamcı tarikat sermayesi açısından ise kendisini laikliğin teminatı olarak gören ordu hem bir tehlike ve hem de sınıfsal bir karşı çıkışı önleyebilecek vazgeçilemeyecek bir silahtır.

Bu nedenle Türkiye İslamiyet ile Laiklik arasına sıkışmış kalmıştır. Türkiye'de hem İslami yapı en katı İslami yoruma sahiptir  ve hem de laik yapı en katı, bağnaz, anti-demokratik bir yoruma sahiptir. Bunların birbirleriyle olan ilişki ve çelişki düzeyleri halka karşı kuşkuyla dolu, ona güvenmeyen, onu gütmeyi vazgeçilmez gören, dini kesim açısından dinden bihaber, laik kesim açısından moderniteden bihaber görülen ve küçümsenip aşağılanan bir yaklaşım olarak yansımaktadır. Ordu, modernist kesimin dini şer-i yönetiminden olan korkusunu, İslami kesim ise; Müslüman halkın dini duygularını istismar etmektedirler. Her iki kesim de en büyük tehlike olarak demokrasiyi görmekte ve batı tipi demokrasinin "vatanı ve milleti böleceği" ve kendilerinin tutundukları geleneksel dini ve laik değer yargılarını aşındıracağından endişe etmektedirler.

Dini sermaye bilimsel eğitim kurumlarına ve orduya sızıp, devleti içten ele geçirmenin planlarını yaparken, laik kesim İmam Hatip liselerinin eğitimlerini düzenlemekte, Hac organizasyonlarını düzenlemekte, camilerin imamlarını tayin etmekte, Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle her cuma günü camilerde okunacak vaazı belirlemekte, kesilecek kurbanların derilerini Türk Hava Kurumu adına toplamakta ve laik eğitim gören okullarda din dersi programları düzenlemektedir. Devletin yürüttüğü bu dini kampanya iki açıdan anti demokratiktir.

1-Halk bu faaliyetin hiç bir düzeyine katılamamakta, dinsel manipülasyona alet olmaktadır.

2-Bu haliyle de dinsel hizmet İslam'ın Sünni mezhepleri gözetilerek ifa edilmektedir. Oysa Türkiye'nin en az %20 si Alevi'dir ve tümden Müslüman olmayan dini azınlıklarda mevcuttur. Bu nedenle dinsel hizmet tümden halkın kendi inisiyatifine bırakılabilirdi.
Üzerinde durulması gereken ikinci olgu İran'daki Mollalar düzenidir. Bu düzenin mevcut haliyle oligarşik olduğu açıktır. Geçmişte kalan monarşik halife yönetim tarzına göre daha demokratik olduğu söylenebilir fakat bunun yeterli bir düzey olmadığı da son derece açıktır. Dini halktan daha iyi bilen bir oligarşinin, dini halktan daha iyi temsil edebileceği kuşkuludur ve halkın denetimine açılması gerektiği açıktır. Öte yandan İran'ın bir çok konuda dini algısının Türkiye'den daha ileri olması şaşırtıcıdır. Örneğin Türkiye'de kadınlar imam olamazken, İran'da kadınların imam olabilmesi yasal güvenceye kavuşturulmuştur. Yine Yahudi ve Ermenilerin dinsel azınlık kabul edilerek, meclise temsilci göndermelerinin garanti altına alınmış olması olumlu bir yaklaşımdır. Gerçi bir kaç parlamenterin karar sürecinde etkin olması beklenemez fakat yine de sorunlarını resmi bir biçimde halkın kürsüsünde dile getirmeleri önemlidir. Türkiye'de 20 milyona yakın Kürdün tek bir temsilcisinin parlamentoda bulunmuyor olması bu iki ülke arasındaki anlayış ve yaklaşım farkını göstermesi bakımından önemlidir. İran'da Kürtlerin siyasal haklarının tümünün verilmediği ve bunların verilmesi için mücadele etmek gerektiği açıktır ancak yine de İran parlamentosunda resmi Kürdistan temsilcileri vardır ve Kürtler adına etkinlik göstermektedirler.

K- İSLAM, LİDERLİK VE DEMOKRASİ

İslam siyasetinin anti-demokratik kurumlaşmasının en önemli nedenlerinden biri de liderlik anlayışıdır. Bunun iki kaynağından birisi, Doğu’da tarih boyunca oturmuş despotik liderlik tarzı, diğeri İslamiyet’in gelişinden sonra tevhid inanışından esinlenen ve kendisini peygamberle özdeşleştiren, uygulama sürecinde ise peygamberden çok daha fazla mutlaklaşan liderlik anlayışıdır. Bilindiği gibi peygamberlik gerçekte dünyevi yönleri bulunsa da, asli olarak ruhani-uhrevi yönü ön planda olan daha çok insanın ruhsal varlığının kurtuluşuna ilişkin bir oluşumdur.

Yine peygamberlik özel bir durumdur ve kaynağı itibariyle dünyevi değildir. Peygamberliğin kaynağı Allah’tır ve neyi nasıl yapacağına ilişkin talimatları da (vahy) Allah’ın kendisinden alır. İşte İslamiyet’te peygamberliğin bu özel konumu peygamberlik adına değil, ama halifelik adına süreklileştirilmiştir. Yine sultanlık, meliklik, emirlik, ruhani varlığından sorumlu görmüşlerdir ve iktidarlarının kaynağına halkın değil, Allah’a bağlama eğiliminde olmuşlardır. Daha doğrusu İslam coğrafyasında dinsel olan ile dünyevi olan, iç içe geçmiştir. İktidar halk üzerinde uygulanmıştır, ama kaynağı din olarak görülmüştür. Bu nedenle ne yönetenler ne de yönetilenler tarafından iktidarın sorgulanması asla düşünülememiş ve dünyevi olana isyan dinin kendisine karşı isyan olarak algılanmıştır. İktidar sürekli olarak üstte el değiştirmiş, halk bu süreçlerde ya yer almamış ya da taraflardan birinin emrinde onun ilahi varlığına tapınır bir vaziyette gözü kapalı yer almıştır.

Yine de halkın direnişi hiç olmamıştır, diye bir sonuç çıkarmamak gerekir bu ifadelerden. Haricilik, Şiilik, Alevilik değişik tarikatlaşmalar ve halk hareketleri hep olagelmiştir. Ancak bizim vurgulamak istediğimiz olgu halkın direniş süreçlerine katılımındaki olumsuz pozisyondur. Bu haliyle de yani dini liderliklerinin mutlak önderlikleri altında yürütülen siyasal mücadele süreci de liderliğin kişisel pozisyonuna göre halka, halka ve Kuran’ın özüne daha yakın yada daha uzak olmuştur.

Bizim coğrafyamızda despotizm bir gelenektir. Despotizmin bir kaynağı tanrı-kral ya da rahip-krallık geleneğidir. Bu coğrafyanın liderleri, kralları kendilerini ya tanrı kabul ettirmişlerdir ya da tanrısal. Buna kendilerinin de inanmadığı düşünülebilir. Ama böyle düşünmemeleri için gerçekten de hiç bir neden yoktur. Doğulu hükümdar gerçekten ve tanrının mutlak olan tüm sıfatlarını kendinde merkezileştirmiştir. İstediğine lütufta, istediğine kötülükte bulunur. İyilik, kötülük her şey ondan gelir. Gücünün yetmediği şey yoktur. Ölüm bile onu ayrıcalıklı kılar ve diğer dünyaya bölük bölük insanla beraber gider. Böyle olunca bu yöneticiye karşı olmak kutsallığa hakarettir ve bu yöneticinin kuruntuları ilahi işaretler olup çıkar. Hukuk, yasa, her şey onun kişiliğinde somutlaşır. Firavun bir gün rüyasında yeni doğan bir çocuğun kendisini iktidarından ettiğini görür. Ve son bir yılda doğan çocuklarla, doğacak çocukların hepsinin öldürülmesini ister. Hz. Musa bu kurbanlardan bir sepet içinde suya bırakıldığı için hayatta kalmayı başaran kişidir. Tehlike Osmanlı sarayında beşikteki bir çocuk olarak belirdiği zaman da bertaraf edilir, henüz bir rüyaya konu olduğu zaman da.

Burada tehlikeyi tehlike yapan şey, iktidara ortak olma ama genellikle de ortak olma ihtimalidir. İktidar mutlaktır ve tek kişinin elinde toplanır. Yukarıda Allah bir tek ise aşağıda hükümdar da yalnız bir tek olabilir. Yukarıda tanrıya aşağıda yöneticiye şirk koşulmaz. Ona sadece hizmet edilir. Ondan korkulur. Gazabından korunmak için kurban kesilir ve ondan iyi ve kötü ne gelirse gelsin itirazsız kabul edilir. Kuran'da, Habil ile Kabil'in kavgası anlatılırken her iki kardeşin birer kurban adadığı ancak Allah’ın birini kabul ettiği, ötekini reddettiği belirtilir. Nedeni ise Allah’ın yalnızca kendinden korkanların kurbanını kabul ettiği şeklinde izah edilir, (Maide 27). Yani kurban adamak yetmez. Sonucu belirleyen şey korkudur. Doğulu hükümdarlar da insanları işte böyle yönetirler. Onlara hizmet edilmesi yetmez. Onlardan Allah gibi korkulması da gerekir. İktidarı sağlam kılan şey katılım ve sevgi değil, korkudur.

İslam’ın tarih boyunca iki akış yönü vardır; bunlardan biri halkçı ve bu anlamda İslam’ın özüne bağlı olan yön, diğeri ise, üstten dayatmacı, karşı devrimci yöndür. Tarihteki Türk-İslam geleneğini İslamiyet’e karşı devrimciliği temsil eder ve kimlik sorgulanmasını buradan başlatmayan bir İslam’i liderliğin bu yüzyılda İslam’i hassasiyetlere uygun, Müslüman halkın sorunlarına cevap olabilecek bir liderlik yapabilmesi beklenemez.

Onlarca yıldır Türkiye'de demokrasinin oturmamasının gelişmemesinin nedeninin partilerdeki lider sultası olduğu belirtilir ve bu doğrudur da. Türkiye de partiler bir ordu düzeninde örgütlenmişlerdir. (CHP zaten ordunun partisidir, sağ partiler ise halka ve halkçı güçlere savaş açmış partilerdir. Türk-İslam sentezi temelinde fetihçi, savaşçı bir ruhla eğitilen ve hazırlanan partilerin barış döneminin yapıcı politikalarına ve örgütsel yapılanmasına sahip olması herhalde beklenemez. Bu yüzden partiler sürekli emir-komuta düzenindedirler ve savaşa hazırdırlar. Komutan-liderin talimatı tartışılmazdır ve yerine getirilmek içindir. Milletvekilleri varlıklarını halka değil, lidere borçludurlar. Onlar vekildir, çünkü vekaleti liderlik vermiştir. Dolayısıyla halka karşı değil, lidere karşı sorumludurlar.

Liderlik konusunu kapatmadan önce, Liderlik İslam ve Demokrasi üzerine çok önemli bir hususu ele alalım. Kimi düşünürlere göre İslamiyet'te korkuya dayalı bir tanrı fikri vardır. Bu hükümdarlara, yöneticilere hakim olduğu için İslam demokratikleşemez. Yukarıda verilen ayette (Maide 27) bu fikri destekleyen ayetlerden birisidir. Bu düşünce yanlış olmamakla birlikte gerçeğin yarısıdır sadece. Kuran'ın bir rahmet dini olduğuna, rahman dini olduğuna dair pek çok ayet de vardır. Bunların dikkate alınmaması haksızlık olur. İnsanların kişilik düzeyinde kendilerini tanrıyla özdeşleştirmesi doğaldır. Bir Hıristiyan’ın tanrısı doğal olarak peygamberi gibi daha sevgi dolu olmayı benimsemesi, bir Musevi’nin tanrı Yehova gibi kıskanç ve peygamberi gibi sert bir mizaca sahip olması doğal görülebilir. Müslümanların peygamberleri de Hz. İsa ile Hz. Musa arasında bir çizgidedir. Kendi deyimiyle, "İslam bir orta yol dinidir." Öte yandan Hz. İsa babasız ve Allah’ın annesine üfürmesiyle doğmuştur. Hıristiyanların deyimiyle Hz. İsa Allah’ın oğludur. Oysa Hz. Muhammed Abdullah'ın oğludur. Yani Allah’ın bir kulunun, bir insanın oğludur. Hz. Musa gibi elindeki asasının gücüne dayanarak da liderliğini kabul ettirmemiştir. İnsana en yakın peygamberdir. En mütevazı ve gücünün sınırlarını en iyi tanıyan peygamberdir de. Müslüman liderler bunu da örnek alabilirlerdi. Lider doğmuş olmayı değil de, lider olmak için ne yapmak gerekiyorsa onu değerli bulabilirlerdi. Demokratikleşme konusunda İslamiyet'in özellikle Hıristiyanlığa göre dezavantajları vardır. Ama avantajları da en az onlar kadar belki de daha fazla vardır.
“Sen yalnızca Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer katı yürekli bir nobran olsaydın, kesinlikle etrafından dağılıp giderlerdi. O halde onları bağışla, bağışlanmalarını dile ve yapılacak işlerde onların görüşlerini al." (Al-i İmran, 159) 

“Onlar (...) buyrukları aralarında danışıklıdır; işlerini de aralarında danışarak çözerler." (Şura; 39)

Burada da bir siyaset ve liderlik anlayışı vardır. Ve birinci ayet peygamberlerin kendisine hitabendir. Açıkça görülebileceği gibi Kuran demokratik yoruma oldukça açıktır ve demokratik bir yönetimden yana olanlar bu anlayışlarını Kuran’a rahatlıkla dayandırabilir. Daha fazla tartışmadan konuyu burada kapatıyoruz.

L- İSLAM’IN DEMOKRATİKLEŞMESİNDE BİREY VE TOPLUM

Bugün Müslüman Ortadoğu’nun mevcut tıkanıklığını aşabilmesinin en  önemli koşulu katı hiyerarşik cemaat örgütlenmesinin dağıtılıp, bireyin özgürlüğünün sınırlarının mümkün olan en üst düzeye kadar genişletilmesidir. Oysa  bugün İslam toplumlarının da en büyük handikapı bireye/insana güvensizliktir. Bu açıkça Kur-an’ın kendisine aykırı bir tutumdur.

“Düşün ki, Rabb’in meleklere; ‘muhakkak ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim’ dediği vakit, Biz seni tespih ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak bir yaratık mı yaratacaksın?’ dediler. ‘Herhalde ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim’ buyurdu.” (Bakara. 30)

“Ben onu muntazam bir insan kıvamına getirip, içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanın.” (Hicr. 28)

Yukarıdaki ayetler insana güven vurgusuyla doludur. Allah yeryüzünde kendisine halife olsun diye insanı yaratmıştır. Üstelik bu halife melekler gibi günah işlemeyen. kan dökmeyen, Allah’a ibadetten geri kalmayan bir yapıda da değildir. Meleklerin bu konuda kendi faziletlerini övmelerine ve insanı açıkça aşağılamalarına rağmen Allah tercihini meleklerden yana değil insandan yana yapmıştır. Daha da önemlisi Allah, insanın bedenini oluşturduktan sonra ona kendi ruhundan üflemiştir. Bu nedenledir ki, insan bütün yetersizliklerine ve günahlarına rağmen ruhu itibariyle kutsal bir varlıktır. Tanrıdan bir parçadır.

Bu konu İslam hümanizması açısından çok önemlidir. Ortadoğu’da kaybolan birey Kur-an’ın bu ayetlerinde gizlidir. İnsan günahlarıyla, itaatsizlikleriyle, kan dökücülükleriyle beraber kabul edilmiştir. Bu haliyle meleklerden daha üstü tutulmuştur. Tasavvuf erbabının yüzeysel bakılınca büyük bir günah işlemiş gibi göründüğü, kendisini Allah’la özdeşleştirme, onun içinde aşkla kaybolma hususu bu ayetler ışığında ele alınınca en büyük bir fazilet gibi ortaya çıkmaktadır. Hallac-ı Mansur’un, “Enel Hak” demesinin nedeni onun günahkarlığı değil, onun kendi kutsallığına sahip çıkışıdır. Günah olan bir insanın kendi tanrısallığının ve Allah’ın ruhundan bir parça olduğunun farkında olmamasıdır. Günah olan bütün insanlığa bu temelde muamele etmemektir. İnsanın var oluşuna  karşı hoşgörüsüzlük, güvensizlik ve aşağılama, Allah’a karşı işlenmiş bir günahtır.

İslam’ın bu anlayışını toplumsal/siyasal sürece yansıtmak İslam Rönesans’ının başlangıç noktası olacaktır. Birey düşüncesiyle duygusuyla meşruluk kazanacak, toplumu katkılarıyla büyütürken kendisi de büyüyecektir. Bireyin iradesi devlet. Toplum yada dinsel-manevi önderlikler tarafından baskı altına alınmayacaktır. Toplum, iradesinden feragat etmiş bireylerden oluşan bir yapı değil, bireylerin iradeli katılımları sayesinde güçlü ve iradeli bir yapı olarak şekillenecektir. Böyle bir yapı şekillenmesi de kazanılmış gelecek anlamına gelecektir.

Daha önceki bölümlerde İslam’ın esasta bir devlet dini olmadığını belirtmiştik. İslam’da;

“Andolsun ki, bize, ilk defa yarattığımız gibi, işte teker teker geldiniz." (EN’AM -94)

“Herkesin kazandığı ancak kendi boynuna geçer, hiç bir günahkar başkasının günahını taşımaz." (EN’AM 164)

"De ki, (...) Artık hidayeti kabul eden kendi nefsi için kabul etmiş olur; sapkınlık eden de kendi aleyhine sapmış olur. Ve ben sizin üzerinize vekil değilim." (Yunus 108)

Ayetlerde görüldüğü gibi her birey kendisinden sorumlu tutulmuştur. Benzer biçimde insanların bir ümmet ve topluluk olarak kabul edildiği ve onların önderleriyle beraber tanrının huzuruna çıkacaklarına dair ifadeler de vardır. Ancak bir dinin tüm üyeleri yine de aynı kategoriye konmamışlardır. İslam'ın en çok çatıştığı Yahudilik bile ele alınıp değerlendirilirken onların tümünün aynı olmadığı vurgulanmıştır. O halde topluma ve ümmete vurgu yapan bu ayetler, bireyin toplum ve ümmet içinde kaybolmasını meşru kılacak temelde ele alınamazlar. Tam aksine bireylere, bir topluluğa, cemaate, ümmete ve onun liderinin yoluna girebilme hakkı tanınmıştır. Çağdaş bir dille söylemek gerekirse, insanlara örgütlenme hakkı tanınmıştır. Ancak bireyler girdikleri bu örgütlerin pratiğinden de sorumlu tutulmuşlardır. Yani birey hem örgütünün -ümmet, cemaat, vs.- pratiğinden ötürü bir hesap verecek ve hem de ondan bağımsız kendi kişisel pratiğinden ötürü hesap verecektir. Bu başlı başına demokratik ve bireyi, onun haklarını ve sorumluluklarını bir arada gözeten çok ileri bir yaklaşımdır.

İslam’ın bir iktidar odağına ve bir devlete hitap ettiği herhangi bir ayet bulunmamaktadır. Kaldı ki, yukarıda da görüldüğü gibi peygamberin kendisi bile “hiç bir kulun” bireyin vekili olarak kabul edilmemiştir. Dolayısıyla İslamiyet'in kabile, ırk, cins, sınıf temelinde değil de, özüne uygun olarak birey temelinde örgütlenmesi mümkün olabilseydi bugün İslam dünyasının çok daha farklı olabilmesi mümkündü. Çünkü resmi İslam’ın toplumsal tarihi Kuran’ın özüne aykırı olarak bireyin inkar edildiği, kadının erkeğin vesayetine, bütün İslam aleminin bir tek halifenin vesayetine, Alevilerde olduğu gibi bütün bir kabileyi bir Pir’in vesayetine, Sünni tarikatlaşmasında görüldüğü gibi bütün bir cemaati bir şeyhin vesayetine bırakmıştır. Dolayısıyla peygamberin kendisi için reddedilen kimi sorumluluklar bu tek tek bireylerden alınarak, din ve toplum önde gelenlerine  verilmiştir. Bunlar kendilerini bir tanrı olarak ortaya koymamışlardır ama insan üstü görünmekten ve insanların üstünde durmaktan da asla vazgeçmemişlerdir.

Benzeri şekilde İslamiyet’te yakın akraba bağlarına değinilmiştir ama vurgu her zaman bireye yapılmıştır. Ama zaten örgütlü olan bazı statükocu güçler istismar edebilecekleri kadarını almış, gerisini görmezden gelmişlerdir.

Doğudaki devlet de birey temelinde değil, topluluklar temelinde örgütlenmiştir. Karşısında dinsel ya da milli, aşiretsel yada kavimsel bağlarına uygun topluluklar belirlemiş, ya bunların eski egemenlerini yerinde bırakarak muhatap almış ya da onları görevden alarak kendisi yetkili atamış ama her koşul altında devlet bu bireyleri muhatap almıştır. Bu kişiler bulundukları yörenin mutlak hüküm merciidirler. Hukuk, vergi, din, güvenlik, asayiş vb. her şey bunların eliyle koordine edilir. Bunlar devlet/sultan istediğinde, onun istediği düzeyde vergi verirler yada savaşa (sefere) katılırlar. Dolayısıyla doğuda toplumsal örgütlenme son derece katıdır ve toplumun asıl olarak demokrasiye ihtiyacı vardır.

Türkiye örneğinde olduğu gibi devletin anti-demokratik yapısının açıkça ortada olduğu devletlerde devletin tanıdığı kadarıyla hakların kullanılmasını da toplum engeller. Devlet en büyük anti-demokratik yaptırım gücünü toplumda bulur. Bu nedenle bu toplumlarda devlet ve toplum iç içe geçmiştir ve Türk-İslam sentezi olarak konulan ideolojik çerçeve devletin tek yönlü olarak ürettiği bir olay-olgu değil ama asıl olarak toplumda zaten var olan bir düzeyin yeniden düzenlenerek devlet eliyle gerisin geri topluma götürülmesidir. Bugün Ortadoğu'da örgütlü derin devlet, toplumla iç içe geçmiş devlet gerçeğidir. Derin devlet toplumun bağrında saklıdır ve toplum bu devletle özdeşleşmiştir. Devlet kendi başına mutlak bir yaratım olmadığına göre, kendi kendine demokratikleşemez. Mekke'deki büyük put nasıl ki, kalkıp diğer putları kırma yeteneğinde değilse; bugün putlaşmış derin devlet de kendi kendini kırıp, parçalayamaz. Kendi kendisini dönüştüremez ve yeniden yapılandıramaz. Bu putu yaratan toplum, onu yüreğinden söküp atabilir ya da yeniden anlamlandırarak yeniden yaratabilir. İlk yaratan put değil, insan olduğuna göre bugün yeniden yaratacak ve dönüştürecek olan da yine insandır.

Burada yaratım ve dönüştürmeyle görevli gördüğümüz insan, birey olarak ve bireylerden müteşekkil topluluk olarak insandır. Genellikle devletler ve iktidar odakları bireyleri teker teker hedefleyerek, onların direncini kırmazlar. Bunu topluma havale ederler. Birey ölümü göze aldığı andan itibaren devlete ve iktidar odaklarının fiziksel baskısına direnebilir, ama bireyin doğal yaşamı için kaçınılmaz olan toplumsal ortam bireyin direncini kırabilir ve onu soluksuz bırakabilir. Marx’ın deyimiyle “İnsan ne topluma karşı çıkabilir ne de ondan kopabilir. İnsan ancak çevresiyle zenginleşebileceği gibi varlığıyla da çevresini zenginleştirerek var olabilir.” Dolayısıyla Ortadoğu’da demokratikleşmenin anahtarı olarak toplumun demokratikleşmesinin kaçınılmazlığını görmek gerekir.

Toplumun demokratikleşmesinin yolu da katılımın geleneksel temelde değil, bireylerin birer birey olarak toplumda yer aldığı, alabildiği ortamların yaratılmasından geçer. Yani her topluluk (dernek, tarikat, cemiyet, mezhep, siyasal parti, mesleki oluşum) üyesine/üyelerine eşit katılım hakkı tanımak ve bunun yerine getirilmesini de bir görev olarak kabul etmek zorundadır. Kendi içinde anti-demokratik bir siyasal parti, dernek yada cemiyetin kendi dışındakiler hoş görülü olması beklenebilir mi? Kendisine en çok benzeyeni, en çok hizmet edeni ve bağlı olanı hor gören bir oluşum, kendisini eleştiren, kendisine aykırı düşünen ve o temelde örgütlenen ve pratikleşen güçlere karşı hiç müsamahakar olabilir mi? İç barışa ve bu anlamda bir kararlılığa ulaşmamış güçlerden oluşan bir devlet yapısı asla bir barış yaşayabilir mi? Böyle bir konumda devlet zorunlu olarak farklılıkları bastırmaz mı? Güvenlik her türlü sosyal/manevi gelişmeye tercih edilmez mi? Demek ki, devletin ve toplumun demokratikleşmesinin birinci koşulu farklılıkları peşinen kabul etmek, ikinci koşulu ise, faklılıkların örgütlenmesine rıza göstermektir. Öte yandan kendi faklılıklarımızı başkalarına zorla benimsetmekten vazgeçmemiz ve barışçıl mücadeleyi ancak gerektiği kadar, Kuran'ın deyimiyle “tebliğ” düzeyinde ele almak, onun dışında zora dayalı her tür mücadeleyi reddetmek, demokratik olan tek yaklaşımdır. 

Devam Edecek…

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER): ISLAM  IN  DEMOKRATIKLESMESI  -  3  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.